Yoğun günlerden bir demet…

Bu aralar şu geçici iş olayı yüzünden baya yoğunum. Çalış çalış dur. Eğlenceli neyseki de çekilir durumda. Bu yoğun günlerde Neil Gaiman’dan Yokyer’i bitirdim ve hemen yeni bir kitaba başladım. Neil Gaiman gene çok güzel bir kitap yazmış. Tam monoton mu bitecek derken gerçekten çok eğlenceli bir son ile karşılaştım. Hatta abartıp iki gün sırf bu kitap yüzünden yüzümde bir tebessüm ile gezdim.

Yeni başladığım kitap ise Nobel ödülü almış bir kitap. Kitabın arkasından alıntı yapayım:

Yazar kendi annesinden yola çıkarak, Ethel’in ve Mauritius Adası’ndan Paris’e gelen soylu ailesinin tablosunu sunuyor okuruna. 1930’ların Paris’i… Sömürgelerin, sömürgeciliğin şaşaalı günlerinin özlemi içindeki soylular ve burjuvalar. İkinci Dünya Savaşı’nın ve nazizmin ayak sesleri tüm Avrupa’da işitilirken yaşanan vurdumduymazlık, aymazlık, hatta Hitler hayranlığı. Ve bu yıllarda çocukluktan genç kızlığa adım adım ilerleyen Ethel’in, bütün bu şaşaa içerisinde, Nazi rejimini, anti-semitizmi, açlığı, yoksulluğu ve sefaleti tanıması.

Bir dil virtüozu, bir müzisyen olan J.M.G. Le Clézio’nun romanı, büyüklerin dünyasının bütün yanılgı, hata ve aymazlıkları karşısında duyulan bir öfkenin, tatlı bir melankoli içinde ortaya çıkan anısıdır. Ethel’in kişiliğinde, savaşın sunağında kurban edilmiş, bütün umutları ellerinden zorla sökülüp alınmış bir gençliğin maddi ve manevi açlığına duyulan öfkenin şarkısıdır…

Şimdilik fena gitmiyor. Ağır diye düşünmüştüm ama gayet akıcı.

Bu arada Eurovision’u kazanan Lena’nın hemen kirli çamaşırları ortaya dökülmeye başladı. Neymiş üstsüz görüntüleri varmış filan. Olsa ne olur olmasa ne olur. Anı yaşayın arkadaşlar, bize ne insanların geçmişlerinden…

Bu arada Sonisphere 2010 İstanbul ayağının, 26 Haziran TBC (To Be Confirmed) grubu, hatta günün esas grubu açıklandı. Şaka gibi bir şeyle karşılaştık; Anathema. Ciddiler mi yani. İnsanlar aylarca bekledi ve Anathema mı bu beklenen grup? Türkiye’den ev mi satın aldılar dediğimiz bir gruba dönüştüler artık. Hemde Manowar gibi bir grubun üstüneler. Neyseki hatalarından hemen dönüp, o günün programını yeniden düzenleyeceklermiş. Allah’a şükür…

Bu gün sabah vapura binince aklıma gene her zaman yaşadığımız komik bir olay geldi. Tabi ben Beylerbeyi’nden binerken kalabalık olmadığından başka örneklerle olayı anlatacağım. Efendim, şimdi Kadıköy-Beşiktaş arasındaki vapuru veya Söğütlüçeşme’deki hem treni hem de metrobus’ü veya metroyu gözümüzün önüne getirelim. O malum araçların kapıları açıldığı an insanların inmelerini beklemeden ite kaka içeri giriyorlarya beni benden alıyorlar. İnen insan böyle geri geri itekleniyor filan. Bunları uzaktan izleyince daha bir komik oluyor. Geçen ay içinde trenle Göztepe’ye gidecektim. Centilmenlik olsun diye bir bayana yol verdim, verdiğime pişman olmadım belki ama trene binemiyordum resmen. Tren gibi devamlı insanlar içeri girdi. Ben giremiyordum az kalsın. Neyseki iyi günümdeydim, olay komiğime gitti, gülüp geçtim. İnsanların bu sabırsızlığı beni benden alıyor. 2 sn yüzünden hayatlarını bile tehlikeye atabiliyorlar. Neyse, zamanla anlarım heralde. Pek sanmıyorum ama bir umut işte. Tezcalı bir halk olmamızında bunda etkisi var pek tabiki.

Bu arada siyaset pek yazmak istemiyorum ama şu geçen hafta İsrail’in malum saldırısı hakkında iki kelime etmeden duramayacağım. Zamanında kendilerine yapılanları şimdi kendilerin yapmasıda nasıl bir ironidir bilinmez…

P.S:Bu arada Windows’um patladı sanırsam. Kurtarma çalışmaları devam ediyor. Durduk yere neden böyle şeyler oluyor anlamıyorum. NTLDR dosyası yüzündenmiş sanırsam. Yardımlara muhçacım tabiki de… Umarım en yakın zamanda kurtarırım, hayırlısı…

Emniyet Şeriti Ayıcıkları, Malt ve Diğerleri…

Geçen gün eve dönerken (Boğaziçi köprüsüne giderken, köprüden önce son çıkıştan çıkıyorum) her zamanki gibi trafik vardı. Trafik olduğu an hemen selektör yakarak datdatdat emniyet şeridinden gelen ayıcıkları gördüm. Hatta orda kaza yapmış olduğunu tahmin ettiğim tipler de vardı. Şimdi diceksin, orası emniyet şeridi ayıcık, orada ne işin var, orasıda sonra tıkanıyor ambulans ilerliyemiyor filan ama gel gör ki çevreyolunun bazı yerlerinde emniyet şeridi de yarım şerit genişliğinde ya da yok gibi bir şey. Hayır şunuda anlamıyorum; bu kadar aceleci olup hız yapsanda yol düz değil ki. Çukur heryer, düz yer çok az. Ben askere gitmeden önce metrobus geyiğine yerdeki çizgileride kazıdılar, sonra onları o halde katır kutur bıraktılar. Kaldı öyle. Ya da asfaltın kötülüğünden kıştaki kar yüzünden çöküntüler var (Mazallah 120 ile filan girsen dokuz takladan azı kurtarmıyor). Ve bu 1 seneden fazla süredir öyle. Avrupa Kültür başkenti olduk, o bile kurtaramadı bizi. Hani dersin ya yazın insanlar tatile gidiyor, İstanbul’da insan azalıyor, yolları onarırlar filan ama yoook nerde! Neyse artık “çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” yazılarının altına bende “peki arabama gelen hasar özür dilemekle geçiyor mu?” diye yazacam.

Malt’da yeni albüm çıkardı geçen hafta. Grubun 2. albümü “Arıza” adını taşıyor. Albümün soundu daha kaliteli ve güzel olmuş. Sözleri ve içeriği her zamanki Malt işte. Klişe olmayan, kendine özgü sözleri ile insanı eğlendiriyor. Geçen aylarda gazetede okumuştum sanırsam. Şu ana kadar hiç bir albümünün şarkılarında aşk teması geçmeyen tek grup Beastie Boys’muş. Malt da işte Türkiye standartlarına göre bizim için farklı oluyor.

İki gün önce okuduğum kitabı bitirdim ve yeni çıkmış olan Neil Gaiman’in “Yokyer” adlı kitabına başladım hemen. Çok beğendiğim bir yazardır kendisi. Sandman sayesinde kendisi ile tanışmıştım. Çizgi roman seven birisi olarak çok ilgimi çekmişti hikayeleri ve edebiyatı. Çizimlerde güzel olunca tadına doyulmuyordu. Hele ki ilk kitap süper ötesi idi. Daha sonra çizgi romanların dışında kitaplarıda çıkmaya başlayınca daha bir güzel oldu. Askerde “Mezarlık Kitabı”nı okumuş ve çok beğenmiştim. Gotik ve mistik edalarında, Nobody Owens’ın hikayesi idi. İsminde bile bir ironi olan bu çocuğu mezarlıktaki hayaletler büyütüyordu vs vs. Yokyer’de ise Londra’da bir gün bir kıza yardım eden bir adamın başına gelenleri anlatıyor. Hoş bende daha 70 küsürüncü sayfada olduğumdan daha detayına inemiyorum. Ama şu ana kadar gayet sürükleyici ve daha önce Neil Gaiman okumuş olanların bileceği gibi, tipik Gaiman hikayelerinden.

Bu arada bir itirazım daha var. Neden bu kitaplar bu kadar pahalı? 15 – 20 TL’ye filan çıkıyor bu kitaplar. Ondan sonra insanlar neden korsan kitap alıyor filan diye ağlıyorlar. Anlamıyorum yani, hem zabıta sokakta korsan kitap satana dokunmuyor, gidip sahafların bandrollerini kontrol ediyor, hemde korsan kitap alıyor insanlar diye sızlanıyorlar. Sen önce sokakta satan adamı kontrol et. Ben şahsen sahaflardan alıyorum kitaplarımı, hem orjinaller hemde azami 10 TL filan. En güzelide yeni gibiler. Ben eskitiyorum kime ne!