Gerçek Kan

Bir yaz dizisi olan True Blood da sezon finali yaparak yayından çekildi bir süreliğine. Böyle tadımlık gibi 12 bölüm yapan diziler hem iyi oluyor, hem kötü oluyor. Normalde ağır işeyen bir dizidir ama bu sezon baya temizlik yaptılar. Bu sezon ortaya çıkan, dizinin ilk bölümünden beri adını duybduğumuz otorite bir anda yok oldu, gitti. Sen binlerce yıl yaşa sonra bu kadar basit bir şekilde yok ol. Kalite düşüyor. Bu ayrıca yeni sezonda yeni karakterler göreceğiz de demek oluyor. Onlara alışana kadar onları da patlatırlar.

Favori iki karakterlerim bence yine başarılıydı. Biri Eric, diğeri evladı(!) Pam. Cidden farklılar yani. Diğerleri gibi iradeleri zayıf da değiller. Kendi dünyalarında takılıyorlar. Bir de periler varya… Neyse… Bu kadar gerizekalı karakter yapılamazmış sanırsam. Bu arada küçük spoiler vereyim, Jason orada Warlow’u arıyor. Lilith’in de Bill’in vücudunda yeniden hayata döndüğü aşikar sanırsam. Sırf bu kadar bariz olaylardan dolayı sezon sonu heyecanı yoktu dizide. Bir sonraki sezon için insan heyecan, bir ışık bekliyor. O olmadı işte. Zaten dediğim gibi tadımlık bir dizi olduğundan artık gelecek yazı bekleyeceğiz.

Öyle patlarsın işte

Hafta sonu akşamları da çalışmanın verdiği gaz ile haftaya başladım. Çılgın uykum var ama ya neyse… Ofise geldiğim de bir haber okudum ki şaşırdım diyemem. RIM Playbookları toplatıyormuş. Geçen hafta içinde yazdığım bir yazıda fail listesinde demiştim. O yazıdan bir iki gün sonra ofise bir tane geldi Playbook. Neden tutmadığını o an anladım. Hem de şarjı olmamasından dolayı açıp bakamama rağmen. Çünkü cidden ağırlık sorunu var. Aşırı ağır bir alet yapmışlar. Yani normal değil. O kadar küçük olmasına rağmen, et kalınlığı çok fazla ve haliyle çok ağır. Şimdi de yazılım sorunu nedeniyle toplatılıyor. Fena patladı RIM bu sefer. Zor toparlar kendisini.

Ne zaman reklamları çıkacak diyordum ama bir şeyler duyar gibi oldum sonunda. Superonline 1000 mbit internetin tanıtımını yaptı geçtiğimiz haftalarda. Daha 100 mbit’i dairelere düzgün taşınamamış olmasının üzerinden buna nasıl inanırım ki ben. Siz de inanmayın, bu sadece ancak yeni yapılmış büyük sitelerde olabilecek bir şey. Daha yeni yapılanlarda. Altyapısı ona göre yeni ve düzgün olacak ki işte o zaman o kadar hızlı internetimiz olsun. Üstüne oraya çekilen kablolarında bu teknolojiyi kaldırması gerekiyor. Şu an bile eski bir binada daireye 100 mbit veremiyorken bunun reklamını yapmak kandırmaca fikrimce. Neyse en azından çaba var diye sevinsek mi?

Bu sezonda diziler bitti sayılır. En azından benim için. True Blood ile geçecek bir yaz var önümüzde. Aslında dizi izleyecek bir vaktim olacak mı onu da bilmiyorum. Üsküdar’a Giderken’i erken saate alırlarsa deliler gibi izlerim de oda biraz Fatmagül’e bağlı. Yani yıllar sonra Türk dizisi izleten arkadaşıma selamlar olsun, helal olsun. Harika bir iş çıkarılıyor şu anda. İzleyin, izletin.

Bir de No Ordinary Family vardı. Dizinin sonunda altyazı da dizinin finaliydi diye bir ibare gördüm. İnanmak istemedim. Tutmadı sanırsam ve diziyi bitirdiler. Ama böyle olmamalıydı bence. Çok mu çakma geldi senaryo anlamadım. Ama yani cidden yazık oldu diyebilirim. Final yapacaklarsa da güzel bir final oldu diyebilirim ama. Mantıklı bir şekilde bağlamışlar. Aynı şeyi kötü olan V’ye de yaptılar. Neden izlediğim hakkında en ufak fikrim yok o diziyi. Ayrıca dizinin nasıl bu kadar çok tuttuğunu da anlamadım. Cidden kötü bir dizi. Sanırsam o da bitti. Yani umarım bitmiştir. Yalnız bir şeyi fark ettim kışın ama bu diziler yüzünden film izleyemiyordum. Artık film izleyecek vaktim oluyor. Neye üzülsem ya da sevinsem bilemedim. Bu şey gibi; dergi okumaktan kitap okumaya fırsat bulamamak ya da tam tersi.

Alaycı Kuş

Ve bitti. Bu da bitti. Suzanne Collins’in yazdığı Açık Oyunları serisinin son kitabı olan Alaycı Kuş 2 Eylül’de piyasaya çıkmıştı. Ben anca okuyup bitirebildim tabiki de. Hikaye nereye varacak diye merakla bekliyordum. Son 100 sayfaya geldiğimde de bu merakım devam ediyordu. Hatta gidişatı görünce sonunu nasıl bağlayacağını çok merak ettim. Bu heycanlı ve yaratıcı hikayeden çok daha hoş, şaşırtıcı ve klasik olmayan bir son beklerdim. Çünkü bi’ yerden sonra sonunu tahmin edebiliyorsunuz. Onun dışında karakterlerin işlenişi, maceralar filan gerçekten başarılı. Kendinizi bir yerden sonra Katniss’in yerine koymaya başlayıp, ben olsam ne yapardıma kadar hayal edebiliyorsunuz.

Benim favori karakterim Gale idi. Neden bilmiyorum ama hem kabullenen olması hemde asi ruhu hemde düşünce tarzı buna sebepti (Çok klas cümle oldu be! Kararsızlıka girip, net bir kararla çıktık haha). Kesinlikle okumanızı tavsiye edebiceğim bir seri. Şimdiden iyi eğlenceler.

Bu hafta True Blood da sezon finali yaptı. Yaz dizisi olduğu için tek ona kalmıştım ama olmasa da olurmuş yani. Cidden çok kötü bitti. Tutarsızlığın dibine vurdular biraz.

Bu VIAddress gibi bir de Türkçe desteği olan MyUSAbox diye bir şey daha buldum. Bir de NewYork’da evim oldu fiyuuu! 4 gün önce ellerine ulaştı aldığım ürün ama hala kargolanmadı zaten. O konuda VIAaddress ile kapışıcam bu hafta, hayırlısı…

Bu arada Amazon Kindle 2 için cidden sağlam bir reklam yaptırmış. Şu linkten izlemeniz mümkündür. Ipad’in suratına çarpmışlar tokatı. Çok da mantıklı yerden vurmuşlar. İzle ki öğrenesin…

Şu Win7 ile ortaya çıkan ses sorununu toptan hallettim sonunda. Artık bilgisayar kitlenmeye başlamıştı, benimde cinler tepeden öteye gittiydi ki eski ses kartımı geri taktım ve huzuru buldum. Şu ana kadar bir sorun olmadı, bakalım hayırlısı…

Google yeni hizmeti “Scribe”yı sunar… Bu hizmet ne ola ki diye düşünürken ben elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. Öncelikle bu hizmet sadece İngilizce şu an için. Şimdi, bir yazı yazarken sizin tuşladığınız harflere göre hemen olası kelimeleri gösteriyor. Mesela “Hallo” yazmaya başladığınız da, “H”ye bastığınız an “H” ile başlayan kelimeleri hatırlatıcı olarak gösteriyor. Bu her harfi tuşladığınızda devam ediyor. Baya güzel ve yardımcı bir sistem. Keşke ben tezimi yazarkende olsaydı diye düşünüyorum. Bu da linki. Güle güle kullanın.

Hizmetlerimiz devam edecek…

Son günlerde…

Sonunda bilgisayarıma kavuştum. Belki sorunu gideremedim ve yeni harddiskime Windows 7 kurup, ilişkimize yeni bir sayfa açtım, ama sonuçta eski harddiskime format atmak zorunda kalmadım. Hoş bir kaç sıkıntı var hala ama sırayla onlarıda gidermeye çalışıyorum. Ama şu cızırtı olayını hala çözemedim ve kafayı yeme durumuna gelmiş bulunuyorum.

True Blood, 3. sezonu ile sevenlerine tekrardan merhaba dedi. Bende ilk defa bu diziyi her hafta izleyen moda büründüm. Ama böyle olmuyormuş bunu farkettim. Böyle bütün sezonu arka arkaya izleyeceksin, oh mis. Bu tip bir diziymiş bunu anlmadım. 2. bölüm güzeldi evet, ama 3. bölümden sonra bu kanaata vardım.

Bugün eve dönerken aklıma bir şey geldi. Bu ilk defa olmuyor, hatta hemen hemen her film izleyişimde aklıma geliyor. Şimdi bu Hollywood filmlerinde en klişe olan örnekle olayı açıklayayım. Esas adamımız, filmdeki güzel kızı kapar ve bir araba kovalamacası başlar. Böyle silahlar patlar filan, sonra esas adam kötüleri daha rahat vurmak için direksiyonu kıza bırakır. Haliyle koltukları da değiştirirler. Gelin görünki bu iki oyuncumuzunda boyu eşit olmaması rağmen koltuk ayarı yapmadan rahatlıkla arabayı kullanabiliyorlar. Hep aynı bu. Artık gözüme batıyor ciddi bir şekilde ve rahatsız oluyorum. Arabalarda eski püskü şeyler genelde. Hani hafızasında filan vardır da oda yok. Tabi benim istediğimde olmayacak bişey ama daha dikkatli olursa senaristler sevinirim…

Geçen gün Dünya Kupası maçlarından birini izlerken bir reklam gördüm. Grundig Led TV’nin reklamı. Şu buzdolabının içinde bile televizyon olup, maçın hiç bir anını kaçırmamaya çalışan delikanlının reklamı. Efsane olmuş ya. Çok güldüm. Ama gelin görünki reklamda belirtilmek istenen şey; maçın hiç bir anını kaçırmayın, usb’ye kaydedin. Yani ben içeri su almaya gittiğimde o usb ye kaydetmeye başlayacak ve geldiğimde kaldığım yerden devam edebileceğim. En azından benim anladığım bu. Ama bu maç yani, dizi filan değilki. Yan komşunun gol sesini duyduktan sonra benim ekranımda gol olmamış, ben n’apayım öyle maçı. İnternette izlerken bile gecikmeden şikayetçiyiz biz, böyle mantığı kaldıramıyor bünyem.

Maçlardan bahsetmişken, Almanya – İngiltere maçında verilmeyen gol olayı var. Şu Defoe’nun vurduğu top, önce üst direğe çarpıyor, sonra da kale çizgisinin içinden sekip dışarı çıkıyor. Almanya kalecisi Neuer’de çok akıllıca topu hemen tutup, oyuna sokuyor. Ben olsam onun yerinde “ah ulan girdi be” der ve üzülme moduna geçerim. Hakemde benim bu hareketlerimden dolayı golü verirdi. Bende rezil olurdum haha. Ama yani o golüde görmeyen insan da bu işi yapmasın di mi?… Japonya, Paraguay’a penaltılarla elendi. Japonya’da penaltıyı kaçıran arkadaş, harakiri denemelerine girmiyordur umarım…

Bu arada Çırağan’daki iş başarıyla bitti ve dinlenmeye fırsatımız oldu. Tatil planlarına başladım tabiki de. Ama hala karar veremedik, nereye gitsek filan. Bu konuda önerilere açığım (Tabi işe girersem tatil umrumda olmaz).

Bugün (30 Haziran)  lise arkadaşım Mümtaz’ın düğünü için Çeşme’ye gideceğim. Hazır gitmişken akarabalarımıda ziyaret edeceğim haliyle. Geçen cumartesi üniversiteden bir akraşım evlendi. Gerilmeye başladım bende, sözlenen arkadaşlarım filan da var, bunlar bana bir mesaj mı onu çözmeye çalışıyorum şimdide. O kadar yaşlandık mı ya?…

P.S: Hala Rammstein’ın etkisindeyim. Neyseki bu konuda yalnızda değilim, benim gibi bir sürü insan var. Konserde cep telefonumla çektiğim videoyuda burada paylaşayım dedim. Sonisphere 2011 içinde dedikodular dolaşmaya başladı. Bazı gruplar; Ironmaiden, Pearl Jam, Slipknot… Olan bizim stada oluyor valla…

Dikizleme Günlüğü

Dikizleme Günlüğü, Hal Niedzviecki’nin bu günlerde ülkemizde çıkan yeni kitabının adı. Tam “bu ne ya, her yere kamera yerleştirdiler, bbg evine döndük” diye düşünürken zekice düşünülmüş bir kitap olarak karşımıza çıkıyor Dikizleme Günlüğü. Daha okumadım ama kitabın arkasındaki önbilgi gayet hoş;

Farkında mısınız? “Dikizleme Çağı”na çoktan girdik. Hem de hiç hissetmeden. Sanki hep o çağı yaşıyormuşçasına ve büyük bir hızla. Realiti şovlarla başladı her şey. Sonra YouTube, MySpace, Facebook, Twitter girdi hayatımıza. Yetmedi, casus yazılımlar, bloglar, sohbet odaları, amatör porno videoları ve Mobese kameralar da dahil oldu. Artık hayatlarımız sır olmaktan çıktı; ayrıntı denizinde yüzer olduk. Bizler sürekli başkalarını dikizlerken, birileri de bizi dikizliyor her an. Bu yeni durum, biz farkına varmaksızın, mahre-miyet, bireysellik, güvenlik, hatta insanlık algımızı bile değiştirdi, değiştiriyor.

Hal Niedzviecki, keskin zekâsıyla bu değişimin farkına varanlardan. Hatta fark yaratanlardan diyebiliriz. Çünkü o, bu yeni âlemde bir yolculuğa çıkıyor ve tüm maceralarını bize eğlenceli bir üslupla anlatıyor. Yolculuğu, video bloglarla başlıyor; ardından sosyal paylaşım siteleri geliyor. Derken küçük kızının güvenliği için evdeki dadıyı, hırsızlardan korunmak için arka bahçesini dikizliyor. Realiti şovlara başvuruyor. Özel dedektif tutuyor. Deneyimlerini günlüğüne not ederken, analizleriyle günlüğe sosyolojik bir boyut katıyor. Ve bizlere çok hayati bir soru yöneltiyor: Bu ağın üzerindeki örümcek miyiz; yoksa ağa yakalanmış birer sinek mi?

Dikizleme Günlüğü, yeni iletişim araçlarının yalnızca eğlence sektörünü değil, toplumu da değiştirdiğini, bu yeni kültürün seks, politika ve gündelik yaşantımız üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Kitapta, realiti şovların parlayıp sönen yıldızları, çok okunan blog yazarları ve sosyal paylaşım sitelerinin yaratıcılarıyla yapılan söyleşiler, konuya ilişkin son akademik araştırmalarla harmanlanarak sunuluyor. Bu sayede popüler kültürün röntgenciliğe, röntgenciliğin belgesele, sanata ve haber bültenlerine, röntgencinin gazeteciye nasıl dönüştüğüne tanık oluyoruz.

İlk fırsatta alıp okumayı düşündüğüm bir kitap. Neyse kitabı geçtim de yalan da değil yani. Tam blog yazmaya başladığım döneme gelmeside ve benimde böyle düşünmem de bir ironi olsa gerek. Ama bu şekilde paylaşanda var paylaşmayanda sonuçta. Ben biliniyim istenenlerden mi oluyorum şimdi? Neyse. Tamam kameralarda güvenlik için de ama yani of sıkıyor be. Düşünsene şimdi Beşiktaş maçlarına giderken o ağaçlı yolda reklam panolarının arkasına işeyen tipleri tek tek görüp gülüyor mu bu izleyenler?

Geçen bir fiyasko öğrendim. Bu referandum varya 12 Eylül’de, hani denk getirdikleri bir şeylere… Heh normalde referandum günü hiç bir spor karşılaşması yapılamazmış. Bilin bakalım o gün neye denk geliyor? Evet, Dünya Basketbol Şampiyonası Finali o gün. Şaka gibi yani. Nasıl bir rezalettir bu anlamadım. Basınla paylaşmadan önce hele bir heyecan yapmayıp önce kontrol etseydiniz yasaları filan ne biliyim. Heralde ona göre uydururlar, dünya şampiyonası finali ertelenecek değil ya…

Bir – bir buçuk yıl önce bir traş makinesi almıştım. Enseleri evde düzeltiriz diye. Geçenlerde şarjı ilk defa bitti. Bence gurur duymalı Remington kendi ile. Fazla kullanmadım kabul ediyorum ama gene de inanılmaz bir süre olarak geldi bana. Vay be…

Geçen gün dizilerin yayınlandığı günleri takip ettiğim siteye şöyle bir baktım da bu cuma dan sonra 0 (yazı ile de “sıfır”). Yarın sabaha karşı FlashForward sezon finali yapacak ve izlediğim diziler sezon finali yapmış ya da dizi finalini yapmış olarak tarihe karışacak. Bu da şu demek, izleyecek bir şey kalmayacak. Malum elin yaptığı diziler bizim Türk dizileri gibi tek sezonda 40-50 bölüm sürmüyor. Maksimum 24 bölüm ki o da yani olursa. Zaten FlashForward’un ikinci sezonu için ABC kanalı anlaşma yapmak istememiş. O da patlamak üzere. Ama cidden yok yani. İzleyecek bir şey kalmadı. Bir tek yaz dizisi olan True Blood kaldı elimde. Neyse ki Dünya Kupası var. Hadi 11 Temmuz’a kadar yırttık, iyiyz gene.