Şey, ne geldi aklıma bak!

13on-618471-unsplash

Mesela diyor ki geçen gün X şehrine gittim, süperdi! (Şehrin adını sen koy; Paris, Londra, Amsterdam, Barcelona vs. vs.) Sonra devam ediyor; yaya geçidine ayağımı atar atmaz arabalar duruyor, ulan ne gelişmiş memleket yeaaa… Yahu babacım, yavrucum neysen artık, madem bu, bu kadar muazzam bir olay, “neden aynını burada yapmıyorsun?” diye sormazlar mı? Misal araba kullanırken neden yol vermiyorsun? Madem medenilik seni bu kadar etkiliyor, medeniliğe bu kadar bayılıyorsun, sen neden medeni olmuyorsun diye sormazlar mı adama? Artık havasından mı suyundan mı ülke sınırlarına girince özüne dönüyor insanlar. Oh rahatladım. Normalde pek bu tip şeyler yazmayı sevmem ama bu da hassas noktam diyelim. Neden yükseldin diyenlere gelsin.

Aa bu arada Mumford & Sons yeni albüm çıkardı, adı Delta. Şöyle yorumlara baktım baya gömüyorlar çünkü klasik bir Mumford & Sons albümü değil. Daha modern pop mu diyim bir şekilde o kendi havalarından çıkmışlar. İşin garibi ben beğendim. Böyle bir birleşim güzel olmuş. Ama beni baz almayın, sonuçta otoriteler daha doğrusunu bilir. Üstteki konu ile çok alakasız oldu ama yazmadan da edemezdim.

Sert!

tel icinBu sefer sert olacak. Düşünceler neyse ağızdan çıkan o şeklinde. Örnek mi? Çok uzaklara gitmeyelim. Metrobüs’ün Zincirlikuyu durağı akşamları çok kalabalık oluyor. Bunu zaten herkes biliyor. Evet o durak akşamları insanları kaldırmıyor. Peki vatandaş ne yapıyor? Ben bunu sorgularım. Kendini çok akıllı gören ki kendileri beyinsiz, gerizekalıdan başka bir şey değiller, yola taşıp bir sürü insanın önüne geçiyorlar. Haliyle yanaşamayan metrobüs de yoldan adam topluyor resmen. Bu devamlı böyle olunca kimse durağın yerine, kaldırama, diğer metrobüslerin nereden geçtiğini umursamadan yollara taşıyor. Sonrası belli, kaos. Bunu da düzenlemek, düzeltmek için kimse yok piyasada. 2-3 adam toplanınca sokakta polis salmasını bilirler üstlerine. Normal gündelik hayatımızda düzene girmesi gereken yer için hiç bir önlem alınmıyor.

Türkiye’deki nüfus dağılımı dünyadaki en saçma ve kötü olanıdır tahminen. 70 milyonluk ülkenin 15 milyonu (bence bu rahat 20 milyon) tek bir şehirde. Koskoca ülkeye bu nüfusu yayamayıp, tam tersine hala İstanbul’a çekmek kadar kötü bir strateji olamaz. Sonunda işte orada yaşayan vatandaş hiç bir kurala uymaz, sadece kendi bildiğini yapar ve yozlaşır. İçinde ne sevgi ne saygı kalır. Metrobüste hamile kadına yer vermeyen kadınlar örneği. Bu kadar yozlaştık işte biz. Hamile bir kadına veya ama bir insana otobüste yer vermeyecek kadar. Bir yerden alışveriş yaparken önünde sırada bekleyenlere saygı göstermeyip, direk istediğini söyleyecek kadar. Buna tepki göstereni ya sallamayacak ya da onunla kavga edecek kadar.

Trafik kurallarına uymayıp yüzlerce kişiyi aptal yerine koymak bunlardan biri mesela. İyice çığırından çıktı gidiyor. Trafik kurallarına uyunca koyun olmuyorsun, düzen için gerekli kurala uyuyorsun. Ama onun yerine bir şekilde milletin önüne geçerek kendini uyanık sanan gerizekalılar piyasada dolu. Elini nereye atsan çıkıyorlar.

Bir de Nispetiye Caddesi var. Meşhur hani, “elit” diye hitap edilen yerlerden. Hep denen bir şey var; ya turistler neden hep Eminönü’ne filan gidiyor da böyle yerlere gitmiyor diye. Hiç gitmesinler oralara, hep Eminönü’ne filan gitsinler. Çok net. En azından kaldırımdan yürüyebilecek. Nispetiye Caddesi’nde yürüyecek yer yok. Restoranların valeleri sağ olsun dağ gibi jiplere kadar her arabayı kaldırımlara koyduğu için yürüyecek yer yok. O kadar “elit” mekanlar işte. En acısı buna mani olan ve düzeni sağlayan kimsenin olmayışı. İşte en acısı bu. Günlük hayatı insanlar için kolaylaştıracak ve bu tip düzeni sağlayacak kişiler maalesef ki başka şeylerle meşgul. Bunları yapınca herhalde görevlerini yapmış olmuyorlar.

“Rahatladın mı?” dersen, hayır rahatlamadım derim.

Gelişim?

Dün günlerden trafikti sanırsam. Sadece Avrupa’dan Anadolu’ya köprü geçişi değil İstanbul’un çoğu yerinde trafik almış başını gitmişti. Hatta şöyle bir detay vereyim: Körpü yolundan D-100’e giren sapağın kuyruğu TEM girişinin gerisinden başlıyordu akşam saatlerinde. Bunu görünce tek bir şeye dikkat edesim geldi: Trafikteki arabaların %95’inin içinde tek şöförleri vardı. Yani trafikteki onca araba tek bir kişi için oradaydı. Sonra diyoruz ki benzin kaç para oldu, yuh! Aslında pek umursadığımız yok dememiz lazım. Bu kafayla yaşadığımız sürece benzin 20 TL’de olsa o arabalar yine orada olur. Ama hoş şöyle bir durumda var ki belediye sınırları içinde arabanızda akrabanız dışında birini taşırsanız ceza yersiniz. Yani yok yakın arkadaşımdı, yok kankamdı, yok sevgilimdi işlemiyor. Trafik polisleri isteseler durdurur ve cezayı kesebilir. Yurtdışında bir kişi bir araba kullanmasın, trafik olmasın, hava kirlenmesin diye aynı yöne giden insanları tek arabada toplamaya çalışırken bizde tam tersi oluyor. Sonunda da gelişen ülke oluyoruz. Aslında hiç bir şey olduğumuz yok, olduğumuz yerde sayıyoruz. Her yer geliştiği için yerimizde sayıyoruz. Sadece bize eskiye göre gelişiyoruz gibi geliyor. O gelişiyor gibi kısmıda olmasa zaten gerilemiş olacağız.

Sadece zannediyoruz ve sanıyoruz. Aslında yaptığımız tek şey birbirimizi yemek. Artık birbirimizi geçtik şimdi başka ülkere de sarmaya başladık sebep bularak. Bununla ilgili de twittera yazdıklarımı toparlayıp bir şeyler yazmak istemiyorum. Yine söylüyorum bu bizim savaşımız değil.

Ben Türk şöförü ve yayasıyım

Ben Türk şoförüyüm;
Kornayı çok severim, yoldaki en büyük dostumdur. Hemen tepki gösterir benim adıma.
Yaya geçitleri mi? Start finish düzlüğü değil mi?
Trafik lambaları da start ışıkları. Hele ki kırmızı söndüğü an hiç düşünmem basarım… Yanlış anlaşılmasın, kornaya basarım. Gaz ikinci planda. Olsa da olur olmasa da…
Sarı ışık gaza kökle değil miydi?
Kaldırımlar var asıl en sevdiğim. Beleş park yerleri. Özellikle hafif yüksek ki araba fazla yer kaplamasın. Çok iyi düşünmüşler ya…
Yolun ortasında durmuş arabadan eşya indiriyorum, amca oğlunu bekliyorum. Bekleyiver iki dakka ölmezsin ya.
Herife bak ya babasının malı sanki! Kapatmış yolu eşya indiriyor! Seni mi beklicez birader! demesini de bilirim. Vahşi doğada yaşam zor birader.
Xeon farlarımla havama hava katarım. Karşıdan gelen zor mu görüyor? Kör mü birader koca arabayı göremeyecek!

Ben Türk yayasıyım;
O yeşil ışıklı direklerden pek anlamam. Zaten aydınlatamıyor pek ortalığı da neden var bilmiyorum.
Arabalar kırmızı da geçti mi çıldırırım, kör mü arkadaşım? Hayatımızı tehlikeye atıyorlar. Bize de mi ışık var? Nerede?!
Dur be kardeşim bi’ geçelim karşıya! Patladın mı!? Hangi ışık kırmızı?
Sabırsızım, 5 saniye bile çok değerlidir benim için. Dünyayı kurtarıyorum tabii. Neden bekleyecekmişim ki bir ışık renk değiştirecek diye beş saniye? Ölürüm daha iyi.

Dikmesi kolay da…

Dün Ataşehir’in içinden geçerken Ağaoğlu’nun yeni binalarını gördüm. Boynum ağrıyor bakarken ne kadar yükseklermiş diye. Baya yüksekler. Hatta baya baya. Şimdi bunları belli bir zaman içinde, güzelce yapabiliyorsun da bunlarda yaşam nasıldır bilen var mı? Ben tahmin edeceğim bazı şeyleri. Mesela asansör yedek enerjili onu biliyoruz. Hani 35. kata elektrikler kesilirse çıkabil diye, ya da asansörde kalma diye. Bu mantıklı. Ama işin acı kısmı deprem ülkesinde yaşadığımızdır. Allah korusun yıkılması ile ilgili değil demek istediğim şey. Güçlü bir depremden sonra o kazığın sağa-sola, öne-arkaya beşik gibi sallaması ile bir daha o insanlar oralarda oturabilecek mi? Kabus ötesi bir durum. Düşünsene ya zangır zangır.  Biz normal apartmanlarda nasıl hissediyoruz, adam uzaya giden apartmanda neler hisseder kim bilir.

Ayrıca altyapı durumunu da sorgulamak lazım, kaldırabilecek mi bu binaları? Ya da trafik? Binlerce kişi kalacak bir anda, yüzlerce apartman, yüzlerce otomobil. Şu an o civar hafta sonu ölüyor zaten trafik olarak. Öğleden akşama kadar hep bir kaos. Ya erken geçeceksin, ya hiç. Biz genelde ya hiç kısmını tercih ediyoruz. Alternatifleri de tıkalı. Kaç defa trafiği görünce kaçtığımı hatırlarım. Şimdi havalarda ısınmaya başladı. Eyvah eyvah..

Gününüze moral kattım, bir şey değil.

Yeter artık rutubet!

Bune ne yapışlıktır ya. 26 senedir böyle hava görmedim ben dedirtecek birşey. Dememde sakınca yok heralde. Güneş bulutların altında kalmış, hava sıcak değil ama kanter içinde kalıyosun dışarı çıkınca. Bu nasıl rutubettir arkadaş ya. Yağmurda yağacaksa bırakın yağsın da şu rutubet kırılsın, nefes alabilelim artık.

Dün Milliyet’in sitesinde Taksim’deki Mini Cooperlı polisleri gördüm. Şirincecik olmuşlar. “Çok mu lazımdı?” O tamamen ayrı bir mevzu ama bu gereksiz harcamaya birşey dememeye karar verdim. Alıştı artık bünyeler. Rahat ol, düşünme bunları…

Önceki iki filmini beğendiğim, animasyonun kralının (Pixar) yaptığı Toy Story 3 (Oyuncak Hikayesi 3), vizyona geçtiğimiz haftalarda girdi. Zamanım olmadığı için gidemeyeceğim belki ama zaten bu filminde 3B olarak sunulması yüzünden de o kadar para verip gider miyim diye düşünmüyor değilim. Çok feci sardı bu 3B olayı ama çoğu filme zorluyorlar. Yani olmasada olurken, ticari açıdan daha çok kazanırız, geçir diye filmler 3 boyutlu sunuluyor seyirciye. Haftasonu 15 TL’den fazlaya geliyor bir kişilik bilet. Ondan sonra insanlar neden korsan film alıyor veya indiriyor diye ağlıyorlar. İşte bu yüzden, sizin yüzünüzden halk bunu seçiyor. Bende memnun değilim ki kimse bu durumdan memnun değildir, ama yani üç kişilik bir aile için feci bir yük oluyor sinema keyfi.

Bu arada geçen ay yeni Örümcek Adam açıklandı. Andrew Garfield (Adını ilk defa duyuyorum.) artık yeni Örümcek Adam. Gene kötü bir seçim, gene çizgi roman ya da çizgi filmindeki ile alakasız bir tip. Bakalım bu arkadaş da Amerika bayrağının yanında poz verecek mi?

Nedense çizgi roman uyarlarmarını çok rezil yapıyorlar. Hellboy ve Ironman dışında pek çizgi romana çok sadık kalan uyarlama göremedim. Batman’de bu kategoriye girebilir aslında. Ama son Joker Batman’i gölgede bıraktığı için bir haller olmuş durumda. Hele ki en son Superman. Nasıl bir rezaletti ya. Dayanamadım kapattım direk. İnsanlar sevmiş olsa da X-Menlerle ilgili de memnuniyetsizliklerim var ama Wolverine bir derece o tarafı kotarıyor. Stan Lee nerden devam edip, seyirciyi nasıl cezbediceğini anladığı için rahat. Kozlarını ortaya döküp arkasına rahatlıkla yaslanabiliyor.

Not: Bugün işe giderken gördüğüm manzara karşısında şok geçirdim. Yaya geçidinde yayalara yol verdiği için bir şöför, arkasındaki sürücüden bir ton küfür ve korna seslerine mazur kaldı. İnanılmazdı yani. Bu kadar cahil mi olur bir adam diye düşündüm. Cahillikten öte bir durumda denebilir aslında. Yazık, o kişinin ailesine filan acıdım. Çocuklarına nasıl bir terbiye veriyodur acaba…

Emniyet Şeriti Ayıcıkları, Malt ve Diğerleri…

Geçen gün eve dönerken (Boğaziçi köprüsüne giderken, köprüden önce son çıkıştan çıkıyorum) her zamanki gibi trafik vardı. Trafik olduğu an hemen selektör yakarak datdatdat emniyet şeridinden gelen ayıcıkları gördüm. Hatta orda kaza yapmış olduğunu tahmin ettiğim tipler de vardı. Şimdi diceksin, orası emniyet şeridi ayıcık, orada ne işin var, orasıda sonra tıkanıyor ambulans ilerliyemiyor filan ama gel gör ki çevreyolunun bazı yerlerinde emniyet şeridi de yarım şerit genişliğinde ya da yok gibi bir şey. Hayır şunuda anlamıyorum; bu kadar aceleci olup hız yapsanda yol düz değil ki. Çukur heryer, düz yer çok az. Ben askere gitmeden önce metrobus geyiğine yerdeki çizgileride kazıdılar, sonra onları o halde katır kutur bıraktılar. Kaldı öyle. Ya da asfaltın kötülüğünden kıştaki kar yüzünden çöküntüler var (Mazallah 120 ile filan girsen dokuz takladan azı kurtarmıyor). Ve bu 1 seneden fazla süredir öyle. Avrupa Kültür başkenti olduk, o bile kurtaramadı bizi. Hani dersin ya yazın insanlar tatile gidiyor, İstanbul’da insan azalıyor, yolları onarırlar filan ama yoook nerde! Neyse artık “çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” yazılarının altına bende “peki arabama gelen hasar özür dilemekle geçiyor mu?” diye yazacam.

Malt’da yeni albüm çıkardı geçen hafta. Grubun 2. albümü “Arıza” adını taşıyor. Albümün soundu daha kaliteli ve güzel olmuş. Sözleri ve içeriği her zamanki Malt işte. Klişe olmayan, kendine özgü sözleri ile insanı eğlendiriyor. Geçen aylarda gazetede okumuştum sanırsam. Şu ana kadar hiç bir albümünün şarkılarında aşk teması geçmeyen tek grup Beastie Boys’muş. Malt da işte Türkiye standartlarına göre bizim için farklı oluyor.

İki gün önce okuduğum kitabı bitirdim ve yeni çıkmış olan Neil Gaiman’in “Yokyer” adlı kitabına başladım hemen. Çok beğendiğim bir yazardır kendisi. Sandman sayesinde kendisi ile tanışmıştım. Çizgi roman seven birisi olarak çok ilgimi çekmişti hikayeleri ve edebiyatı. Çizimlerde güzel olunca tadına doyulmuyordu. Hele ki ilk kitap süper ötesi idi. Daha sonra çizgi romanların dışında kitaplarıda çıkmaya başlayınca daha bir güzel oldu. Askerde “Mezarlık Kitabı”nı okumuş ve çok beğenmiştim. Gotik ve mistik edalarında, Nobody Owens’ın hikayesi idi. İsminde bile bir ironi olan bu çocuğu mezarlıktaki hayaletler büyütüyordu vs vs. Yokyer’de ise Londra’da bir gün bir kıza yardım eden bir adamın başına gelenleri anlatıyor. Hoş bende daha 70 küsürüncü sayfada olduğumdan daha detayına inemiyorum. Ama şu ana kadar gayet sürükleyici ve daha önce Neil Gaiman okumuş olanların bileceği gibi, tipik Gaiman hikayelerinden.

Bu arada bir itirazım daha var. Neden bu kitaplar bu kadar pahalı? 15 – 20 TL’ye filan çıkıyor bu kitaplar. Ondan sonra insanlar neden korsan kitap alıyor filan diye ağlıyorlar. Anlamıyorum yani, hem zabıta sokakta korsan kitap satana dokunmuyor, gidip sahafların bandrollerini kontrol ediyor, hemde korsan kitap alıyor insanlar diye sızlanıyorlar. Sen önce sokakta satan adamı kontrol et. Ben şahsen sahaflardan alıyorum kitaplarımı, hem orjinaller hemde azami 10 TL filan. En güzelide yeni gibiler. Ben eskitiyorum kime ne!

Merhaba dünyalı ben uzayl.

Düşündüm taşındım, benim neyim eksik dedim. Yaz gitsin.

Yolda filan böyle giderken arada aklıma bir şeyler geliyor. Bir yerlerde sergilemek istediğim şeyler (çok lazımmış gibi). Yeni siteyi de bitirdikten sonra, yeni bir blog sayfasıda iyi gider diye düşündüm. Kısa kısa detaya inmeden, bir serzeniş yeri gibi.

Hayırlı uğurlu olsun.

İlk giriş olarak bu gün eve dönerken arabada yaşadığım, aslında hepimizin her zaman yaşadığı bir olayla başlamak istedim. Belki de erkek şöförlerin hepsinin dert yandığı şey, yani: kadın şöförler. Araba hakkında ne biliyosun diye sorarsak heralde, dikiz aynası (makyaj yapmak için), fren (canları sıkılınca basmak için), bir de korna (dikkat çekip, kendilerini göstermek için) derler. Düz yolda, en yakındaki araba 200m filan uzaktayken devamlı frene basmanın mantığı bu heralde. Bir de bir yerden araba çıktığı an dıd dıd dıd. Bir de durmuş yol verirken gereği var mı bunun diye sorarlar adama?

Üzgünüm ama bu gerçekleri kabul etmek de lazım. Bende isterim memleketimin bayanları güzel araba kullansın ama olmuyor. Hoş tabi istisnalar var mı? Olmaz mı :) Zaten yarası olan gocunur di mi?

Siz siz olun yolda şöförlere dikkat edin.