O ne ola ki?

Tutturmuşlar bir sevgililer günüdür gidiyor. Anneler, babalar ve öğretmen gününü anlıyorum da ki bunları da kabul etmem uzun süre aldı, sevgililer gününü kabul edemiyorum. Sevgililerin günü mü olur? Sevgilinle buluştuğun, hadi biraz daha spesifikleştireyim, sevgilinle baş başa buluştuğun her gün sizin için sevgililer günüdür. Sevgilinin özel günü mü olur? O günden farklı daha güzel bir yerde yemek yiyorsundur ya da hediye alıyorsundur. Ee bunları normal zamanda yapmıyorsa zaten söyleyecek lafım yok. İlla güzel bir yerde yemek yemek için ya da hediye almak için özel bir sevgililer gününe ihtiyaç olması cidden komik ve acı bir durum.

Taksim, Galatasaray Meydanı’nda bugün için özel kocaman bir ağaç yapmışlar, üzerinde kalpler var bir sürü. Swatch üstlenmiş bu olayı. İki sevgili altına girip, oradaki sopaları tutunca kalpler yanıp sönüyor. Karşısında bir genç fotoğraf makinesi ile ya fotoğraf çekiyor ya da video. Yani fotoğraf çekiyorsa zaten rezalet bir durum. Fotoğraf çekiyorsa ışıklar neden yanıp sönüyor? Sadece yansa daha mantıklı olur sanırsam. Sanmama gerek yok ya neyse..

Ben sizi bunlarla daha sıkmadan güzel bir haber daha vereyim. Resmi sitede duyrulmadı ama resmi t-shirtün arkasında yazıyor. Evet, 10 Haziran’da Ironmaiden İstanbul’da! Sonisphere kapsamında Türkiye’de benim bildiğim ilk konserlerini verecekler. Judas Priest’ten sorna en inanılmaz haber bu olsa gerek. Bana beş yıl önce filan ikisi de aynı sene Türkiye’ye geliyor deseler bir tarafımla gülerdim herhalde. Şimdi ise o anın tadını çıkarmak için bileniyorum.

Bu güzel haberden sonra futbol dünyasının matemli anlarından birini söylemeden edemeyeceğim. Tam adıyla Ronaldo Luis Nazário de Lima futbolu bıraktığını açıkladı. Çakmalarından sakındığımız, kendisine hayran olduğumuz efsane artık futbolda yok. Geçen hafta Jerry Sloan’ın istifası, bu hafta Ronaldo’nun futbolu bırakması gerçekten dünya sporu için can alıcı şeyler. Orta okulda filan gece yarısı kalkar Utah Jazz – Chicago Bulls final serisini izlerdim. Bana NBA’i tam sevdiren takımı ve koçundan artık geride kimse kalmadı. Stockton reis, senin gibisi hiç gelmedi.

İşler son haftalarda çılgın yoğun olunca yazacak çok şey birikti.

Bunları biliyor musunuz tarzı bir köşe mi yapsam acaba. Mesela Türkiye’ye ilk fiber optik kablonun 1984 yılında döşendiğini biliyor muydunuz? En azından ben yeni öğrendim. Baya bir gelişme var di mi 27 senede? Olur böyle, dert etmemek gerek. Zaten yurtdışı çıkışlarında Türk Telekom’u suçluyoruz paso ama durum öyle değilmiş. Gittim, yerinde gördüm. Hatta çok güzel olayı anlattılar arkadaşlar. Başka ülkelerin yetersizliğini kendimize yıkmak yakışmamış bize.

Bu Sunhine filminin fragmanında ve filmde kullanılan müziği artık neredeyse her filmin fragmanında duymak garip geliyor. Adam ne yapmış ya! John Murphy bu arada soundtracklerini yapan o filmin. Cidden çok güzeldir, dinlemenizi tavsiye ederim. Hatta onu dinleyerek günü kapatıyorum.

10 Temmuz 2011

Yine yeni yeniden ikince kez hacı olma fırsatı 10 Temmuz 2011 Pazar günü bizi bekler. Bu kadar sevinmem için çok güzel bir sebebim var. Resmi olarak da açıklandı çünkü. Judas Priest üç yıl sonra, ikinci kez İstanbul’a geliyor! Artık baba değil dede de olsalar hiç bir zaman eskimeyecek portfolioları ile bizleri coşturacaklar. 2008 yılındaki ilk Türkiye konserlerinde Touch of Evil playlistte eksikti, canımız acımıştı biraz da olsun. Ama bu sefer eksik olmaması için dua filan edeceğim herhalde. İşin şakası bir yana gerçekten ilk duyduğumda çıldırmış bir durumda idim. Ama tabi ki herkes sevinmesin derim. Çünkü festivalde çıkacaklar ve üç günlük festivalin son günü çıktıklarını düşünürsek festivalin headlinerı oldukları kesin. Festivalde Bon Jovi ve Whitesnake’inde olucağını hesaba katarsak baya maliyetli bir festival olacağı kesin. Bu da bir içki firmasının bu festivale sponsor olmasının kuvvetle muhtemel. Bu da 24 yaş sınırını festivale yansıyacağı demek. Benim açımdan bakarsak (biraz acımasızca olacak belki ama), bence teenage kısmının gelmemesi çok güzel. Artık konser anında onlarla uğraşmak istemiyorum. En son Sonisphere’da böyle bir gruba denk gelmiştik, dalmama ramak kalmıştı. Zaten gruplara bakarsak biz bile orada ufak kalacağız gibi. Kuruçeşme’deki Judas Priest konserinde yaş ortalaması 35 – 40 arası gibi bir şeydi, diyebilirim rahatlıkla. Son dönemde albüm çıkarmamışsan zaten o kitle seni araştırmadıkça bilemez. Neyse, umarım iptal olmaz o zamana kadar bu festival veya Judas Priest konseri de bizde ikinci kez hacı olma şansını değerlendiririz.

Aynı gece mi, yoksa bir sonraki gece mi tam hatırlamıyorum ama çok kötü bir kabus gördüm. Böyle telefonumu devamlı yere düşürüp düşürüp kırılacak raddeye getiriyordum. Off ne kötü bir kabustu. O sabah o panikle telefonu iki kere düşürmem ise paha biçilmezdi.

Geçen Cumartesi İkitelli’de çekimler oldu. Hava ne kadar güneşliymiş, niye bu kadar kalın giyindim diye kendimi sorgularken gölgede ise o halde üşümekten titredik. Aklıma hemen o klasik durum geldi: yazın güneşten kaçarız, gölge de serin yerde durmak isteriz, kışın ise güneş olsa da koşsak altında dursak diye çırpınırız. Biz insanoğluna da hiç bir şeyi beğendiremezsin zaten.

70000 tons of Metal

Vışş… Böyle bir festival var Amerika’da. 24 – 28 Ocak 2011 tarihleri arasında Miami’de gerçekleşecek. Evet, bir ton metal grubu geliyor, ve evet bu güzel geminin içinde gerçekleşicek. Amon Amarth, Blind Guardian, Dark Tranquillity, Death Angel, Epica, Exodus, Fear Factory, Iced Earth, Moonspell, Nevermore, Saxon, Testament ve Sanciuary bunlardan bir kaçı sadece ve en azından benim daha iyi bildiğim gruplar. Bu güzelim gemide olabilecekleri tahmin bile etmek istemiyorum. Benim hayalim bununla gezebilmek, içinde şöyle güzel bir hafta geçirebilmekken adamlar içinde savaş ortamı gerçekleştiriyor. Şu güzelim sahnede olabilecekleri düşünmek dahi istemiyorum. Metalcileri kötülemek değil amacım, sonuçta bizde o yoldan geçtik ve bize dendiği zaman bu tip şeyler sinirlenirdim yani ama böyle bir festivalde, böyle bir ortamda hayal edince baya komik geliyor bana. Gemi yetkilileri baya cesaretliymiş (Başka bir şey diyecektim de neyse). Umarım gemi sapasağlam seferini tamamlar.

Festival demişken, 2004 yılında düzenlenen Rock The Nations festivali ne güzeldi ya. Maslak Venue idi eski adı mekanın, şimdi hala orası duruyor mu onu bile bilmiyorum. Maslak Sanayi’nin girişinde fazlaca büyük olmayan bir yerdi. Festivalde uyumuştum konserde filan, haha öyle bir festivalde uyumayı başarmıştım ya da. Sonra çok pişman oldum ama olsun. Asıl gelmek istediğim nokta ise oradan aldığım t-shirt. Festivalin kendi, sade t-shirtünü hala giyiyorum evde ve cidden baskısı ve kumaş kalitesi süper. Şimdi dükkanlarda dünya paralara satılanlardan daha bile güzel. İlerde bile giyebileceğim güzel bir hatıra işte, fena mı?

Madem festivallerden girdik, festivallerden devam edelim. Geçen sene çılgınlar gibi aylarca bekleyip, mutlu sona ulaştığımız Sonisphere festivali bu sene de bizimle olacak işallah. Hatta İngiltere ve Fransa ayakları açıklanmış. Geçen sene Big Four’un gitmediği yerlere Big Four + Slipknot gidiyor. Rammstein yerine ayrı bir manyak grup Slipknot dahil olmuş. Burdan anlağımız Stone Sour bu sene dinlenecek.  Asıl haber ise, bu sene Big Four’un gitmeyeceği yerlere de Ironmaiden’ın gideceği dedikoduları. Ne kadar doğru bilmiyorum ama gelmeden inanmam tripleri bu noktada en sağlıklısı gibi geliyor bana. Çünkü “ay kolum ağrıyor”, “ay bi tarafım acıyor” deyip gelmemeyi bahane eden çok fazla grup oldu. Hele bi’ sahneye çıksınlar ondan sonra inanarız. (Hatta şu an Sonisphere’ın sitesine baktım da Polonya ve İspanya’da Big Four yerine Ironmaiden var, hadi hayırlısı bakalım.)

Neyse bu sefer ki de festival yazısı gibi olsun…

 

Son günlerde…

Sonunda bilgisayarıma kavuştum. Belki sorunu gideremedim ve yeni harddiskime Windows 7 kurup, ilişkimize yeni bir sayfa açtım, ama sonuçta eski harddiskime format atmak zorunda kalmadım. Hoş bir kaç sıkıntı var hala ama sırayla onlarıda gidermeye çalışıyorum. Ama şu cızırtı olayını hala çözemedim ve kafayı yeme durumuna gelmiş bulunuyorum.

True Blood, 3. sezonu ile sevenlerine tekrardan merhaba dedi. Bende ilk defa bu diziyi her hafta izleyen moda büründüm. Ama böyle olmuyormuş bunu farkettim. Böyle bütün sezonu arka arkaya izleyeceksin, oh mis. Bu tip bir diziymiş bunu anlmadım. 2. bölüm güzeldi evet, ama 3. bölümden sonra bu kanaata vardım.

Bugün eve dönerken aklıma bir şey geldi. Bu ilk defa olmuyor, hatta hemen hemen her film izleyişimde aklıma geliyor. Şimdi bu Hollywood filmlerinde en klişe olan örnekle olayı açıklayayım. Esas adamımız, filmdeki güzel kızı kapar ve bir araba kovalamacası başlar. Böyle silahlar patlar filan, sonra esas adam kötüleri daha rahat vurmak için direksiyonu kıza bırakır. Haliyle koltukları da değiştirirler. Gelin görünki bu iki oyuncumuzunda boyu eşit olmaması rağmen koltuk ayarı yapmadan rahatlıkla arabayı kullanabiliyorlar. Hep aynı bu. Artık gözüme batıyor ciddi bir şekilde ve rahatsız oluyorum. Arabalarda eski püskü şeyler genelde. Hani hafızasında filan vardır da oda yok. Tabi benim istediğimde olmayacak bişey ama daha dikkatli olursa senaristler sevinirim…

Geçen gün Dünya Kupası maçlarından birini izlerken bir reklam gördüm. Grundig Led TV’nin reklamı. Şu buzdolabının içinde bile televizyon olup, maçın hiç bir anını kaçırmamaya çalışan delikanlının reklamı. Efsane olmuş ya. Çok güldüm. Ama gelin görünki reklamda belirtilmek istenen şey; maçın hiç bir anını kaçırmayın, usb’ye kaydedin. Yani ben içeri su almaya gittiğimde o usb ye kaydetmeye başlayacak ve geldiğimde kaldığım yerden devam edebileceğim. En azından benim anladığım bu. Ama bu maç yani, dizi filan değilki. Yan komşunun gol sesini duyduktan sonra benim ekranımda gol olmamış, ben n’apayım öyle maçı. İnternette izlerken bile gecikmeden şikayetçiyiz biz, böyle mantığı kaldıramıyor bünyem.

Maçlardan bahsetmişken, Almanya – İngiltere maçında verilmeyen gol olayı var. Şu Defoe’nun vurduğu top, önce üst direğe çarpıyor, sonra da kale çizgisinin içinden sekip dışarı çıkıyor. Almanya kalecisi Neuer’de çok akıllıca topu hemen tutup, oyuna sokuyor. Ben olsam onun yerinde “ah ulan girdi be” der ve üzülme moduna geçerim. Hakemde benim bu hareketlerimden dolayı golü verirdi. Bende rezil olurdum haha. Ama yani o golüde görmeyen insan da bu işi yapmasın di mi?… Japonya, Paraguay’a penaltılarla elendi. Japonya’da penaltıyı kaçıran arkadaş, harakiri denemelerine girmiyordur umarım…

Bu arada Çırağan’daki iş başarıyla bitti ve dinlenmeye fırsatımız oldu. Tatil planlarına başladım tabiki de. Ama hala karar veremedik, nereye gitsek filan. Bu konuda önerilere açığım (Tabi işe girersem tatil umrumda olmaz).

Bugün (30 Haziran)  lise arkadaşım Mümtaz’ın düğünü için Çeşme’ye gideceğim. Hazır gitmişken akarabalarımıda ziyaret edeceğim haliyle. Geçen cumartesi üniversiteden bir akraşım evlendi. Gerilmeye başladım bende, sözlenen arkadaşlarım filan da var, bunlar bana bir mesaj mı onu çözmeye çalışıyorum şimdide. O kadar yaşlandık mı ya?…

P.S: Hala Rammstein’ın etkisindeyim. Neyseki bu konuda yalnızda değilim, benim gibi bir sürü insan var. Konserde cep telefonumla çektiğim videoyuda burada paylaşayım dedim. Sonisphere 2011 içinde dedikodular dolaşmaya başladı. Bazı gruplar; Ironmaiden, Pearl Jam, Slipknot… Olan bizim stada oluyor valla…

Türkiye’nin izleyebileceği en iyi sahne şovuydu: Rammstein

25 Haziran Cuma günü saat 21:00’da BJK İnönü Stadyumu’nda orada olanların unutamayacağı mükemmel bir konser / şov vardı. Tek günlük bilet için 270 TL (Sahne önü) vermek mantıklı mı diye kendime sorarken, en başta acımıştım. Ama gördüm ki her kuruşuna değermiş.

Sonisphere Festivali’nde gerçekten izlemek istediğim iki grup vardı. Biri Rammstein (orta okulda Almanca eğitim alırken keşfettiğimiz ve sözlerini anlamaya çalıştığımız grup, daha sonra hayranı olduğumuız gruba dönüştü), diğeri de Corey Taylor ve Jim Root’un içinde bulundukları Stone Sour (Bilmeyenler için belirteyim; Corey Taylor Slipknot’ın solisti, Jim Root ise gitaristlerinden bir tanesi). Alice In Chains ise benim için güzel bir bonus, Pentagram ise bonusun bonusu idi.

Saat 16:00 gibi içeri girerken sadece sahne önü girişinde sıra olması “paramızla rezil mi oluyoruz yoksa?” diye düşündürmedi değil beni. İçeri girdiğimizde Stone Sour’a yetişmenin rahatlığı vardı. Kendimize yer edindikten sonra yavaş yavaş, adım adım önlere doğru ilerlemeye başladık (Rammstein’dan önce 3. sıraya kadar gidebildik. Tabi konser esnasında değişiklikler oldu). Stone Sour, kendinden bekleneni yaptı ve seyirciyi coşturdu. Corey Taylor gerçekten işini bilen biri. Seyirciyi şarkı aralarında hep coşturdu ve iletişimini ihmal etmedi. Konserin sonlarına doğru “burada çok güzel konserler olacak belki ama asıl bizi birleştiren ve bizim burda olmamızı sağlayan şey müzik ve müzik bizi özgürleştirir” açıklamaları gerçekten hoştu. Umarım seyirciden memnun kalmıştır ve lanet Slipknot’ı Türkiye’ye getirir.

Stone Sour’dan sonra Pentagram sahne aldı. İlk yarım saatlik dilimde Murat İlkan’ı göremedik. Önce Dio’ya saygı edasında tribute yaptılar. Daha sonra Ogün Sanlısoy vokal olarak geldi. Son yarım saatte ise de Murat İlkan geldi ama ayakta zor duruyordu. Zaten kendisininde son konseriymiş rahatsızlığından dolayı. Ama inanıyorum ki çok güzel bir uğurlama oldu. Son şarkıda Ogün Sanlısoy’un süpriz yaparak, kendisi ile düet yapması ve “Bir”i söylemeleri bence çok anlamlıydı.

Pentagram’dan sonra Alice In Chains sahne aldı. Çok fazla şarkılarını bilmememe rağmen çok eğlenceliydi. Ama ülkeniz ve şehrini çok güzel söylemleri pek samimi gelmedi bana. Sanki demek zorundaymış gibi bir hali vardı ama grubun performansı başarılıydı.

Saat 20:00’da Alice In Chains bitti ve büyük şova bir saat kaldığında sahnenin önüne siyah kocaman bir perde indi. Herkes tabi hayal kırıklığına uğramış olsa da o perdenin arkasında neler olduğunu tahmin edebiliyorduk. Büyük şov için hazırlıklar başlamıştı. Perdenin arkasında bir ışık filan gördüğünde insanlar gerçekten heycanlanıyorlardı. Hazırlıklar bittiğinde ve Rammstein, Rammlied şarkısına girdiğinde o siyah perde hala ordaydı ama seyirciler coşmuştu. Yaklaşık 1-2 saniye sonra siyah perde indi ve devasal bir Almanya bayrağı ile burun buruna geldik. Bu senenin konsepti buydu. Till Lindemann konser boyunca hiç konuşmadı belki ama inanılmaz bir tiyatro sergiledi. Grup, ülkesinde ne şov yapıyorsa, burda da aynısını aynı performans ile yaptı. Bir çok ülkemize gelen ünlü gibi baştan sağma bir şov yapmadılar. İş ahlakı böyle birşey olsa gerek.1.5 saatlik konse boyunca hiç bir şarkı boş geçmedi. Hepsinde bir aksiyon vardı. Ya alevler saçıldı, ya bir şeyler patladı. Benzin şarkısında sahnede adam bile yakıldı. Bazı kişilerin bunu gerçek sanması epikti. Klavyecinin küvet olayı ve sonradan giydiği kıyafet ve bu olaydan sonra devamlı koşu bandında yürüyerek klavye çalması eğlenceliydi. Son dönemde klibi ve sözleri ile çok tartışılan “Pussy”de ne yapacaklarını merakla bekliyodum. Hepsi birden öne gelince, dedim heralde hepsi çıkarıcaklar, göstericekler. Klipten sonra bunları beklemek normal yani. Hoş, öyle bir şey olmadı ama şarkının sonuna doğru, sahnenin solunda duran ve siyah muşamba ile sarılı şeyin ne olduğunu ve ne amaçla orda durduğunu anlamış olduk. Ön sıralarda (yaklaşık 5-6 sıra) olanlar çok güzel bir köpük banyosu yaptık (Köpük olduğuna inanmak istiyorum). En son önümü görmüyordum köpükten ki bir de üstüne konfeti atılınca yapış yapış olduk. Anlayın artık… Ama fazla ıslak kalamadık tabi, hemen bir alev şov ve gene yanan suratlarımız… Gerçekten mükemmel ve unutulmaz bir konser ya da müzikal oldu. Böyle dememin sebebi kesinlikle grup elemanlarının şarkılarının temalarına ya da şovun gereği çok güzel oyunculuk sergilediler. Konserin sonunda Till’in “Çok Teşekkürler”, demesi de bence ince bir detaydı. Konser sonunda da seyircinin önünde diz çökmeleri gönülleri fethettirdi diye düşünüyorum. Umarım bir dahaki sefer arayı bu kadar açmazlar ve tekrardan daha uzun bir konser için ülkemize gelirler. Rammstein’ı sevmeyenleri bile kendilerine hayran bırakan ve bir tek olumsuz yorum almayan konser hakkında bir de hayranlarının duygularını hayal edin…

The National

Bu aralar böyle Interpol kafalarındaydım. Lastfm’e bakayım, belki Interpol tarzı bir şeyler vardır derken benzer gruplar içerisinde The National’ı farkettim. Hemen albümleri bulduk, edindik ve sevdik. Gayet başarılı. Geç keşfettiğim içinde kendime kızmadım değil tabi. Indie sevenlere ve daha önce dinlememiş olanlara duyrulur.

Grup hakkında ufak bir bilgi vereyim. ’99 da Amerika’da kurulmuş olan grup, ilk albümünü 2001 yılında çıkarmış. Albümün adı, grupla aynı ismi taşıyor. Daha sonra sırasıyla; 2003 yılında Sad Songs for Dirty Lovers, 2005 yılında Alligator, 2007 yılında Boxer ve 2010 yılında High Violet. Şu anda da gaza  gelip dinlemeye başladım ve cidden güzel.

Bu arada Beşiktaş’ın merakla beklenen yeni transferi Ricardo Quaresma (nam-ı değer Q7) İnönü Stadı’nda imzayı attı ve formayı kaptı. Detaylara pek girmeyeceğim ama şu “Gerekirse bu takımı şampiyon yapmak için saha içinde kanımı bile akıtacağım. Hayatımın en güzel anını yaşıyorum” açıklaması çok ilgimi çekti. Savaşa mı gidiyoruz be birader dedirtecek bir açıklama bu. Taraftar profiline uygun bir açıklama evet, ama ben daha önce hiç bir oyuncudan böyle bir şey duymadım. Umarım gerçek anlamda katkısı olur da bizde seviniriz.

İmza töreninin fotoğraflarına baktığımda istenmedik manzaraları gördüm. Vuvuzela, İnönü ile tanışmış. Bugün de zaten bir sitede 9.99 TL ‘ye satıldığını görünce, gelecek sezon çok eğleneceğimizi farkettim. Aslında şöyle bir şey geldi aklıma. Dünya Kupasını kazanan takımın oyuncuları totem yapıp, “bundan sonra vuvuzelasız maça çıkmayız abi!” triplerine girerler mi? Beni en çok geren düşünce bu oldu. Belkide takımdan kovulma durumuna bile gelebilir bu arkadaşlar böyle düşünürlerse.

Bu arada artık konusu  tamamen futbol olan (analiz vs) yazılarımı Pozitif Futbol blogunda yazmaya başladım. Herkese hayırlı olsun.

Ayın 23’ünden sonra asosyal hayatım sona erecek. GDAÜ zirvesinden sonra bende herkes gibi yaşadığımı hissedeceğim. Az kaldı… O bitince de zaten önce Sonisphere’de Rammstein ile coşup, üstüne arkadaşımın düğününde halaya başlayıp, başka bir arkadaşımın düğününde halaya son vereceğim. Dinlenmek yok, yola devam (uykusuzluktan geberiyorum)…

P.S: Evet, hala bilgisayarımındaki sorunu gideremedim. Hırsa bağladım ve formatsız çözmeye çalışacağım. Aramızda inanılmaz bir çatışma çıktı. İyi olanı bilmiyorum ama umarım ben kazanırım…

Yoğun günlerden bir demet…

Bu aralar şu geçici iş olayı yüzünden baya yoğunum. Çalış çalış dur. Eğlenceli neyseki de çekilir durumda. Bu yoğun günlerde Neil Gaiman’dan Yokyer’i bitirdim ve hemen yeni bir kitaba başladım. Neil Gaiman gene çok güzel bir kitap yazmış. Tam monoton mu bitecek derken gerçekten çok eğlenceli bir son ile karşılaştım. Hatta abartıp iki gün sırf bu kitap yüzünden yüzümde bir tebessüm ile gezdim.

Yeni başladığım kitap ise Nobel ödülü almış bir kitap. Kitabın arkasından alıntı yapayım:

Yazar kendi annesinden yola çıkarak, Ethel’in ve Mauritius Adası’ndan Paris’e gelen soylu ailesinin tablosunu sunuyor okuruna. 1930’ların Paris’i… Sömürgelerin, sömürgeciliğin şaşaalı günlerinin özlemi içindeki soylular ve burjuvalar. İkinci Dünya Savaşı’nın ve nazizmin ayak sesleri tüm Avrupa’da işitilirken yaşanan vurdumduymazlık, aymazlık, hatta Hitler hayranlığı. Ve bu yıllarda çocukluktan genç kızlığa adım adım ilerleyen Ethel’in, bütün bu şaşaa içerisinde, Nazi rejimini, anti-semitizmi, açlığı, yoksulluğu ve sefaleti tanıması.

Bir dil virtüozu, bir müzisyen olan J.M.G. Le Clézio’nun romanı, büyüklerin dünyasının bütün yanılgı, hata ve aymazlıkları karşısında duyulan bir öfkenin, tatlı bir melankoli içinde ortaya çıkan anısıdır. Ethel’in kişiliğinde, savaşın sunağında kurban edilmiş, bütün umutları ellerinden zorla sökülüp alınmış bir gençliğin maddi ve manevi açlığına duyulan öfkenin şarkısıdır…

Şimdilik fena gitmiyor. Ağır diye düşünmüştüm ama gayet akıcı.

Bu arada Eurovision’u kazanan Lena’nın hemen kirli çamaşırları ortaya dökülmeye başladı. Neymiş üstsüz görüntüleri varmış filan. Olsa ne olur olmasa ne olur. Anı yaşayın arkadaşlar, bize ne insanların geçmişlerinden…

Bu arada Sonisphere 2010 İstanbul ayağının, 26 Haziran TBC (To Be Confirmed) grubu, hatta günün esas grubu açıklandı. Şaka gibi bir şeyle karşılaştık; Anathema. Ciddiler mi yani. İnsanlar aylarca bekledi ve Anathema mı bu beklenen grup? Türkiye’den ev mi satın aldılar dediğimiz bir gruba dönüştüler artık. Hemde Manowar gibi bir grubun üstüneler. Neyseki hatalarından hemen dönüp, o günün programını yeniden düzenleyeceklermiş. Allah’a şükür…

Bu gün sabah vapura binince aklıma gene her zaman yaşadığımız komik bir olay geldi. Tabi ben Beylerbeyi’nden binerken kalabalık olmadığından başka örneklerle olayı anlatacağım. Efendim, şimdi Kadıköy-Beşiktaş arasındaki vapuru veya Söğütlüçeşme’deki hem treni hem de metrobus’ü veya metroyu gözümüzün önüne getirelim. O malum araçların kapıları açıldığı an insanların inmelerini beklemeden ite kaka içeri giriyorlarya beni benden alıyorlar. İnen insan böyle geri geri itekleniyor filan. Bunları uzaktan izleyince daha bir komik oluyor. Geçen ay içinde trenle Göztepe’ye gidecektim. Centilmenlik olsun diye bir bayana yol verdim, verdiğime pişman olmadım belki ama trene binemiyordum resmen. Tren gibi devamlı insanlar içeri girdi. Ben giremiyordum az kalsın. Neyseki iyi günümdeydim, olay komiğime gitti, gülüp geçtim. İnsanların bu sabırsızlığı beni benden alıyor. 2 sn yüzünden hayatlarını bile tehlikeye atabiliyorlar. Neyse, zamanla anlarım heralde. Pek sanmıyorum ama bir umut işte. Tezcalı bir halk olmamızında bunda etkisi var pek tabiki.

Bu arada siyaset pek yazmak istemiyorum ama şu geçen hafta İsrail’in malum saldırısı hakkında iki kelime etmeden duramayacağım. Zamanında kendilerine yapılanları şimdi kendilerin yapmasıda nasıl bir ironidir bilinmez…

P.S:Bu arada Windows’um patladı sanırsam. Kurtarma çalışmaları devam ediyor. Durduk yere neden böyle şeyler oluyor anlamıyorum. NTLDR dosyası yüzündenmiş sanırsam. Yardımlara muhçacım tabiki de… Umarım en yakın zamanda kurtarırım, hayırlısı…