70000 tons of Metal

Vışş… Böyle bir festival var Amerika’da. 24 – 28 Ocak 2011 tarihleri arasında Miami’de gerçekleşecek. Evet, bir ton metal grubu geliyor, ve evet bu güzel geminin içinde gerçekleşicek. Amon Amarth, Blind Guardian, Dark Tranquillity, Death Angel, Epica, Exodus, Fear Factory, Iced Earth, Moonspell, Nevermore, Saxon, Testament ve Sanciuary bunlardan bir kaçı sadece ve en azından benim daha iyi bildiğim gruplar. Bu güzelim gemide olabilecekleri tahmin bile etmek istemiyorum. Benim hayalim bununla gezebilmek, içinde şöyle güzel bir hafta geçirebilmekken adamlar içinde savaş ortamı gerçekleştiriyor. Şu güzelim sahnede olabilecekleri düşünmek dahi istemiyorum. Metalcileri kötülemek değil amacım, sonuçta bizde o yoldan geçtik ve bize dendiği zaman bu tip şeyler sinirlenirdim yani ama böyle bir festivalde, böyle bir ortamda hayal edince baya komik geliyor bana. Gemi yetkilileri baya cesaretliymiş (Başka bir şey diyecektim de neyse). Umarım gemi sapasağlam seferini tamamlar.

Festival demişken, 2004 yılında düzenlenen Rock The Nations festivali ne güzeldi ya. Maslak Venue idi eski adı mekanın, şimdi hala orası duruyor mu onu bile bilmiyorum. Maslak Sanayi’nin girişinde fazlaca büyük olmayan bir yerdi. Festivalde uyumuştum konserde filan, haha öyle bir festivalde uyumayı başarmıştım ya da. Sonra çok pişman oldum ama olsun. Asıl gelmek istediğim nokta ise oradan aldığım t-shirt. Festivalin kendi, sade t-shirtünü hala giyiyorum evde ve cidden baskısı ve kumaş kalitesi süper. Şimdi dükkanlarda dünya paralara satılanlardan daha bile güzel. İlerde bile giyebileceğim güzel bir hatıra işte, fena mı?

Madem festivallerden girdik, festivallerden devam edelim. Geçen sene çılgınlar gibi aylarca bekleyip, mutlu sona ulaştığımız Sonisphere festivali bu sene de bizimle olacak işallah. Hatta İngiltere ve Fransa ayakları açıklanmış. Geçen sene Big Four’un gitmediği yerlere Big Four + Slipknot gidiyor. Rammstein yerine ayrı bir manyak grup Slipknot dahil olmuş. Burdan anlağımız Stone Sour bu sene dinlenecek.  Asıl haber ise, bu sene Big Four’un gitmeyeceği yerlere de Ironmaiden’ın gideceği dedikoduları. Ne kadar doğru bilmiyorum ama gelmeden inanmam tripleri bu noktada en sağlıklısı gibi geliyor bana. Çünkü “ay kolum ağrıyor”, “ay bi tarafım acıyor” deyip gelmemeyi bahane eden çok fazla grup oldu. Hele bi’ sahneye çıksınlar ondan sonra inanarız. (Hatta şu an Sonisphere’ın sitesine baktım da Polonya ve İspanya’da Big Four yerine Ironmaiden var, hadi hayırlısı bakalım.)

Neyse bu sefer ki de festival yazısı gibi olsun…

 

Son günlerde…

Sonunda bilgisayarıma kavuştum. Belki sorunu gideremedim ve yeni harddiskime Windows 7 kurup, ilişkimize yeni bir sayfa açtım, ama sonuçta eski harddiskime format atmak zorunda kalmadım. Hoş bir kaç sıkıntı var hala ama sırayla onlarıda gidermeye çalışıyorum. Ama şu cızırtı olayını hala çözemedim ve kafayı yeme durumuna gelmiş bulunuyorum.

True Blood, 3. sezonu ile sevenlerine tekrardan merhaba dedi. Bende ilk defa bu diziyi her hafta izleyen moda büründüm. Ama böyle olmuyormuş bunu farkettim. Böyle bütün sezonu arka arkaya izleyeceksin, oh mis. Bu tip bir diziymiş bunu anlmadım. 2. bölüm güzeldi evet, ama 3. bölümden sonra bu kanaata vardım.

Bugün eve dönerken aklıma bir şey geldi. Bu ilk defa olmuyor, hatta hemen hemen her film izleyişimde aklıma geliyor. Şimdi bu Hollywood filmlerinde en klişe olan örnekle olayı açıklayayım. Esas adamımız, filmdeki güzel kızı kapar ve bir araba kovalamacası başlar. Böyle silahlar patlar filan, sonra esas adam kötüleri daha rahat vurmak için direksiyonu kıza bırakır. Haliyle koltukları da değiştirirler. Gelin görünki bu iki oyuncumuzunda boyu eşit olmaması rağmen koltuk ayarı yapmadan rahatlıkla arabayı kullanabiliyorlar. Hep aynı bu. Artık gözüme batıyor ciddi bir şekilde ve rahatsız oluyorum. Arabalarda eski püskü şeyler genelde. Hani hafızasında filan vardır da oda yok. Tabi benim istediğimde olmayacak bişey ama daha dikkatli olursa senaristler sevinirim…

Geçen gün Dünya Kupası maçlarından birini izlerken bir reklam gördüm. Grundig Led TV’nin reklamı. Şu buzdolabının içinde bile televizyon olup, maçın hiç bir anını kaçırmamaya çalışan delikanlının reklamı. Efsane olmuş ya. Çok güldüm. Ama gelin görünki reklamda belirtilmek istenen şey; maçın hiç bir anını kaçırmayın, usb’ye kaydedin. Yani ben içeri su almaya gittiğimde o usb ye kaydetmeye başlayacak ve geldiğimde kaldığım yerden devam edebileceğim. En azından benim anladığım bu. Ama bu maç yani, dizi filan değilki. Yan komşunun gol sesini duyduktan sonra benim ekranımda gol olmamış, ben n’apayım öyle maçı. İnternette izlerken bile gecikmeden şikayetçiyiz biz, böyle mantığı kaldıramıyor bünyem.

Maçlardan bahsetmişken, Almanya – İngiltere maçında verilmeyen gol olayı var. Şu Defoe’nun vurduğu top, önce üst direğe çarpıyor, sonra da kale çizgisinin içinden sekip dışarı çıkıyor. Almanya kalecisi Neuer’de çok akıllıca topu hemen tutup, oyuna sokuyor. Ben olsam onun yerinde “ah ulan girdi be” der ve üzülme moduna geçerim. Hakemde benim bu hareketlerimden dolayı golü verirdi. Bende rezil olurdum haha. Ama yani o golüde görmeyen insan da bu işi yapmasın di mi?… Japonya, Paraguay’a penaltılarla elendi. Japonya’da penaltıyı kaçıran arkadaş, harakiri denemelerine girmiyordur umarım…

Bu arada Çırağan’daki iş başarıyla bitti ve dinlenmeye fırsatımız oldu. Tatil planlarına başladım tabiki de. Ama hala karar veremedik, nereye gitsek filan. Bu konuda önerilere açığım (Tabi işe girersem tatil umrumda olmaz).

Bugün (30 Haziran)  lise arkadaşım Mümtaz’ın düğünü için Çeşme’ye gideceğim. Hazır gitmişken akarabalarımıda ziyaret edeceğim haliyle. Geçen cumartesi üniversiteden bir akraşım evlendi. Gerilmeye başladım bende, sözlenen arkadaşlarım filan da var, bunlar bana bir mesaj mı onu çözmeye çalışıyorum şimdide. O kadar yaşlandık mı ya?…

P.S: Hala Rammstein’ın etkisindeyim. Neyseki bu konuda yalnızda değilim, benim gibi bir sürü insan var. Konserde cep telefonumla çektiğim videoyuda burada paylaşayım dedim. Sonisphere 2011 içinde dedikodular dolaşmaya başladı. Bazı gruplar; Ironmaiden, Pearl Jam, Slipknot… Olan bizim stada oluyor valla…

Türkiye’nin izleyebileceği en iyi sahne şovuydu: Rammstein

25 Haziran Cuma günü saat 21:00’da BJK İnönü Stadyumu’nda orada olanların unutamayacağı mükemmel bir konser / şov vardı. Tek günlük bilet için 270 TL (Sahne önü) vermek mantıklı mı diye kendime sorarken, en başta acımıştım. Ama gördüm ki her kuruşuna değermiş.

Sonisphere Festivali’nde gerçekten izlemek istediğim iki grup vardı. Biri Rammstein (orta okulda Almanca eğitim alırken keşfettiğimiz ve sözlerini anlamaya çalıştığımız grup, daha sonra hayranı olduğumuız gruba dönüştü), diğeri de Corey Taylor ve Jim Root’un içinde bulundukları Stone Sour (Bilmeyenler için belirteyim; Corey Taylor Slipknot’ın solisti, Jim Root ise gitaristlerinden bir tanesi). Alice In Chains ise benim için güzel bir bonus, Pentagram ise bonusun bonusu idi.

Saat 16:00 gibi içeri girerken sadece sahne önü girişinde sıra olması “paramızla rezil mi oluyoruz yoksa?” diye düşündürmedi değil beni. İçeri girdiğimizde Stone Sour’a yetişmenin rahatlığı vardı. Kendimize yer edindikten sonra yavaş yavaş, adım adım önlere doğru ilerlemeye başladık (Rammstein’dan önce 3. sıraya kadar gidebildik. Tabi konser esnasında değişiklikler oldu). Stone Sour, kendinden bekleneni yaptı ve seyirciyi coşturdu. Corey Taylor gerçekten işini bilen biri. Seyirciyi şarkı aralarında hep coşturdu ve iletişimini ihmal etmedi. Konserin sonlarına doğru “burada çok güzel konserler olacak belki ama asıl bizi birleştiren ve bizim burda olmamızı sağlayan şey müzik ve müzik bizi özgürleştirir” açıklamaları gerçekten hoştu. Umarım seyirciden memnun kalmıştır ve lanet Slipknot’ı Türkiye’ye getirir.

Stone Sour’dan sonra Pentagram sahne aldı. İlk yarım saatlik dilimde Murat İlkan’ı göremedik. Önce Dio’ya saygı edasında tribute yaptılar. Daha sonra Ogün Sanlısoy vokal olarak geldi. Son yarım saatte ise de Murat İlkan geldi ama ayakta zor duruyordu. Zaten kendisininde son konseriymiş rahatsızlığından dolayı. Ama inanıyorum ki çok güzel bir uğurlama oldu. Son şarkıda Ogün Sanlısoy’un süpriz yaparak, kendisi ile düet yapması ve “Bir”i söylemeleri bence çok anlamlıydı.

Pentagram’dan sonra Alice In Chains sahne aldı. Çok fazla şarkılarını bilmememe rağmen çok eğlenceliydi. Ama ülkeniz ve şehrini çok güzel söylemleri pek samimi gelmedi bana. Sanki demek zorundaymış gibi bir hali vardı ama grubun performansı başarılıydı.

Saat 20:00’da Alice In Chains bitti ve büyük şova bir saat kaldığında sahnenin önüne siyah kocaman bir perde indi. Herkes tabi hayal kırıklığına uğramış olsa da o perdenin arkasında neler olduğunu tahmin edebiliyorduk. Büyük şov için hazırlıklar başlamıştı. Perdenin arkasında bir ışık filan gördüğünde insanlar gerçekten heycanlanıyorlardı. Hazırlıklar bittiğinde ve Rammstein, Rammlied şarkısına girdiğinde o siyah perde hala ordaydı ama seyirciler coşmuştu. Yaklaşık 1-2 saniye sonra siyah perde indi ve devasal bir Almanya bayrağı ile burun buruna geldik. Bu senenin konsepti buydu. Till Lindemann konser boyunca hiç konuşmadı belki ama inanılmaz bir tiyatro sergiledi. Grup, ülkesinde ne şov yapıyorsa, burda da aynısını aynı performans ile yaptı. Bir çok ülkemize gelen ünlü gibi baştan sağma bir şov yapmadılar. İş ahlakı böyle birşey olsa gerek.1.5 saatlik konse boyunca hiç bir şarkı boş geçmedi. Hepsinde bir aksiyon vardı. Ya alevler saçıldı, ya bir şeyler patladı. Benzin şarkısında sahnede adam bile yakıldı. Bazı kişilerin bunu gerçek sanması epikti. Klavyecinin küvet olayı ve sonradan giydiği kıyafet ve bu olaydan sonra devamlı koşu bandında yürüyerek klavye çalması eğlenceliydi. Son dönemde klibi ve sözleri ile çok tartışılan “Pussy”de ne yapacaklarını merakla bekliyodum. Hepsi birden öne gelince, dedim heralde hepsi çıkarıcaklar, göstericekler. Klipten sonra bunları beklemek normal yani. Hoş, öyle bir şey olmadı ama şarkının sonuna doğru, sahnenin solunda duran ve siyah muşamba ile sarılı şeyin ne olduğunu ve ne amaçla orda durduğunu anlamış olduk. Ön sıralarda (yaklaşık 5-6 sıra) olanlar çok güzel bir köpük banyosu yaptık (Köpük olduğuna inanmak istiyorum). En son önümü görmüyordum köpükten ki bir de üstüne konfeti atılınca yapış yapış olduk. Anlayın artık… Ama fazla ıslak kalamadık tabi, hemen bir alev şov ve gene yanan suratlarımız… Gerçekten mükemmel ve unutulmaz bir konser ya da müzikal oldu. Böyle dememin sebebi kesinlikle grup elemanlarının şarkılarının temalarına ya da şovun gereği çok güzel oyunculuk sergilediler. Konserin sonunda Till’in “Çok Teşekkürler”, demesi de bence ince bir detaydı. Konser sonunda da seyircinin önünde diz çökmeleri gönülleri fethettirdi diye düşünüyorum. Umarım bir dahaki sefer arayı bu kadar açmazlar ve tekrardan daha uzun bir konser için ülkemize gelirler. Rammstein’ı sevmeyenleri bile kendilerine hayran bırakan ve bir tek olumsuz yorum almayan konser hakkında bir de hayranlarının duygularını hayal edin…