Sinema günleri gibi…

Marvel reboot olayına bayıldığı için yeniden Spider-Man’i çekmeye karar vermişti. Bunu hepimiz biliyoruz. İlk trailer da yayınlandı. The Amazing Spider-Man yeni filmin adı. Aslında bu çizgi romanlarla alakalı bir isim ya neyse. İnsanlara değişik şeyler sunmak için de çizgi romanlar reboot edilip duruyordu. Ben nedense hep klasikleri sevmişimdir. Bu sefer Örümcek Adamı The Social Network ve Never Let Me Go’dan tanıdığımız Andrew Garfield oynuyor. Gene olmamış gene olmamış. Abicim hiç mi çizgi romanla alakası olmayacak şu filmlerin. Çizgi roman olmasa Örümcek Adam olmazdı. Biraz itaat et şunlara ya. Örümcek hangi sayıda bu kadar çelimsiz ve sıska olmuş? Çevresindeki kızlar ne zaman vasat olmuş? Ah gözünü seveyim Hellboy ve Sin City’i ya…

Bildiğiniz üzere Hobbit The Movie’ye de başladı Peter Jackson sonunda. Karakterler ve filmden de görüntüler yavaş yavaş düşmeye başladı. Merakla beklemekteyiz.

Asıl yazıyı yazma sebebim: The Dark Knight Rises. Sonunda çekimler başlamış. 2012 yazı vizyona girmesi planlanan filminde ilk teaser’ı çıktı. 

Nolan biraz geç kaldı ama pazarlamasını da nasıl yapacağını çok iyi biliyor. Diğer filmlerden aşağı kalır yanı olacağını sanmıyorum ki yukarıdaki afişi kim çalıştıysa gerçekten saygıdan da öte şeyler duyulması gerekiyor. Eğer resmi bir görüntü ise zaten Nolan’a bu duygularımı iletirim. Bu aralar sinemada da adam gibi filmin olmaması yüzünden belki ekstra daha çok heyecanlanmışızdır. (Bu kötü filmlere Harry Potter’ın son filmi de dahil. Ona da laflar hazırladım, yeri gelince ileteceğim.) Serinin son filminde kötü karakter Carnage olarak belirlenmiş. Heath Ledger’in Joker’inden sonra kimi koysanız onun kadar beğenilmez. Bu yüzden Nolan’ın işi biraz daha zor ama bence bu durumunda altından kolaylıkla kalkacaktır. Bu arada teaser’ın çıkışıyla çok efsane dalga geçilmiş: 

Son olarak da Harry Potter’ın son filmin laflarımı söylemek isterim. Bir final filmi çekiyorsun, kimse 2.5 saat ya bu film deyip gitmemezlik yapmaz. Ben bu kadar kısa kestirilip atılmış bir film görmedim. Hele bir final filmi ise. Ne oluyor ne bitiyor anlamak mümkün değil. Kavga gütültü, ölenler. Sonra yeniden kavga gürültü ve ölenler. Pes artık yani. Arada hiç bir gelişme yok. Gergin konuşmalar, anlamadığım bir kaç muhabbet ve son. Son da ayrı bir komik. Çok güldüm yani. Böyle bir prodüksiyon yapabiliyorsun ama insanları yaşlandıramıyorsun. Vah haline senin o zaman. Güzelim seriyi nasıl bitirmişler. Yazık valla…

Oscarlar da yaklaştı

Her sene beklediğimiz ama ödüllerin gerçekçiliğine inanmadığımız Akademi Ödülleri’ni gene bir heyecanla izleyeceğiz. Öyle garip bir büyülü yapısı var. Aday filmler de yavaş yavaş ülkemizde vizyona girmeye başladı.

127 Saat’i iki gün önce izleme fırsatı buldum. Danny Boyle ne yapsa izlerim kafalarında olduğum için şüphe etmeden filmi izlemeye başladım ve bir kere daha gördüm ki adam iyi. Çok underrated bir yönetmen olarak uzun süre filmler çekti. Slumdog Millionaire ile Oscar kazanınca gerçek hak ettiği yeri bulabildi. 127 Saat filminde Aron Ralston isimli maceracı birinin yaşadığı bir olayı anlatıyor. Utah’ta bir kanyonda sıkışıp kalıyor kendisi ve oradan kurtuluş hikayesi gibi. 127 saat süren bir macera ve gerçek bir hikaye. Filmin başından beri bizi sürükleyen dinamik kurgu, Aron’un hayat felsefesini çok güzel yansıtıyor. Onun yerinde duramaz yapısını çok güzel ifade ediyor. Daracık bir mekan da geçen bir olayı bile bu kadar dinamik ve sıktırmadan anlatmak yönetmenin başarısıdır. Aron Ralston rolünde Örümcek Adam’dan tanıdığımız James Franco var. Kendisi döktürüyor diyebiliriz ama ödülü kapabilir mi ona emin değilim. Filmin genelindeki kamera açıları da gerçekten çok yaratıcı. Ama kızlarla suya atladığı bir mekan var, işte onu bende yapmak istiyorum. İnanılmaz eğlenceli bir şeydi. Başta çok korkutucu ki bunu Aron’un kızlara sunumu inanılmazdı. Film sayesinde tanıdığımız Aron Ralston’a da saygı duymaktayım. Bu yaşam enerjisi ve azim… vay be.

Bir de cumhurbaşkanımızın vizyona girmeden 2-3 hafta önce izlediği King’s Speech vizyona girdi. Daha dünyada yeni vizyona girmiş bir filmi nasıl evinde izleyebiliyor o da ayrı bir detay. Gerisini siz düşünün. Film 5. George’nin kekemelik sorununu anlatıyor. Daha izleme fırsatım olmadığı için yorum yapamayacağım.

Asıl bayadır hakkında yazmak istediğim The Other Guys filmi var. Film hiç bir yere ödül için aday değil ama afişi yüzünden bu ne saçmalık deyip izlemediğim bir filmdi. İzledikten sonra inanılmaz pişman oldum. İnanılmaz bir film. Süper eğlenceli. Neredeyse tüm polisiye filmlerle dalga geçiyor. Ama bunu çok usturuplu yapıyor ve kimseyi rahatsız etmiyor bu detay. Mark Wahlberg’i çok sevmem ama bu filmde inanılmaz rolünü kapmış durumda. Mimikleri, tepkileri çok başarılı. Will Ferrell ise bildiğiniz gibi, gayet başarılı. Filmin kadrosu da çok başarılı. Filmin konusuna başlarsam kaptırıp filmi anlatırım diye korkuyorum (Will Ferrell’in canlandırdığı karakter ofis polisliğini seven, evrak işlerinden başka bir şey yapmayan biri. Ortağı Mark Wahlberg ise sahaya çıkıp suçlu yakalamak, macera yaşamak isteyen biri. Zamanında ünlü bir oyuncuyu yanlışlıkla sakatladığı için ona pek görev verilmiyor. Will Ferrell’in eşi Eva Mendes. Karakterini gördükten sonra “Yok artık!!” dedirtecek bir durum. Aslında film boyunca tüm kadınlar Ferrell’a asılıyor. Wahlberg’in Mendes’i gördüğün dek i tripleri ve hareketleri paha biçilemez. Hele vedalaşma sahnesi. Üstüne bir de Mark Wahlberg’in oynadığı karakterin öğrenci olduğu dönemde insanlarla dalga geçmek için her şeyi öğrenip, uygulaması paha biçilemez. Hala aklıma geldikçe gülüyorum.) Yani izlemediyseniz eğlenmek için izleyebilirsiniz. Şiddetle tavsiye ediyorum.

Afişine bakıp izlemeyi hep ertelediğim ikinci film de The Boys Are Back. (Ne desem yanlış anlaşılacak ama) Hastası olduğum Clive Owen’ın başı çektiği bir film. Eşini kaybettikten sonra sudan çıkmış balığa dönmüş bir babanın hikayesi. Üstüne bir önceki evliliğinden olan oğlu da onun yanına gelince iyice şeşi beş kalıyor. Filmin geçtiği mekan Avustralya. Evlerini ve ortamı görünce çok imrendim açıkçası. Dağınık ve kafaya göre yaşama tarzı bu olsa gerek. Filmde küçük çocuğunu (Artie) oynayan Nicholas McAnulty inanılmaz tatlı bir çocuk (sübyenci diye adımız çıkmasın diye fotoğrafını buraya koymayı düşünmüyorum). Filmde de çok başarılı oyunculuk sergiliyor. Annesi öldüğünde ki yorumları ve düşünceleri inanılmaz etkiliyor insanı. Yanlış anlaşılma olmasın, ağlama olarak bir durum yok ortada. Durumun saflığını çok güzel yansıtıyor. Bazen iç ısıta, bazen de sızlatan güzel bir filmmiş. Neden bu kadar geç kaldım ona yanarım işte.

Son olarak da reklam yapalım. Hangi film vizyona girmiş olsa da sevgili arkadaşımız Selçuk Aydemir’in yazıp yönettiği Çalgı Çengi filmini şiddetle tavsiye ediyorum. Bir filmi Cem Yılmaz boşuna üstlenmez ve galasına o hasta haliyle gitmez. Fragmanını paylaşayım da fikriniz olsun..

Yeter artık rutubet!

Bune ne yapışlıktır ya. 26 senedir böyle hava görmedim ben dedirtecek birşey. Dememde sakınca yok heralde. Güneş bulutların altında kalmış, hava sıcak değil ama kanter içinde kalıyosun dışarı çıkınca. Bu nasıl rutubettir arkadaş ya. Yağmurda yağacaksa bırakın yağsın da şu rutubet kırılsın, nefes alabilelim artık.

Dün Milliyet’in sitesinde Taksim’deki Mini Cooperlı polisleri gördüm. Şirincecik olmuşlar. “Çok mu lazımdı?” O tamamen ayrı bir mevzu ama bu gereksiz harcamaya birşey dememeye karar verdim. Alıştı artık bünyeler. Rahat ol, düşünme bunları…

Önceki iki filmini beğendiğim, animasyonun kralının (Pixar) yaptığı Toy Story 3 (Oyuncak Hikayesi 3), vizyona geçtiğimiz haftalarda girdi. Zamanım olmadığı için gidemeyeceğim belki ama zaten bu filminde 3B olarak sunulması yüzünden de o kadar para verip gider miyim diye düşünmüyor değilim. Çok feci sardı bu 3B olayı ama çoğu filme zorluyorlar. Yani olmasada olurken, ticari açıdan daha çok kazanırız, geçir diye filmler 3 boyutlu sunuluyor seyirciye. Haftasonu 15 TL’den fazlaya geliyor bir kişilik bilet. Ondan sonra insanlar neden korsan film alıyor veya indiriyor diye ağlıyorlar. İşte bu yüzden, sizin yüzünüzden halk bunu seçiyor. Bende memnun değilim ki kimse bu durumdan memnun değildir, ama yani üç kişilik bir aile için feci bir yük oluyor sinema keyfi.

Bu arada geçen ay yeni Örümcek Adam açıklandı. Andrew Garfield (Adını ilk defa duyuyorum.) artık yeni Örümcek Adam. Gene kötü bir seçim, gene çizgi roman ya da çizgi filmindeki ile alakasız bir tip. Bakalım bu arkadaş da Amerika bayrağının yanında poz verecek mi?

Nedense çizgi roman uyarlarmarını çok rezil yapıyorlar. Hellboy ve Ironman dışında pek çizgi romana çok sadık kalan uyarlama göremedim. Batman’de bu kategoriye girebilir aslında. Ama son Joker Batman’i gölgede bıraktığı için bir haller olmuş durumda. Hele ki en son Superman. Nasıl bir rezaletti ya. Dayanamadım kapattım direk. İnsanlar sevmiş olsa da X-Menlerle ilgili de memnuniyetsizliklerim var ama Wolverine bir derece o tarafı kotarıyor. Stan Lee nerden devam edip, seyirciyi nasıl cezbediceğini anladığı için rahat. Kozlarını ortaya döküp arkasına rahatlıkla yaslanabiliyor.

Not: Bugün işe giderken gördüğüm manzara karşısında şok geçirdim. Yaya geçidinde yayalara yol verdiği için bir şöför, arkasındaki sürücüden bir ton küfür ve korna seslerine mazur kaldı. İnanılmazdı yani. Bu kadar cahil mi olur bir adam diye düşündüm. Cahillikten öte bir durumda denebilir aslında. Yazık, o kişinin ailesine filan acıdım. Çocuklarına nasıl bir terbiye veriyodur acaba…