Nerelerdeydin be kral? – As You Were

Bekledik, bekledik ve sonunda o gün geldi çattı. Bu kadar beklediğimize de fazlasıyla değdi. Liam Gallagher’ın ilk solo albümü As You Were 6 Ekim’de çıktı. Ama öyle böyle çıkmadı. İngiltere satış listelerine en tepeden girmekle kalmadı listedeki ilk 46 albümün toplamından daha fazla sattı. Noel durumu fena halde kıskanıyor olabilir. Bu kadarını şahsen ben beklemiyordum.

 

Geçtiğimiz aylarda Wall of Glass, Chinatown, For What It’s Worth ve Greedy Soul’u youtube kanalından paylaşmıştı. Bunlardan aşağı kalmayan 12 parça ile birlikte 15 şarkı içeriyor albümü. Çıktığı günden beri dinliyorum ve daha sıkmadı. Tabi ki Wall of Glass ve Greedy Soul gibi bir kaç şarkı daha olsa efsane olurmuş ama bu hali ile de gayet güzel albüm. Albümü dinlerken Oasis’in sevdiğim yanının Liam’a ait olduğunu anladım.

Bunun için ayrı paragraf açmak lazım: Noel ve Liam’ın albümlerini karşılaştırıp, Oasis albümlerini düşününce Definitely Maybe Liam’ı yansıtırken, What’s The Story Morning Glory Noel’i yansıtıyormuş.

Asıl bomba Noel’in de çok yakında yeni single’ını yayınlayacak olması. Neden abicim bu kadar zamansız yaptın sormak istiyorum. Liam’ın Amerika konserlerine bile bilet kalmamış durumdayken, bu kadar satacağını mı tahmin etmedi acaba. Yapacağı güzel şarkılar arada kaynasın da istemiyorum. He bir de yarın kesin ikisinin de şarkılarının olduğu toplama albümler sağda solda belirirse şaşırmayın. Efsane bir albüm olur o da…

Uzun lafım kısası albüm gayet güzel, dinleyin derim. Ayrıca son istediğim Liam’dan… İkinci albümü çıkaracaksan arayı uzun tutma…

Geliyor gönlümün efendisi: Liam Gallagher – Wall Of Glass

Oasis birleşir, birleşmez muhabbetleri arasında Beady Eye’ı kapattıktan sonra bayadır sessiz olan Liam Gallagher solo albümü ile sonunda geri dönüyor. Dün BBC Radio 1’e konuk olan ve Wall Of Glass “single”ını da yayınlayan LG albüm için süper, muhteşem söylemlerinde bulunuyor. Zaten böyle bir karakterden başka türlü açıklamalar beklenemezdi.

Bu yayınlanmadan önce 30 Mayıs’ta Machester O2’de verdiği konserden bir kaç parça Youtube’a düşmüştü. “Teaser”ı dışında ilk defa orada dinlediğimde baya beğenmiştim. Albüm versiyonu da baya iyiymiş. Hatta albümdeki bir diğer parça Greedy Soul‘u da konserde söylemiş. Bunun da albüm versiyonunu bir dinlemek lazım. İki parçayı da dinledikten sonra aslında Oasis’in son albümü Dig Out Your Soul’a kimden etkilenmiş biraz anlamış oluyoruz. Oasis’in sounduna daha yakın, biraz olsun hasret giderebileceğimiz bir albüm gibi olacak.

Bu arada radyoda Noel ile ilgili görüşlerini de söylüyor. Daha çok “I mean” ve “You know” açıklamalarında bulunuyor ama arada kilit şeyler de söylüyor.

 

Supersonic

maxresdefault

İlk izlediğim zaman yazsaydım belki daha coşkulu olabilirdim ama bir oasis manyağı olarak hala etkisindeyim Supersonic belgeselinin. Akademi ödüllü Amy’nin de yapımcılığını yapan James Gay-Rees yine aynı koltukta. Üzülüerek Senna ve Amy’yi izlemediğimi söyliyebilirim, bu yüzden de yapımdan ne beklemeliydim bilmiyordum lakin tam oasis’lik bir eser olmuş.

Jenerikte ilk Supersonic yazısı ile tüyler diken diken oluyor. Hatıraları anarak bitirdiğiniz bir belgesel Supersonic. Biterken daha yok mu diye soruyor insan, çünkü oasis’in 250 bin kişiye verdiği rekor Knebworth konseri ile bitiyor belgesel. 3. albüm Be Here Now’u bile göremiyoruz. Resmen yükseliş devri ile kapanıyor konu ki muhtemelen asıl bilinmeyenler orada diye. Biz hep Liam asi adam diye düşünürken, Noel’in kafasının iyi olması ve ABD turnesinde gece ortadan kaybolup, sabah alakasız bir şehirde adını hatırlamadığı bir kadının evinde uyanması, üstüne Talk Tonight’ı yazması, aynı turnede Noel bu acayipliği yaptıkları olaydan önceki konserde hepsinin meth çekmesi ve sahnede aynı anda farklı şarkılar çalmaları, Supersonic’in bir yemek molasında yazılması, Noel daha gruba katılmadan stüdyoda çaldıkları şarkının Be Here Now’daki All Around The World olması gibi detaylar acayip. İlk anlaşma tekliflerini alacakları konsere gitmek için tüm grup elemanlarının 25’er pound verip bir van kiralayıp Glasgow’a gidip ikinci grup (insanlar tanımadıkları için grup olarka bile görmemeleri) olarak sahneye çıkmaları, üstüne Alan McGee’nin orada olması ve o gece albüm anlaşması için teklif vermesi… Hepsinden öte benim için özel olan ve bence oasis bu dediğim tarzlı şarkılarından Bring It On Down’un ilk yazıp çaldıkları şarkı olması ve o gecede bununla tanınmaları daha da muhteşem:

You’re the outcast – you’re the underclass
But you don’t care – because you’re living fast

first-trailer-for-oasis-documentary-supersonic-big

Belgeselin temelinde asıl oasis’in İngiltere’deki müzik ortamını nasıl etkilediği ve değiştirdiği yatıyor. Bir indie grubunun şarkıları ile bırakın listeye girmesi, 32. girmesi bile olay olurken, albüm 1. sıradan listelere giriyor. Şu an dinlediğimiz belkide tüm gruplar için bir yol açtı oasis. Bunlara örneklerden biri Alex Turner and Matt Helders’ın bir araya geldikten sonra sahnedikleri ilk şarkı Morning Glory. Şu an Youtube ve bilumum imkanlarla şöhret olmak çok kolay olduğu için kafamızda çok idrak edemeyebiliyor ama dönemin imkanlarında inanılmaz bir başarı. Tarih değiştiren tipten. Hatta Supersonic’te de Noel olayı özetliyor diyebiliriz:

We were about to enter into a celebrity-driven culture and I’ve always thought that it was the last, great gathering of the people before the birth of the Internet. It’s no coincidence that things like that don’t happen any more. Twenty years ago, the biggest musical phenomenon was a band that came from a council estate. I just think in the times in which we live, it would be unrepeatable. We should be worried about that because where’s it going to be 20 years from now?

Aslında durumu özetleyen tablo bu sene gerçekleşti. Oasis’in 1997 yılında çıkardı Be Here Now albümünü İngiltere’de ilk haftasında en çok satış yapan albümdü. Adele bu sene onu kırdı denirken, aslında oasis’in sadece ilk dört günlük rekorunu kırmış. Hafta bazında hala en rekor oasis’e ait olması ve bunun 20 yıldır kırılamamış olması da yukarıda yazan kısmı açıklıyor.

İzlerken, dinlerken, fotoğraflara bakarken, yazıları okurken hep bunların kıyafetleri tarzları ne allaşkına bu ne komedi diye düşünürdüm. Her şeye konserlerdeki ortam, eğlence, iletişim acayip gözüküyordu. Haliyle oradaki atmosteri de anlayabilmek için gitmek gerekiyordu. MTV sağolsun 2008 yılında gerçekleşen ve son turnelerinin Londra ayağına götürdüğünde olaya şahitlik yapabilmiştim. Dig Out Your Soul’dan önceki vasat albümlere ve şarkılara rağmen ortam, seyirci ve iletişim muazzam. Supersonic’in sonunda bunu Noel çok güzel açıklıyor. Ben de yazıya dolu gözlerle sonlandırdığım ve indie, brit rock türlerini seven herkese önereceğim Supersonic’in sonu ile sonlandırıyorum.

All that’s happened is that it’s caught fire and all these people have got on board. But people will never, ever, ever forget the way that you made them feel. There’s a chemistry between the band and the audience. There’s something magnetic drawing the two to each other. The love, and the vibe, and the passion and the rage and the joy that come in from the crowd. If anything, that’s what Oasis was.

Her yılın en iyi parçası…

Bundan 50,75,100 yıl sonrada dinlemeye devam ettiğimde tüylerimi diken diken etmeye devam edecek şarkı…

Today is gonna be the day
That they’re gonna throw it back to you
By now you should’ve somehow
Realized what you gotta do
I don’t believe that anybody
Feels the way I do, about you now

Back beat, the word was on the street
That the fire in your heart is out
I’m sure you’ve heard it all before
But you never really had a doubt
I don’t believe that anybody
Feels the way I do about you now

And all the roads we have to walk are winding
And all the lights that lead us there are blinding
There are many things that I
Would like to say to you but I don’t know how

Because maybe, you’re gonna be the one that saves me
And after all, you’re my wonderwall

Today was gonna be the day
But they’ll never throw it back to you
By now you should’ve somehow
Realized what you’re not to do
I don’t believe that anybody
Feels the way I do, about you now

And all the roads that lead you there are winding
And all the lights that light the way are blinding
There are many things that I
Would like to say to you but I don’t know how

I said maybe, you’re gonna be the one that saves me
And after all, you’re my wonderwall

by Noel Gallagher… Büyüksün… Dinlemek için tıklayınız.

Adam gibi adam Noel Gallagher

Q Magazine kasım sayısı kapak konusu Noel Gallagher. Güzel, samimi bir röportaj yapmışlar. Çok doğrucu, dobra birisi olarak gene bir kaç anahtar açıklamada bulunmuş. Benim en doğru bulduğum ve favorim oasis’in yeniden birleşme ihtimali sorusuna verdiği cevap. Çok net ve çok başarılı:

“I get asked on a daily basis about a reunion (Oasis), and I say to people, “To achieve what?” I can understand The Stone Roses [re-forming], because they’re bigger now than they ever were. We couldn’t be bigger than we were, because we were the biggest thing that ever fucking was. What do we do – three nights at Wembley? Three nights at Heaton Park? Knebworth? We already did it all. Do it all again? What’s the point?”

Zaten zirvedeydik, her şeyi yaptık, daha neyi başarmak için birleşeceğiz ki?

Her şey tadında güzel. Bence birleşsinler yeni albümler çıksın isterim ama böyle kalması da iyi oldu diyorum bazen. Birazda yeni gelecek albümlerin vasat olabileceği korkusu da var. Sonuçta geçmişte bu tip vahim şeyler gerçekleşmedi değil.

Günün sonunda açıklamaları ile de adam gibi adam Noel Gallagher.

Keşke bitmeseydi…

Açılışıyla, kapanışıyla bir müzik resitali olan Londra 2012 yaz olimpiyatları pazar gecesi sonlandı. Sırf kapanıştaki müzik şölenini izleyebilmek için gözlerim yarı kapalı şovu izledim. Şov anlamında gerçekten inanılmazdı. Müzik tarihiniz bu kadar güzel ise yapabileceğinizin en iyisini ancak bu şekilde yaparsınız. Yalnız tüm sporcuları Union Jack altında toplayıp, sonra da Imagine’yi çalmak ve göstermek pek anlamlı olmadı. Olimpiyatlar adına Imagine inanılmaz süper fikir ama gel gör ki o yapılan hareketten sonra çelişki dolu oluyor. Bu arada şarkıyı da John Lennon’dan dinlemek daha güzeldi. Üstüne Freddie Mercury’i görmek… Bunları gördükten sonra lütfen bizim ülkemizde olmasın olimpiyatlar diye diliyorum. Bizdeki kaprisler ve egolar yüzünden o kadar saçma şeyler olur ki.. Alt yapı olarka bunu kaldırabiliriz, etkinlik adına bunu rahat kaldırabiliriz ama halk olarak bunu kaldıramıyoruz. Daha dün Dünya Basketbol Şampiyonası final maçında salonun tamamını dolduramayan bir ülkeyiz. Neymiş sponsporların dağıttığı biletlermiş, insanlar gelmemiş filan filan.

Bunların dışında habervaktim sitesinin yaptığı rezalet de var daha. 1500m’de altın ve gümüş aynı anda geldi. Ama bu altının çok daha başka bir önemi var. Türkiye olimpiyatlar tarihinde ilk kez bir altın madalya aldı. Ve o iğrenç site bu iki kişiyi mozaikleyerek, sansürleyerek haber ediyor. Omuzdan tahrik oluyorla demek ki.. Nefislerine bu kadar hakim olamıyorlar. Bu kadar iğrenç bir durum olmaz.

O kadar eleştirdik filan ama Çin’deki olimpiyatlardan daha fazla madalya aldık. Son anda tekvando ve atletizm devreye girdi ve bizi kurtardı diyeceğim ama 70 milyon için bu kadar madalya az değil mi? Jamaika’nın tek yarışta kazandığı madalya kadar madalyamız yoktu bir an. Ata sporumuz dedik güreşte büyük hüsran içindeyiz. Halterde söz sahibiyiz dedik tam fiyasko çıktı. Beklentimiz olduğu için böyle diyoruz. Bize böyle lanse edildiği için. Olimpiyatlar atletizm açısından baya umut vadediciydi. İlk defa 4 x 400 bayanlarda Türk takımı yarıştı. Sonuncu oldu belki ama o dalda yarışması çok olumluydu. Uzun atlamada ilk defa finale kalan sporcumuz oldu ki sakatlığından dolayı yarışamadı. Yüksek atlamada da aynı durumda. Atletizmde katılım arttı ve finali çoğu gördü. Ama bu kişilerin genelde kendi çabalarıyla buralara geliyor. Ya da Fenerbahçe’nin son yıllaradaki desteği var. Onun dışında federasyonların desteği var mı hiç bilmiyoruz. Daha çok gelişmemiz lazım. Ülkede basketbola bile tam anlamıyla destek verilmediğinden atletizme ne kadar destek verilir bilemiyorum. Umudumuzu kesmemek lazım.

Kapanışta Liam’ı dinledik. Eurosport spikerlerinin saygısını da takdir ettim. 80bin kişinde eşlik etmesi güzeldi Wonderwall’a. Ama kabul edelim ki pek iyi söyleyemedi ya da yaşlandığı için sesi de değişti. Noel’in olmaması kapanışta biraz ayıp oldu. Bu arada artık yavaş yavaş mesajlaşmaya başlamışlar. City’nin şampiyonluğu kardeşler araısnda da buzların erimesine sebep olmuş gibi. Hayırlısı…

Şimdi dört yıl bekleyip, Rio’daki olimpiyatları izleyeceğiz. Açılışı bol sansürlü olur mu dersiniz?

Cidden pembe dizi gibi

Band Dergisinin sitesinde bir haber gördüm. Liam What’s The Story Morning Glory albümünün 20. yılı şerefine Noel’e çağrıda bulunmuş. Ama grup dağıldığında ise onunla daha birlikte olmayacağını açıklamıştı. Böyle enteresan triplere girmiş gene. Noel ise her fırsatta kardeşe yardırıyor. Ne anladım bu işten ben. Zaten Noel’in son albümle gelen imajı resmen bizim türkücü modeli. Uzun sivri köseli ayakkabı, bağrını açmış beyaz gömleği, kocaman taşlı yüzüğü… Say say bitmiyor. Adam orada o şekilde kral ama. Komikler yahu. Bizim burada onlardan bir ton var.

Onur Air efsane olmuş. Reklamın iyisi kötüsü olmaz denir ama bu iğrenci herhalde. 250 bin like’a 250 bin tl yardım geyiği ile yola çıkıp aşırı tepki alınca hemen yardım ettiler. Şimdi çeşitli yerlerden açıklama yapıp çevirmeye çalışıyorlar. Ama yemezler. Zaten binmediğim bir havayolu idi, artık önünden geçmem, geçmeyiz. Bundan bile leş kargalığı yapıyorlar ya ne diyelim. Bazı birimler var bunları yapan da bu kadar göstere göstere yapılmaz be.

Beady Eye

Vee beklediğim an 2 gün önce 10 Kasım’da gerçekleşti. Noel Gallagher’in ayrılmasından sonra grup oasis adıyla yola devam etmeyeceğini açıklamıştı. Yeni gruplarının adı Beady Eye oldu ve onlarda albümden önce ilk singlelarını yayınladılar. Grubun internet sitesinden parçayı indirebilirsiniz. Çok beğenemedim şarkıyı ama sadece bir defa dinleyebilmiş olmamda bunda etkili tabi. Soundları iyice değişiyor. Eskileri düşünüp 1-2 parçayı o havada yapsalar bare.

Aynı gün içerisinde Scott Pilgrim vs World filmini izledim.Kopuyor film resmen. Aylardır bekliyordum, beklediğime değmiş. Film boyunca grafik animasyonlar sahnelere eşlik ediyor ve çok başarılı kullanılmış bu öğeler. Oyuncular çok başarılı seçilmiş.Özellikle Michael Cera çok iyi bir seçim. Bu aralar kendisi moda oldu. Bu tip gençlik filmlerinde bu yıl kendisini baya gördük. Film bir çizgi roman uyarlaması. Çizgi romanını okumadım ama sanırsam başarılı bir uyarlama olmuş. Filmin konusu aslında çok basit. Bir kızdan (Mary Elizabeth Winstead)  hoşlanan ve onunla çıkmak isteyen Scott (Michael Cera), bu amacı için onun eski sevgilileri ile mücadele etmek zorunda. Ben konusunu bilmeden izlediğim için başlarda afalladım. Daha konusu hakkında detaya girmeyeyim yoksa spoiler manyağı olur burası. Gelelim filmin asıl, en beğendiğim olayına: müziklerine. Mü-kem-mel! Tek kelimeyle mükemmeldi. Gerçekten çok başarılı. Bulu dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hele filmi izledikten sonra çok güzel gidiyor üstüne. Ahanda playlisti;

01. We Are Sex Bob-omb! – Sex Bob-omb (Beck)
02. Scott Pilgrim – Plumtree
03. I Heard Ramona Sing – Frank Black
04. By Your Side – Beachwood Sparks
05. O Katrina! – Black Lips
06. I’m So Sad, So Very, Very Sad – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
07. We Hate You Please Die – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
08. Garbage Truck – Sex Bob-omb (Beck)
09. Teenage Dream – T. Rex
10. Sleazy Bed Track – The Bluetones
11. It’s Getting Boring by the Sea – Blood Red Shoes
12. Black Sheep – Metric
13. Threshold – Sex Bob-omb (Beck)
14. Anthems for a Seventeen-Year-Old Girl – Broken Social Scene
15. Under My Thumb – The Rolling Stones
16. Ramona (acoustic) – Beck
17. Ramona – Beck
18. Summertime – Sex Bob-omb (Beck)
19. Threshold (8 Bit) – Brian LeBarton
20. Garbage Truck – Beck (Bonus track)
21. Threshold – Beck (Bonus track)
22. Summertime – Beck (Bonus track)

Bunların üzerine şunu da belirtmek istiyorum; artık çizgi romanlar eskisi gibi değil. Çizimler çok fazla mangaya kaçıyor. Ben mangayı çok sevmediğim için böyle diyorum tabi ki de. Neyse…

Bu arada bu spiker arkadaşlara şunu öğretmek lazım: Istanbul değil İstanbul. Dikkat ettikçe kulağımı tırmalıyor. “İ” ile yazılıyor “I” ile değil. Yeter artık ama.

Plajlarda dikkat edin artık kendinize. Sapıklar için yeni önlem almak için plajlara mobese kameraları kuracaklarmış. Sapıklar bahane üstsüz turistler şahane! Dikizleme Günlüğü’nü okumaya başladığımdan beri bu tip haberler ve olaylar daha gözüme batar oldu. Kamera kamera her yerde izleniyoruz artık. Huzur kalmadı. The Truman Show’dan sonra kendimizi ancak toparladık derken yaşamımızda bunlara şahit olur olduk. Sapıklara karşı önlem almak gerekiyor evet ama bu şekilde mi?

Şu reklamla yazıya devam edip;

 

 

son olarak da şunu söylemek istiyorum: Bir kişi düşünün, onu hiç görmediniz ve onunla yaşamadınız. Ama onu çok özlüyorsunuz… Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yok, çünkü bir millet onu çok özlüyor… 1938’den beri çok özlüyor…

 

Çeşme Totemi…

Malumunuz Oasis’in dağılmasından sonra, Noel Gallagher kendi başına yoluna devam ediyor. Akustik konserlerde veriyor ara ara. Türkiye’ye hiç gelmeyen veya getirilemeyen veya da hiç çağrılma zahmetinde bulunulmayan Oasis’in kurucularından, büyük kardeş Noel, yeni konsepti ile Türkiye’ye gelir mi? Şöyle Harbiye Açık Hava konser modeli tam ona göre. Buradan yetkililere sesleniyorum, sesimi duyun!!!

Açık hava konserleri demişken, bu garip hava durumunda da insan nasıl cesaret eder açık hava konserlerine bilemiyorum. İstanbul’da bunca senedir yaşıyorum, ben böyle hava görmedim. Temmuz’a girdik hala bir garip. Yağmur yağıyor, beş dakika sonra güneşten alev alev yanıyoruz. Kararsız havalardan nefret ediyorum. Ya serin, yağmurlu ol ya da hep sıcak ol arkadaşım. Bu ne kararsızlık!

Bende bu kararsızlık içerisinde en son okumakta olduğum kitaba son verdim. Artık dayanamadım ve son 40 sayfa kala pes ettim. Hiç yapmadığım bir şeydi ama her şeyin bir ilki vardır. Artık durma noktasına geldi bana göre, bende daha okuyamayacağım dedim. Ama belki yeni başladığım kitabı bitirdikten sonra, o son 40 sayfayı okurum. Bu arada yeni başladığım kitap; Jess Walter’ın Körler Ülkesi. İngilizcesine baktığımda, kitabın isminin Land of Blind olduğunu gördüm. Acaba diyorum bu filme konu olmuş olan kitap mı? Çünkü 2003 yılında yayınlanmış ilk. Elimin altında internet olmadığından bakamıyorum da… (Diyeceksiniz bu yazıyı nası koydun buraya. Not defterine yazıp, daha sonra kopyala / yapıştır! Hop bu kadar basit)

Bu arada formaları kastan yırtılma tehlikesinde olan gururumuz Gana, pisi pisine dünya kupasından elendi. Uzatmaların son dakikasında penaltı kaçırırsan olacağı bu. Son dakikada eliyle çizgiden topu kesen Suarez de önce vatan haini olacakken, penaltıların sonunda Muslera ile birlikte halk kahramanı oldu. Afrika’nın buraya kadar gelebilmiş, en başarılı tek temsilcisi de elenmiş oldu. Hayır, şunu anlamıyorum. Senelerdir Afrika Şampiyonalar’ında final oyanayan ya da kazanan Mısır, bu dünya kupalarında nerede? O turnuvalarda pek varlık gösteremeyen Gana ve Fildişi dünya kupalarında daha etkili oluyor. Garip…

Şu an Berlin’de olan arkadaşıma yeni Almanya forması siparişini verdim. Bugün (3 Temmuz) alacağını söyledi. Bugün de Almanya – Arjantin maçı var. 2006 yılındaki dünya kupasında, Almanya – İtalya maçından saatler önce Almanya forması almıştım. O gün Almanya elenmişti. Bugünde aynısı olursa koşarak atlarım bi’ yerden artık…

Yıl 1990, Çeşme’de eniştemle Almanya – Arjantin dünya kupası finalini izlemiştik. Maradonalı Arjantin, son dakika penaltı golüyle kupayı kaçırmıştı. Yıl 2010, gene Çeşme’deyim, gene Almanya – Arjantin maçı ve gene eniştemle maçı izleyeceğim. Ama bu sefer çeyrek final. Belki Çeşme totemi, forma toteminden ağır basar da Almanya yener…

Dün (2 Temmuz) lise arkadaşlarımdan bazılarını gördüm. Düşününce 7-8 sene olmuş görüşmeyeli. Hiç değişmemissin dediler de onlar bu seneler içindeki deformasyonumu ve şişip, sönmemi görmedikleri için böyle dediler. Kimin aklına gelirdi ki bunca sene sonra nerede, ne amaçla görüşüceğiz. Hollanda’da yaşayan Mümtaz’ın, Çeşme’deki düğünü için, İstanbul’dan gelen arkadaşları… Vay be…

P.S: Bu yazıyı 3 Temmuz sabahı yazdım, ama bugün yayınlayabiliyorum ancak. O yüzden tarihler ve “dün”, “bugün” gibi terimlerim kafa karıştırabiliyor sanırsam. Kusura bakmayın…

P.S(2): Almanya, Arjantin’i eze eze yendi, Maradona beter oldu ya, daha ne isteyeyim. Çeşme totemi tuttu haha.