Geliyor gönlümün efendisi vol.02

Ve yine yeni yeniden, iki yıl sonra yeni tekli, albüm, klip ve turnesi ile Liam Gallagher geri dönüyor. Bugün ilk teklisi Shockwave’in klibi yine çok iyi bir pazarlama strateji ile yayınlandı.

Adidas ile ortak çalışma ile kendine özel Spezial modeli çıkaracak olan LG, bu iş birliğinin adımlarından biri de Londra Hackney Round Chapel’deki konseriydi. Shockwave’i ilk orada çalan LG, bir kaç gün önce kendi Instagram hesabından çarkının bir kısmını yayınladı. Viral baya ses getirdi. Sonrasında zaten şarkı patladı.

İlk albümdeki şarkılara göre daha çok sesli ve gaz diyebiliriz şarkı için. LG giderek kendini geliştiriyor. Zaten geçtiğimiz yıllarda vokal dersleri de aldığını biliyoruz. Git gide kendine güveni artıyor ve sesini geliştiriyor. Champagne Supernova’yı bu seneki setlistine eklemesi ve tertemiz söylüyor olabilmesi de bunun bir sonucu. Why me? Why Not.’daki balladlardan bir tanesi de yine internete sızan şarkılarından Once. Sızan kısım baya iyi duruyordu. Albümdeki kendi favorilerinden biri de Shockwave gibi ama sanırsam daha sert olan River.

Şarkı sözleri çok içten geliyor bana. Resmen yaşadıklarını, hissettiklerini yazıp, söylüyor. Böyle olunca da çok daha samimi şarkılar çıkıyor ortaya. İşin kalitesi de artıyor. Zaten gerek annesi ile yapılan röportajlar olsun gerekse kendi açıklamalarından anlayabileceğimiz duruma göre müzik piyasasından önce/sonra hiç değişmemesinin de bunda etkisi var.

Üstüne bir de belgesel çekildi malum, ah bir de onu izleyebilsek süper olacak. Onu da ayrıca yazmak, konuşmak lazım. Böyle kuru kuru olmuyor.

Turne olayına bakacak olursak, şimdilik sakin bir yaz geçirecek Liam. Albümün Eylül’de çıkacağını düşünürsek ve o zamana kadar da teklileri piyasaya sürecek olmasını da hesaba katarsak normal bir durum diyebiliriz. Bu sene değil ama belki yine seneye gelir mi İstanbul’a? diye düşününce de albüm ismi geliyor aklıma. Neden olmasın? Ya da diğer seçenek biz bir çılgınlık yapıp yine el diyarlarına gideceğiz. Kim bilir?…

O an için beklersin ya…

21 yıl önce orta okula gittiğim dönemdi… Evde durmadan Burçin’li, Yunus’lu, Jess’li, Yiğit’li Number One TV’yi izliyordum. Bir öğleden sonra helikopterden inip şarkı söyleyen adamların klibine denk geldim. Şu an bile düşünce anlamadığım bir sebeple çok etkilenmiştim. Belki bir gün sonra okulda bunun muhabbetini açtığımda beni gazlayan arkadaşım C. olmasa böyle bile olmayabilirdi. Koşarak albümü almaya gittiğimde, öyle bir albüm yok denmesi bile her şeyi değiştirebilirdi. Belki de 1-2 hafta sonra aynı gazla önceki iki albümü için de aynı cevabı almak ve durmadan dinleyememiş olma ihtimali de değiştirebilirdi. Neyse ki bunlar olmadı, o gün benim için milat oldu ve Oasis hayatımın bir parçası oldu.

Geçen sene Ekim ayında beni o gün gazlayan arkadaşım C.’den bir telefon geldi ve “20’sinde Liam’ın Avrupa turnesi biletleri satışa çıkacakmış, gidelim mi? Ne dersin?” diye sordu. O anki coşku ve “harbi, bu sefer olacak galiba” hayalini gerçeğe dönüştürmek için o tarihte saat 10:00’da bilgisayar başında hazır hale geldik. Bu aslında hayallerimizi yıkabilecek bir gerçekle de yüzleşmekti; çünkü İngiltere konser biletlerinin yaklaşık beş dakikada tükendiği bir gruptan bahsediyoruz -ki 2009’da Oasis’in yeni Wembley Stadyumu’ndaki konserin saha içine çıkan on binlerce bilet 10 dakika içinde tükenmişti. Milano’yla başlayan denemeler, kararsızlığımız yüzünden Berlin’in de tükenmesi sonucunda Amsterdam’da başarı ile sonuçlandı. Bunların hepsi panik, kararsızlık ve heyecan dolu 15 dakika gibi bir süre içerisinde oldu. Artık tek yapmamız gereken 8 Mart 2018’i beklemekti.

Zaman konser için yaklaştıkça heyecanımız da artıyordu. O anın hayali ile sanki gerçeküstü bir olay yaşıyordum. Normalde sıklıkla yaptığımız bir şey değil sonuçta yurt dışında konser izlemek, özellikle bu şekilde konser için bir yere gitmek. Bazı önceki konserlerin Liam’ın sağlık sebepleri ile iptal edilmesi de ayrıca gerildiğimiz bir noktaydı. Ama “Amsterdam’a her türlü gelir” mantığı bizi biraz rahatlatıyordu. Nitekim zaman geldi çattı, biz Amsterdam’a gittik ve konser gününü beklemeye başladık. Ama içimizde hep bir şüphe olmadı değil, ta ki sabah attığı “Amsterdam’a geldik” tweet’ini görünce. İşte o an titremeye başlamıştık. Sonuçta gençliğimizde durmadan dinleyip, en hayran olduğumuz adamın konserine gidecektik. Geçmişte Türkiye’ye hiç yaklaşmadıkları için bir daha izleme şansımız olmayabilir korkusu da cabası. 2008’de gittiğim Oasis konserinden tam 10 yıl sonra yeniden, çok daha yakından Liam Gallagher’ı izleme şansım olacaktı. Bu istediğimiz şeye çok daha kolay ulaşabildiğimiz bu çağda bile hayal gibi bir şeydi.

Konserine gittiğim tüm İngilizler gibi konser programı aynen denilen şekilde ilerliyordu. Saat 21:00 olduğunda Fuckin’ in the Bushes çalmaya başladı. Ve üstünde parkası, kollarını hafifçe sağa sola sallayarak Liam sahneye geldi… Morning Glory, Greedy Soul, Wall of Glass derken yine o en sevdiğim şarkılarından biri olan Slide Away… Yeni albümden birkaç şarkı sonra yine Oasis şarkıları başladı. Konserinde çalmasını hiç ummadığım Be Here Nowüstüne Wonderwall ve bis… Bisten büyük sürprizle döndü. Liam ile birlikte Bonehead** de sahnedeydi. Supersonic, Cigarettes & Alcohol efsanelerinden sonra Liam’ın da en sevdiği Oasis şarkısı olan Live Forever ile bir buçuk saat rüya gibi geçmişti (Konserin son anları). Konser biterken ne olduğunu anlamadık bile. Yetmek kelimesi yetersizliğini gösterdi. İlk defa bir konser sonrası alanı terk etmek istemedim. Boş boş sahneye bakarken unutulmaz anı halen yaşıyordum.

Liam’ın sahnedeki aurası gerçekten çok farklı, çok acayip. Birçok grubu veya şarkıcıyı sahnede izleme şansını buldum ama onun gibi bir modda olanı hiç görmedim. Orada çok farklı bir ruh halinde, çok farklı bir alemde gibi. Bakışları, hareketleri, konuşmaları… Röportajları veya öyle videolarda izlediğimizden çok farklı. Kendi dünyasına giriyor orada ve o anı yaşıyor. Anlatılmaz yaşanır gibi bir durum var. Sanki seyirci hiç yok da aynadan kendini izliyor gibi. O an kontrol tamamen onda. Bunu şovun bir parçası olduğu için değil, kendisi böyle olduğu ve hissettiği için bu şekilde davranıyor. Eski videoları, canlı kayıtları izleyince aradaki fark sadece yaşı ve saçı. Davranış, hareketler hep aynı.

Konserle ilgili bir not da şarkılarda Noel Gallagher’ın söylediği yerleri Liam söylemiyor, seyirciye bırakıyor (Wonderwall nakaratını bunun dışında bırakabiliriz). Artık aralarında devam eden husumetten olsa gerek onun hakim olduğu şarkılar da şu ana kadar konser şarkı listelerinde yer almadı.

İstanbul’a dönüp bunların anısını yaşamaya devam ederken şaka gibi bir haber aldık. Artık kaderin bir oyunu mu, yoksa bir mucize mi bilmiyorum. 14 Ağustos 2018’de KüçükÇiftlik Park’taki Liam Gallagher konserini anons edildi. Heyecandan titremeye başladım. Ama bu Liam, sahneye çıkana kadar konserin olup olmayacağına emin olamazsın, bu da onun acı gerçeği. Her durumda şu anki umut ile bile 10 yılda bir izlediğin adamı 5 ayda iki kere izleme şansına sahip olmak da pek olası bir durum değildi, ama olacak diye ummaya devam. O an için yeniden beklemeye başladım.

Liam’ın çok güzel bir açıklaması var: ‘’200 kişi de olsa 2000 kişi de olsa konser, konserdir. Sen sadece moda girmeli ve herkesi coşturmalısın. En iyi şekilde söylemeli ve  kontrolü devamlı elinde tutmalısın.’’ Belki de bu yüzdendir ilk turneden sonra Britanya’daki konserlerinde şarkı listesini değiştirdi. Wonderwall gibi en popüler Oasis şarkısını listeden çıkardı ve yerine onun B-Side’ı olan Whatever’ı ekledi. Bunu birkaç şarkı için de yaptı. Ama ne zamanki Britanya dışına Avrupa’ya turneye başladığında eski listeye çok yakın bir liste yaptı. Be Here Now’ı çıkarıp Whatever ile devam etmek gibi. Bir yıl her yerde aynı liste ile konser vermek yerine biraz bölgesel olarak modifiye etmesi bence çok hoş bir durum. Bunun üzerine yukarıdaki dediğini okuyunca çok daha anlamlı geliyor.

Tekrar tekrar teşekkür: MTV Türkiye her ne kadar artık olmasa da 2008’de beni o konsere gönderdikleri için halen ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir insanın en büyük hayallerinden birini gerçeğe dönüştürmüşlerdi.

* Bonehead nam-ı değer Paul Arthurs. Kendisi Oasis’in daha grup adı bile konmamışken Liam Gallagher, Tony McCarroll ve Paul “Guigsy” McGuigan ile olayın en başından içinde olan gitarist. 1999 yılındaki büyük değişimde o da gruptan ayrılmıştı.

Nerelerdeydin be kral? – As You Were

Bekledik, bekledik ve sonunda o gün geldi çattı. Bu kadar beklediğimize de fazlasıyla değdi. Liam Gallagher’ın ilk solo albümü As You Were 6 Ekim’de çıktı. Ama öyle böyle çıkmadı. İngiltere satış listelerine en tepeden girmekle kalmadı listedeki ilk 46 albümün toplamından daha fazla sattı. Noel durumu fena halde kıskanıyor olabilir. Bu kadarını şahsen ben beklemiyordum.

 

Geçtiğimiz aylarda Wall of Glass, Chinatown, For What It’s Worth ve Greedy Soul’u youtube kanalından paylaşmıştı. Bunlardan aşağı kalmayan 12 parça ile birlikte 15 şarkı içeriyor albümü. Çıktığı günden beri dinliyorum ve daha sıkmadı. Tabi ki Wall of Glass ve Greedy Soul gibi bir kaç şarkı daha olsa efsane olurmuş ama bu hali ile de gayet güzel albüm. Albümü dinlerken Oasis’in sevdiğim yanının Liam’a ait olduğunu anladım.

Bunun için ayrı paragraf açmak lazım: Noel ve Liam’ın albümlerini karşılaştırıp, Oasis albümlerini düşününce Definitely Maybe Liam’ı yansıtırken, What’s The Story Morning Glory Noel’i yansıtıyormuş.

Asıl bomba Noel’in de çok yakında yeni single’ını yayınlayacak olması. Neden abicim bu kadar zamansız yaptın sormak istiyorum. Liam’ın Amerika konserlerine bile bilet kalmamış durumdayken, bu kadar satacağını mı tahmin etmedi acaba. Yapacağı güzel şarkılar arada kaynasın da istemiyorum. He bir de yarın kesin ikisinin de şarkılarının olduğu toplama albümler sağda solda belirirse şaşırmayın. Efsane bir albüm olur o da…

Uzun lafım kısası albüm gayet güzel, dinleyin derim. Ayrıca son istediğim Liam’dan… İkinci albümü çıkaracaksan arayı uzun tutma…

Geliyor gönlümün efendisi: Liam Gallagher – Wall Of Glass

Oasis birleşir, birleşmez muhabbetleri arasında Beady Eye’ı kapattıktan sonra bayadır sessiz olan Liam Gallagher solo albümü ile sonunda geri dönüyor. Dün BBC Radio 1’e konuk olan ve Wall Of Glass “single”ını da yayınlayan LG albüm için süper, muhteşem söylemlerinde bulunuyor. Zaten böyle bir karakterden başka türlü açıklamalar beklenemezdi.

Bu yayınlanmadan önce 30 Mayıs’ta Machester O2’de verdiği konserden bir kaç parça Youtube’a düşmüştü. “Teaser”ı dışında ilk defa orada dinlediğimde baya beğenmiştim. Albüm versiyonu da baya iyiymiş. Hatta albümdeki bir diğer parça Greedy Soul‘u da konserde söylemiş. Bunun da albüm versiyonunu bir dinlemek lazım. İki parçayı da dinledikten sonra aslında Oasis’in son albümü Dig Out Your Soul’a kimden etkilenmiş biraz anlamış oluyoruz. Oasis’in sounduna daha yakın, biraz olsun hasret giderebileceğimiz bir albüm gibi olacak.

Bu arada radyoda Noel ile ilgili görüşlerini de söylüyor. Daha çok “I mean” ve “You know” açıklamalarında bulunuyor ama arada kilit şeyler de söylüyor.

 

Supersonic

maxresdefault

İlk izlediğim zaman yazsaydım belki daha coşkulu olabilirdim ama bir oasis manyağı olarak hala etkisindeyim Supersonic belgeselinin. Akademi ödüllü Amy’nin de yapımcılığını yapan James Gay-Rees yine aynı koltukta. Üzülüerek Senna ve Amy’yi izlemediğimi söyliyebilirim, bu yüzden de yapımdan ne beklemeliydim bilmiyordum lakin tam oasis’lik bir eser olmuş.

Jenerikte ilk Supersonic yazısı ile tüyler diken diken oluyor. Hatıraları anarak bitirdiğiniz bir belgesel Supersonic. Biterken daha yok mu diye soruyor insan, çünkü oasis’in 250 bin kişiye verdiği rekor Knebworth konseri ile bitiyor belgesel. 3. albüm Be Here Now’u bile göremiyoruz. Resmen yükseliş devri ile kapanıyor konu ki muhtemelen asıl bilinmeyenler orada diye. Biz hep Liam asi adam diye düşünürken, Noel’in kafasının iyi olması ve ABD turnesinde gece ortadan kaybolup, sabah alakasız bir şehirde adını hatırlamadığı bir kadının evinde uyanması, üstüne Talk Tonight’ı yazması, aynı turnede Noel bu acayipliği yaptıkları olaydan önceki konserde hepsinin meth çekmesi ve sahnede aynı anda farklı şarkılar çalmaları, Supersonic’in bir yemek molasında yazılması, Noel daha gruba katılmadan stüdyoda çaldıkları şarkının Be Here Now’daki All Around The World olması gibi detaylar acayip. İlk anlaşma tekliflerini alacakları konsere gitmek için tüm grup elemanlarının 25’er pound verip bir van kiralayıp Glasgow’a gidip ikinci grup (insanlar tanımadıkları için grup olarka bile görmemeleri) olarak sahneye çıkmaları, üstüne Alan McGee’nin orada olması ve o gece albüm anlaşması için teklif vermesi… Hepsinden öte benim için özel olan ve bence oasis bu dediğim tarzlı şarkılarından Bring It On Down’un ilk yazıp çaldıkları şarkı olması ve o gecede bununla tanınmaları daha da muhteşem:

You’re the outcast – you’re the underclass
But you don’t care – because you’re living fast

first-trailer-for-oasis-documentary-supersonic-big

Belgeselin temelinde asıl oasis’in İngiltere’deki müzik ortamını nasıl etkilediği ve değiştirdiği yatıyor. Bir indie grubunun şarkıları ile bırakın listeye girmesi, 32. girmesi bile olay olurken, albüm 1. sıradan listelere giriyor. Şu an dinlediğimiz belkide tüm gruplar için bir yol açtı oasis. Bunlara örneklerden biri Alex Turner and Matt Helders’ın bir araya geldikten sonra sahnedikleri ilk şarkı Morning Glory. Şu an Youtube ve bilumum imkanlarla şöhret olmak çok kolay olduğu için kafamızda çok idrak edemeyebiliyor ama dönemin imkanlarında inanılmaz bir başarı. Tarih değiştiren tipten. Hatta Supersonic’te de Noel olayı özetliyor diyebiliriz:

We were about to enter into a celebrity-driven culture and I’ve always thought that it was the last, great gathering of the people before the birth of the Internet. It’s no coincidence that things like that don’t happen any more. Twenty years ago, the biggest musical phenomenon was a band that came from a council estate. I just think in the times in which we live, it would be unrepeatable. We should be worried about that because where’s it going to be 20 years from now?

Aslında durumu özetleyen tablo bu sene gerçekleşti. Oasis’in 1997 yılında çıkardı Be Here Now albümünü İngiltere’de ilk haftasında en çok satış yapan albümdü. Adele bu sene onu kırdı denirken, aslında oasis’in sadece ilk dört günlük rekorunu kırmış. Hafta bazında hala en rekor oasis’e ait olması ve bunun 20 yıldır kırılamamış olması da yukarıda yazan kısmı açıklıyor.

İzlerken, dinlerken, fotoğraflara bakarken, yazıları okurken hep bunların kıyafetleri tarzları ne allaşkına bu ne komedi diye düşünürdüm. Her şeye konserlerdeki ortam, eğlence, iletişim acayip gözüküyordu. Haliyle oradaki atmosteri de anlayabilmek için gitmek gerekiyordu. MTV sağolsun 2008 yılında gerçekleşen ve son turnelerinin Londra ayağına götürdüğünde olaya şahitlik yapabilmiştim. Dig Out Your Soul’dan önceki vasat albümlere ve şarkılara rağmen ortam, seyirci ve iletişim muazzam. Supersonic’in sonunda bunu Noel çok güzel açıklıyor. Ben de yazıya dolu gözlerle sonlandırdığım ve indie, brit rock türlerini seven herkese önereceğim Supersonic’in sonu ile sonlandırıyorum.

All that’s happened is that it’s caught fire and all these people have got on board. But people will never, ever, ever forget the way that you made them feel. There’s a chemistry between the band and the audience. There’s something magnetic drawing the two to each other. The love, and the vibe, and the passion and the rage and the joy that come in from the crowd. If anything, that’s what Oasis was.

Son çıkan albümler üzerine…

The_Weight_of_Your_Love

Editors’ün son albümü The Weight of Your Love, dinledikçe güzelleşen albümlerden. Eski albümlere göre daha farklı bir yapıda geldi bana. O kendi içindeki tek düzelik bu sefer yok gibi. Özellikle Formaldehyde favori Editor parçam oldu. Bir haftadır loopta dönüp duruyor. Onun dışında daha öncede çok beğendiğim Sugar’a ek olarak Honesty ve Bird of Prey’i de favorilere ekledim. Albüm genel olarak zaten çok iyi.

KaiserChiefs_EducationEducationEducationWar_560

Kaiser Chiefs’in albümü çıkmadan önce Misery Company’i dinlediğim de umutlanmıştım. Bu sefer olacak gibi geliyordu ki nitekim olmuş! Her dinleyişim de Employment’ı dinler gibi heyecanlanıyorum. Onlar da son dönemde olgunlaşmanın karşılığını alıyorlar. Aradaki albümlere hiç ısınamamıştım, evet Ruby gibi güzel singlelar çıktı ama Education, Education, Education & War komple albüm olarak çok iyi diyebilirim. Coming Home ve The Factory Gates de güzel şarkılardan.

6 Haziran’da Türkiye’ye üçüncü kez (yanlış hatırlamıyorsam) geliyorlar ve bu konserleri de benim tatilime denk geliyor. Şu ana kadar üçte üç başarıyla tatilime denk getirmeyi başardılar. Bir ilkine, bir de bunu kaçırdığıma çok üzülüyorum…

The-Black-Keys-Turn-Blue

The Black Keys, El Camino ile yakıp yıkmasının ardından Turn Blue ile eskiye geri dönüş yaptı. İlk singleları Fever ile herkese fake atsalar da albüm dinledikçe güzelleşiyor ve o içindeki Black Keys ritmi sizi çok çabuk yakalıyor. El Camino ile olmadı belki ama Turn Blue ile bir İstanbul konseri neden olmasın?

oasis_casebound_book_render_350

Oasis’in Definitely, Maybe’si 20. yıl şerefine albüm, re-mastered olarak yeniden piyasaya sürüldü. Fakat Liam’ın efsane tweetinden dolayı kendisinin pek bu fikre sıcak bakmadığı ortaya çıkıyor:

Yeniden elden geçirilmiş albüm 3 cd olarak piyasaya sürüldü. İlk cd haliyle bildiğimiz Definitely, Maybe albümü. Diğer iki cd ise remixler, demolar, b-sidelar ve konser kayıtları. Amaaaan zaten bunları biliyoruz derken hiç dinlemediğim iki demo kaydını gördüm. Cloudburst ve Strange Thing de bence bir albümlerde yer alabilirmiş. Özellikle Cloudburst’ü beğendim.

Beady Eye’dan yeni single

BEMalumunuz Noel’in Oasis’ten ayrılmasından sonra Liam yeni ismiyle grubu devam ettirdi. 2011 yılında çıkardıkları ilk stüdyo albümleri Different Gear, Still Speeding ile gerçekten umut vermişlerdi bizlere. Oasis’in beyninin Noel olduğunu düşünürsek, Gem Archer ve Andy Bell’in katkıları ile değişim başlamıştı. Noel gittikten sonra da bunun sayesinde gelişme kaydedildi.

Liam nam-ı değer LG şu an sevdiği türü yaşatmaya çalışan tek kişi olabilir. Yeni single da yeni albümün habercisi olduğu için bu kadar rahat bunu söyliyebiliyorum.  Different Gear, Still Speeding da bu havadaydı. Tam oldschool kalıyor bugünler için, lakin gerçekten baya güzel.

Yeni single Flick of The Finger bana biraz intro parçası gibi geldi. Normal bir şarkı havası alamadım. Fakat ilk dinleyiş de baya etkiledi beni. Yeni albüm için gerçekten baya ümitlendim.

Olimpiyat kapanışındaki kadroda emo bir arkadaşı gördüğümde çok üzülmüştüm, lakin o da gruptan ayrılmış, yerine Kasabian’dan Jay Mehler gelmiş. Herhalde Jay’in hayali gerçek oldu LG ile çalışarak.

Son olarak da Liam baya kırışmış artık ya. Adam bir anda çöktü. Sesi de pek iyiye gitmiyor da neyseki teknoloji bunu kotarıyor (bunu söylemek koydu ya).

Radyo Eksen son 20 yılın en iyi albümlerini seçiyor

Radyo EksenVe sonunda geç kalınmış ama doğru bir uygulama. İngiltere’de çok fazla yapılmış bir olay. BBC Muzik Ödülleri 25. senesinde bunu yapmış ve oasis – What’s The Story Morning Glory seçilmişti. Liam’ın ödülü seyircilere fırlatması ile sonlanmış bir seremoni olmuştu.

Beni bilen bilir. Ben ilk beşimi aşağıdaki gibi seçtim. Yalnız çok fazla unutmuş olabileceğim grup ve albüm var.
oasis – Definitely Maybe
oasis – What’s The Story Morning Glory
Korn – Korn
Arctic Monkeys – Humbug
The Verve – Urban Hymns

Misal olarak Kings of Leon – By the Night gerçeği, Coldplay, Red Hot Chili Peppers, Radiohead, Muse ve bir çoğunu elemek zorunda kalıyorsunuz.

Ben seçimi yaparken daha çok o döneme damga vurmuş ve müzik tarihinde bir şeyleri değiştiren albümleri seçmeye çalıştım. Evet, iki oasis albümü fazla. Duygusallık ağır bastı. Ben Definitely Maybe’yi seviyorum, ama gerçek olan What’s The Story Morning Glory’inin daha güzel olduğu ve İngiltere’de müzik adına çok şeyi etkilediği gerçeği. Son 15 yılda İngiltere’den çıkan bir çok iyi grubun hemen hemen hepsinin ilham kaynaklarından biridir oasis. Türkiye’de kitlesi ve bilinirliği çok fazla olmasa da orası için durum tam tersi. Akan sular filan duruyor.

Bunun dışında Korn’un (bana göre) kendi tarzını yaratmışlığı var. Benzerleri yok ve olacağını da sanmıyorum. Tür benzerleri var ama onların yeri her zaman ayrı olacak. Korn’un ilk albümü de bir devrim niteliğinde.

Yine döneminin en büyük gruplarından The Verve’yi es geçmek doğru olmaz. Omuz atarak, kameraya dik bakışlar atan Richard Ashcroft’u asla unutmayacağız. Grubun üçüncü albümü olan Urban Hymns da tam bir zirve noktasıydı.

Son olarak Arctic Monkeys’i seçtim. Monotonlaşan müzik piyasasına çok iyi girdiler ve gerçekten kaliteli müzik yapıyorlar.

Listede seçilmesi gereken Beastie Boys gerçeği de var ama ne bileyim. Elim gitmedi işte. Genelde seçerken biraz duygusal, birazda dönemi ne kadar etkilediklerine ve şimdiye nasıl izler bıraktıklarına baktım. Umarım mantıklı güzel sonuçlar çıkar.

En iyi 20 albümü seçmek için tıklayınız.

Keşke bitmeseydi…

Açılışıyla, kapanışıyla bir müzik resitali olan Londra 2012 yaz olimpiyatları pazar gecesi sonlandı. Sırf kapanıştaki müzik şölenini izleyebilmek için gözlerim yarı kapalı şovu izledim. Şov anlamında gerçekten inanılmazdı. Müzik tarihiniz bu kadar güzel ise yapabileceğinizin en iyisini ancak bu şekilde yaparsınız. Yalnız tüm sporcuları Union Jack altında toplayıp, sonra da Imagine’yi çalmak ve göstermek pek anlamlı olmadı. Olimpiyatlar adına Imagine inanılmaz süper fikir ama gel gör ki o yapılan hareketten sonra çelişki dolu oluyor. Bu arada şarkıyı da John Lennon’dan dinlemek daha güzeldi. Üstüne Freddie Mercury’i görmek… Bunları gördükten sonra lütfen bizim ülkemizde olmasın olimpiyatlar diye diliyorum. Bizdeki kaprisler ve egolar yüzünden o kadar saçma şeyler olur ki.. Alt yapı olarka bunu kaldırabiliriz, etkinlik adına bunu rahat kaldırabiliriz ama halk olarak bunu kaldıramıyoruz. Daha dün Dünya Basketbol Şampiyonası final maçında salonun tamamını dolduramayan bir ülkeyiz. Neymiş sponsporların dağıttığı biletlermiş, insanlar gelmemiş filan filan.

Bunların dışında habervaktim sitesinin yaptığı rezalet de var daha. 1500m’de altın ve gümüş aynı anda geldi. Ama bu altının çok daha başka bir önemi var. Türkiye olimpiyatlar tarihinde ilk kez bir altın madalya aldı. Ve o iğrenç site bu iki kişiyi mozaikleyerek, sansürleyerek haber ediyor. Omuzdan tahrik oluyorla demek ki.. Nefislerine bu kadar hakim olamıyorlar. Bu kadar iğrenç bir durum olmaz.

O kadar eleştirdik filan ama Çin’deki olimpiyatlardan daha fazla madalya aldık. Son anda tekvando ve atletizm devreye girdi ve bizi kurtardı diyeceğim ama 70 milyon için bu kadar madalya az değil mi? Jamaika’nın tek yarışta kazandığı madalya kadar madalyamız yoktu bir an. Ata sporumuz dedik güreşte büyük hüsran içindeyiz. Halterde söz sahibiyiz dedik tam fiyasko çıktı. Beklentimiz olduğu için böyle diyoruz. Bize böyle lanse edildiği için. Olimpiyatlar atletizm açısından baya umut vadediciydi. İlk defa 4 x 400 bayanlarda Türk takımı yarıştı. Sonuncu oldu belki ama o dalda yarışması çok olumluydu. Uzun atlamada ilk defa finale kalan sporcumuz oldu ki sakatlığından dolayı yarışamadı. Yüksek atlamada da aynı durumda. Atletizmde katılım arttı ve finali çoğu gördü. Ama bu kişilerin genelde kendi çabalarıyla buralara geliyor. Ya da Fenerbahçe’nin son yıllaradaki desteği var. Onun dışında federasyonların desteği var mı hiç bilmiyoruz. Daha çok gelişmemiz lazım. Ülkede basketbola bile tam anlamıyla destek verilmediğinden atletizme ne kadar destek verilir bilemiyorum. Umudumuzu kesmemek lazım.

Kapanışta Liam’ı dinledik. Eurosport spikerlerinin saygısını da takdir ettim. 80bin kişinde eşlik etmesi güzeldi Wonderwall’a. Ama kabul edelim ki pek iyi söyleyemedi ya da yaşlandığı için sesi de değişti. Noel’in olmaması kapanışta biraz ayıp oldu. Bu arada artık yavaş yavaş mesajlaşmaya başlamışlar. City’nin şampiyonluğu kardeşler araısnda da buzların erimesine sebep olmuş gibi. Hayırlısı…

Şimdi dört yıl bekleyip, Rio’daki olimpiyatları izleyeceğiz. Açılışı bol sansürlü olur mu dersiniz?