O an için beklersin ya…

21 yıl önce orta okula gittiğim dönemdi… Evde durmadan Burçin’li, Yunus’lu, Jess’li, Yiğit’li Number One TV’yi izliyordum. Bir öğleden sonra helikopterden inip şarkı söyleyen adamların klibine denk geldim. Şu an bile düşünce anlamadığım bir sebeple çok etkilenmiştim. Belki bir gün sonra okulda bunun muhabbetini açtığımda beni gazlayan arkadaşım C. olmasa böyle bile olmayabilirdi. Koşarak albümü almaya gittiğimde, öyle bir albüm yok denmesi bile her şeyi değiştirebilirdi. Belki de 1-2 hafta sonra aynı gazla önceki iki albümü için de aynı cevabı almak ve durmadan dinleyememiş olma ihtimali de değiştirebilirdi. Neyse ki bunlar olmadı, o gün benim için milat oldu ve Oasis hayatımın bir parçası oldu.

Geçen sene Ekim ayında beni o gün gazlayan arkadaşım C.’den bir telefon geldi ve “20’sinde Liam’ın Avrupa turnesi biletleri satışa çıkacakmış, gidelim mi? Ne dersin?” diye sordu. O anki coşku ve “harbi, bu sefer olacak galiba” hayalini gerçeğe dönüştürmek için o tarihte saat 10:00’da bilgisayar başında hazır hale geldik. Bu aslında hayallerimizi yıkabilecek bir gerçekle de yüzleşmekti; çünkü İngiltere konser biletlerinin yaklaşık beş dakikada tükendiği bir gruptan bahsediyoruz -ki 2009’da Oasis’in yeni Wembley Stadyumu’ndaki konserin saha içine çıkan on binlerce bilet 10 dakika içinde tükenmişti. Milano’yla başlayan denemeler, kararsızlığımız yüzünden Berlin’in de tükenmesi sonucunda Amsterdam’da başarı ile sonuçlandı. Bunların hepsi panik, kararsızlık ve heyecan dolu 15 dakika gibi bir süre içerisinde oldu. Artık tek yapmamız gereken 8 Mart 2018’i beklemekti.

Zaman konser için yaklaştıkça heyecanımız da artıyordu. O anın hayali ile sanki gerçeküstü bir olay yaşıyordum. Normalde sıklıkla yaptığımız bir şey değil sonuçta yurt dışında konser izlemek, özellikle bu şekilde konser için bir yere gitmek. Bazı önceki konserlerin Liam’ın sağlık sebepleri ile iptal edilmesi de ayrıca gerildiğimiz bir noktaydı. Ama “Amsterdam’a her türlü gelir” mantığı bizi biraz rahatlatıyordu. Nitekim zaman geldi çattı, biz Amsterdam’a gittik ve konser gününü beklemeye başladık. Ama içimizde hep bir şüphe olmadı değil, ta ki sabah attığı “Amsterdam’a geldik” tweet’ini görünce. İşte o an titremeye başlamıştık. Sonuçta gençliğimizde durmadan dinleyip, en hayran olduğumuz adamın konserine gidecektik. Geçmişte Türkiye’ye hiç yaklaşmadıkları için bir daha izleme şansımız olmayabilir korkusu da cabası. 2008’de gittiğim Oasis konserinden tam 10 yıl sonra yeniden, çok daha yakından Liam Gallagher’ı izleme şansım olacaktı. Bu istediğimiz şeye çok daha kolay ulaşabildiğimiz bu çağda bile hayal gibi bir şeydi.

Konserine gittiğim tüm İngilizler gibi konser programı aynen denilen şekilde ilerliyordu. Saat 21:00 olduğunda Fuckin’ in the Bushes çalmaya başladı. Ve üstünde parkası, kollarını hafifçe sağa sola sallayarak Liam sahneye geldi… Morning Glory, Greedy Soul, Wall of Glass derken yine o en sevdiğim şarkılarından biri olan Slide Away… Yeni albümden birkaç şarkı sonra yine Oasis şarkıları başladı. Konserinde çalmasını hiç ummadığım Be Here Nowüstüne Wonderwall ve bis… Bisten büyük sürprizle döndü. Liam ile birlikte Bonehead** de sahnedeydi. Supersonic, Cigarettes & Alcohol efsanelerinden sonra Liam’ın da en sevdiği Oasis şarkısı olan Live Forever ile bir buçuk saat rüya gibi geçmişti (Konserin son anları). Konser biterken ne olduğunu anlamadık bile. Yetmek kelimesi yetersizliğini gösterdi. İlk defa bir konser sonrası alanı terk etmek istemedim. Boş boş sahneye bakarken unutulmaz anı halen yaşıyordum.

Liam’ın sahnedeki aurası gerçekten çok farklı, çok acayip. Birçok grubu veya şarkıcıyı sahnede izleme şansını buldum ama onun gibi bir modda olanı hiç görmedim. Orada çok farklı bir ruh halinde, çok farklı bir alemde gibi. Bakışları, hareketleri, konuşmaları… Röportajları veya öyle videolarda izlediğimizden çok farklı. Kendi dünyasına giriyor orada ve o anı yaşıyor. Anlatılmaz yaşanır gibi bir durum var. Sanki seyirci hiç yok da aynadan kendini izliyor gibi. O an kontrol tamamen onda. Bunu şovun bir parçası olduğu için değil, kendisi böyle olduğu ve hissettiği için bu şekilde davranıyor. Eski videoları, canlı kayıtları izleyince aradaki fark sadece yaşı ve saçı. Davranış, hareketler hep aynı.

Konserle ilgili bir not da şarkılarda Noel Gallagher’ın söylediği yerleri Liam söylemiyor, seyirciye bırakıyor (Wonderwall nakaratını bunun dışında bırakabiliriz). Artık aralarında devam eden husumetten olsa gerek onun hakim olduğu şarkılar da şu ana kadar konser şarkı listelerinde yer almadı.

İstanbul’a dönüp bunların anısını yaşamaya devam ederken şaka gibi bir haber aldık. Artık kaderin bir oyunu mu, yoksa bir mucize mi bilmiyorum. 14 Ağustos 2018’de KüçükÇiftlik Park’taki Liam Gallagher konserini anons edildi. Heyecandan titremeye başladım. Ama bu Liam, sahneye çıkana kadar konserin olup olmayacağına emin olamazsın, bu da onun acı gerçeği. Her durumda şu anki umut ile bile 10 yılda bir izlediğin adamı 5 ayda iki kere izleme şansına sahip olmak da pek olası bir durum değildi, ama olacak diye ummaya devam. O an için yeniden beklemeye başladım.

Liam’ın çok güzel bir açıklaması var: ‘’200 kişi de olsa 2000 kişi de olsa konser, konserdir. Sen sadece moda girmeli ve herkesi coşturmalısın. En iyi şekilde söylemeli ve  kontrolü devamlı elinde tutmalısın.’’ Belki de bu yüzdendir ilk turneden sonra Britanya’daki konserlerinde şarkı listesini değiştirdi. Wonderwall gibi en popüler Oasis şarkısını listeden çıkardı ve yerine onun B-Side’ı olan Whatever’ı ekledi. Bunu birkaç şarkı için de yaptı. Ama ne zamanki Britanya dışına Avrupa’ya turneye başladığında eski listeye çok yakın bir liste yaptı. Be Here Now’ı çıkarıp Whatever ile devam etmek gibi. Bir yıl her yerde aynı liste ile konser vermek yerine biraz bölgesel olarak modifiye etmesi bence çok hoş bir durum. Bunun üzerine yukarıdaki dediğini okuyunca çok daha anlamlı geliyor.

Tekrar tekrar teşekkür: MTV Türkiye her ne kadar artık olmasa da 2008’de beni o konsere gönderdikleri için halen ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir insanın en büyük hayallerinden birini gerçeğe dönüştürmüşlerdi.

* Bonehead nam-ı değer Paul Arthurs. Kendisi Oasis’in daha grup adı bile konmamışken Liam Gallagher, Tony McCarroll ve Paul “Guigsy” McGuigan ile olayın en başından içinde olan gitarist. 1999 yılındaki büyük değişimde o da gruptan ayrılmıştı.

Neler oluyor, neler?

Hangisi ile başlamak lazım bilemedim. Editors mü? Nick Cave & The Bad Seeds mi? Yoksa The Good, The Bad and The Queen mi?

Editors bombayı patlattı ve ilk singleını yayınladı. Martta çıkacak yeni albümden Magazine yine muhteşem bir albümün geleceğinin habercisi, bu çok net. Her albümde üstüne fazlasıyla katarak bizi çıldırtan Editors’ten tek kötü haber, şu ana kadar açıklanan tur programında Türkiye olmaması. Yetkilileri göreve çağırıyorum, yapın bir kıyak daha arkadaşım! Şu konsersiz günlerimize neşe gelsin!

Konser demişken de Garanti bombayı patlattı ve bu sene Garanti Caz Festivali kapsamında Nick Cave & The Bad Seeds konserini açıkladı. 10 Temmuz’da KüçükÇiftlik Park’ta gerçekleşecek konserin biletleri muhtemelen çıkınca bitebilir. Şu konsersiz uzun dönemde bu konser haberi o kadar güzel geldi ki… Ayrıca belki de bu yaz için umutlanabiliriz bile…

Ve son ve en güzel haberlerden biri Damon Albarn’ın çıldırıp her sene bir albüm çıkarma manyaklığı ile birlkte The Good, The Bad and The Queen’i yeniden toplayıp, yeni albüm çalışmalarına başlaması. Muhtemelen bu sene çıkacak, tam tarih ve dönem belli değil. Bu kadar uzun bir aradan sonra artık yeni şarkılarını dinlemeye açız. Türkiye’ye geldikleri dönemde üşenip gitmemiş olmamla hala kafamı duvarlara vurma eylemim devam etmekte.

Şimdilik sağdan soldan gördüğüm haberler böyle, buraya gelip yazılarımı okuyan 8-10 kişi belki bilmiyordur ve mutlu olur…

Reptile Youth – İstanbul Konseri

fft2mm4260790

Daha önce okuduklarımdan sonra ki hatta 2012 Aralık ayında yazdığım şu yazıdan sonra da Reptile Youth’un canlı performansını çok merak etmiştim. Acaba İstanbul’a gelirler mi hiç diye de hayıflanmadım değil. Derken Avea Escape To Music kapsamında 7 Şubat tarihinde Roxy konserini öğrendim. Direkt biletleri aldık ve Cuma gününü bekledik.

Roxy’de konserin başlamasını beklerken bir şeyler içerken ve patlamış mısır yerken grup elemanları önümüzden geçti ve sahnenin yanındaki perde ile kapatılmış alana geçtiler. Roxy’de ilk defa konser izleyecek biri olarak bu durumu fazlasıyla garipsemiştim. Hatta hayatımda izleyeceğim en enteresan konserlerden biri olacak sanırsam diye içimden geçiriyordum. Derken Mads’i de gördük, aramızdan geçip hızla perdeli alana gitti. Mekanın boş olmasından biraz hayal kırıklığına uğratırken, konser başladı.

Gelen kitlenin ya ortama ya da grubun 1-2 şarkısına geldiği çok belliydi. Konser boyunca tam anlamıyla canlılık göremedim, anca sonuna doğru, o da Mads cidden karşısındaki kitleyi nasıl coşturacağını biliyor olması sayesinde. Konser boyunca bize ilettiği enerji muazzamdı. Bir an bile durmadı yerinde. Hatta aramıza atlayıp, seyircilerin arasında şarkıları söyledi. Hayatımdaki en enteresan konseri izleyeceğimi boşuna hissetmemişim ki adam hangi ara çıktıysa omzuma zıpladı ve orada şarkı söylemeye devam etti. Ee haliyle bende düşmesin diye onu tutuyordum bir yandan. Yaklaşık bir dakika sonra filan zıplamaya da başladım derken denge kaybı ile sırtımdan indi. Gitti başkasının sırtına çıktı. Yalnız o hani sen eğil ben çıkıcam triplerinde değil, bir anda zıplıyor ve hop orada, sürpriz!

Fear’dan sonrada benim favorim olan Heart Blood Beat’e geçiş çok güzeldi. Bu şarkıda bile insanların nasıl yerinde durduğunu anlamıyorum. Zaten Mads’in de en coştuğu anlar bunlardı. Adam şarkıları sadece söylemiyor, ayrıca yaşıyor da. Böyle olmayanlara bu lafım…

Outro ile birlikte konser bitiyor derken, Mads yine aramıza geldi. Bu sefer de karşıma geçip şarkı söyledi. Derken birine sarıldı öptü, sonra barın üstüne çıktı ve orada konsere devam ederken aşağı zıplayarak inmesi etkileyiciydi. Gerçekten okuduklarım kadar varmış. Eğlendirmesini ve coşturmasını iyi biliyor. Tek sorun tek albüm ve az şarkı yüzünden konserin kısa sürmesiydi. Yeni albümden JJ’yi ve bir tane daha şarkı söylediler. Ayrıca John Lennon’ın The Truth şarkısının coverı da playliste idi.

Konser alanı çok fazla kalabalık olmamasına karşın ben daha sonralar Reptile Youth’u tekrar İstanbul’da izleyeceğimize inanıyorum. Yeni albümden sonra da uğrarlarsa o konser daha güzel olacaktır.

Not: Fotoğraflar daha internete düşmedi. Roxy paylaşınca bir kaçını buraya da ekleyeceğim.

Geldiler gene…

make+art+not+war,+illustrator+shepard+faireyBeyaz yakalı olunca daha üstün bir kişiliğe bürünmüyorsun. Daha havalı ya da daha medeni olmuyorsun. Tam tersine içindeki görgüsüzlüğü hatta ego tatmini için aşağılama duygusunu açığa vuruyorsun. Aslında dışarıda başka iş yapan kişilerden bir farkın hala yok. Onlar da senin gibi insan. Aynı havayı soluyorsun. Şunu bilsen kişiliğine o kadar çok şey katarsın ki… Önemli olan insan olabilmek, anlayışlı, düşünceli bir birey olmak… Evet, gene verdim sosyal mesajları.

Gene atarlı damarıma bastılar. Her gün basıyorlar. Sabır sabır bir yere kadar diyor insan. Bundan sonraki yazı da zaten Ayvalık’ta geçirdiğimiz (yemek ve hizmet anlamındaki) en rezil anı hakkında olacak. Bu aralar biraz böyle. Uzun bir tatilden sonra çalışmaya başlayınca da böyle oluyor olabilir insan.

Beşiktaş – Trabzonspor maçını da 21.45’e alan federasyona sevgiler ve dünyanın öbür ucundaki kocaman stat için o fiyatları belirleyen yönetimi de selamlar. Resmen maça gelmeyin diyorlar. Ya korkudan dolayı, ya da yönetim hala taraftarı yolma fırsatı kolluyor. Forza’nın önerisi güzeldi: Beşiktaş’ın maçları 00:00’dan önce oynanmasın bundan sonra.

Roger Waters konseri hakkında yazı yazayım dediydim ama hala hazmediyor olabilirim konseri. Gerçekten muazzamdı. Zaten bir konserden öte bir şov diyebiliriz gösteriye. Herhangi bir konserle alakası pek yoktu. Ses sistemi ve düzeni şu ana kadar Türkiye’de kurulmuş en iyisiydi. Evde 7.1 surround ses sisteminde izler gibiydiniz. Sağdan, soldan arkadan sesler gelmesi, uçağın duvarın bir kısmını yıkması vs vs Gezi olaylarında ölenlere iletilen mesajlar da cabası. Hazmetmesi zor bir konserdi gerçekten. İlk defa bir konseri isteyerek ve bilerek arkalardan izledim.

Bir de Kamil Koç vakası var ki evlere şenlik. El değiştirme sürecinde oldukları için ciddi sıkıntılar ve umursamamazlıklar yaşıyorlar. 27 yıldır ilk defa Altınova’ya uğramayan bir otobüsünü gördüm. Hiç bir açıklama yapmamaları ve orada ofiste çalışan personellerini yok sayıp, telefonları yüzlerine kapamaları da cabası. 22:30’da Altınova’da kalkması gereken otobüse, 00:05’te Ayvalık’ın girişindeki benzin istasyonundan bindik. Hiç bir açıklama veya özür yok ortada tabi ki. Ayrıca bu olayı yaşamadan bir kaç gün önce eşimin Çanakkale seyahatini de rezil ettiler. İndirecekleri yeri unutup, yola devam edip sonra da geri dönmeyip, orada bırakıp gitmeleri muazzam. Çağrı merkezinin umursamaz tavrından filan hiç bahsetmiyorum. Adam gibi otobüs şirketi de kalmadı ortada.

Çok fazla ağladım, yeter değil mi?

Danny Cavanagh ve Paul Banks konserleri

Yaz konserlerinden pek hayır gelmedi bana, kış konserlerine sardık bizde. Daha ufak çapta hoş konserler oluyor kış konserleri. Bunlardan ilki IAMX idi. Şimdi gidersek eğer sıra Danny Cavanagh’da. Kendisi bilmeyen varsa Anathema’nın kemik elemanlarından gitarist olan. Yanlış hatırlamıyorsam da Vincent’in abisi. Rockistanbul konserlerinden sonra ilgiden çok memnun kalıp neredeyse her sene geldiler Türkiye’ye. Hatta mini Türkiye turnesi bile düzenlediler.

Daha önce Vincent, Anneke ile gelmişti, şimdi Danny tek başına akustik konsere geliyor Jolly Joker’de. Biri İstanbul’da, diğeri Ankara’da olmak üzere iki konser. Konserin temasında da Anathema, Pink Floyd, Massive Attack ve Metallica parçalarının coverları varmış. Herhalde bu kadarla sınırlı kalmaz. Konser İstanbul için 13 Aralık’ta.

Bir diğer konserde geçen sene ilk defa ülkemize gelen Interpol’un solisti Paul Banks’in solo albüm turnesi. 13 ve 14 Şubat 2013’te iki konser şeklinde Babylon’da konser verecek kendileri. İlk albümü biraz fazla yavaş gelmişti bana. Yeni albümü daha dinleme fırsatım olmadı ama gitmeyi düşünüyorum. Babylon sonuçta ufak bir mekan olduğu için ve Paul Banks’in de belli bir kitlesi olabileceğinden bilet sıkıntı olabilir aslında. Neyseki daha çok var konsere.

Bunların dışında son olarak artık herkesin de öğrendiği 17 Mayıs Depeche Mode konseri. Küçükçiftlikpark’ta gerçekleşecek konser artık full çeker, çekmesi lazım.

Bazen de süresi değil işlevi önemli: IAMX

Bazen de bu yeterli oluyor sanırsam. Dün, 24 Kasım’da gerçekleşen IAMX konseri eskilerinden daha kısa sürdü ama belkide en iyisiydi. Bütün şarkılar özenle seçilmiş ve kurgulanmıştı. Sahnedeki enerjinin ne kadar önemli olduğunu daha önce bir çok konserde görmüştük. IAMX’de bu yeterince yüksekti. Ne kadar çok çok bilinmeyen, butik bir indie grubu olsalar da insanları nasıl eğlendireceklerini bir çok ismi duyulmuş gruptan çok daha iyi biliyorlar. Özellikle Cold Red Light’ın öncesi mesajı verip, şarkının bir kısmında Chris Corner’ın kendini seyircilerin üzerine atması çok etkileyiciydi. Hele ki buna hazırlık aşaması daha bir güzeldi. Şapkayı yavaşça çıkardı, kenara koydu. Tokasını çıkarıp, dönüşü ve şarkının en güzel yerinde kendisini bırakışı cidden güzeldi.

Setlist gerçekten çok güzel seçilmiş, hatta son dönemde canlı dinlemeyi çok istediğim The Great Shipwreck of Life  ile giriş yaptılar. Konsere giriş parçası olarak çok başarılı olmayabilir ama performans muazzam. Genelde de IAMX konserlerinden sonra tekrar müzik çalarlardan aynı parçaları dinleyemiyorum. Konser performanslarından sonra dinlediklerim çok yavaş geliyor. O konser gazı IAMX’e cidden çok farklı. Hemen hemen her konserde böyle olabilir, ama bazılarında daha ekstra olur.

Günün sonunda İstanbul’daki beşinci konserlerinin de hakkını verip, keşke iki senede bir değil de her sene gelsinler diyerek uğurlardık arkadaşları.

Charlotte Gainsbourg | Stage Whisper

Cumartesi günü İstanbul’dan Charlotte Gainsbourg geçti. Yumuşak sesli İngiliz / Fransız şarkıcı / oyuncu utangaç tavırlarıyla seyirci ile çok iyi iletişim kuruyor aslında. Konserin büyük bir bölümünü ses açısından izlenebilecek en iyi yerden izlediğim için her şeyden çok memnun kaldım diyebilirim. Ortam pek alışkın olmadığım için garipsemedim değil. Dükkan Burger, Komşufırın filan pek konser ortamlarında rastlanan yerler değildir herhalde. Ya da be bu tip konserlere pek gitmediğim için de garip gelmiş olabilirler.

Konserin en garip ama güzel ve bir o kadar da beklenmedik anı Charlotte’nin seyirci düzenini beğenmeyip, istekte bulunmasıydı. Sahne önü diye oturmalı lounge kısmı vardı. Şarap ve peynir ikramlı bir alan. Onun yanlarında tribün vari normal lounge vardı. O hizanın arkası da normal seyirci, yani bizim olduğumuz yer. Düzenleme çok kötüydü kesinlikle, böyle gece kulübü vari bir ortam hazırlanmıştı. Açık hava konserinde bunlar pek normal değil. Haliyle sahnedeki sanatçılar ısınamadılar ortama. Konserin ortasını biraz geçmişken Charlotte Gainsbourg ikinci kere bundan yakındı ve “Come closer” dedi. İşte o an ilk ateşte bir kaç kişi tarafından yakıldı. Sahnenin önüne hızla koşanlardan sonra, seyirciler de sahne önüne gittiler / gittik. O an aslında kanlarında Fransız kanı dolaşan biri tarafından burjuvazi yıkıldı. Lounge filan hepsi hikaye oldu. Herkes önden konseri izlemeye devam etti. Aslında o an konser ortamı başlamıştı. Utangaç ama bir o kadar da sıcak biriymiş Charlotte Gainsbourg. Hoş bir konser oldu. Onu bu kadar yakından görmek de ayrı bir güzel.

Heyecan var mı heyecan?

Farkında değildim bu pazartesine kadar. Pazar günü Sonisphere var ve heyecanını yaşayamıyorum iş yoğunluğundan. Buna da şükür bir işimiz  var o ayrı da daha jeton yeni düşüyor. Slipknot’ın playlisti hakkında en ufak da fikrim yok. Paul öldüğünden beri (2009’a tekabül ediyor) hiç konser vermedikleri için kimseninde bir fikri yok. İstanbul’dan önce de ilk konserlerini Yunanistan’da iki gün önce verecekler. O yüzden ancak iki gün önce öğrenebileceğiz. Havaya giremeden de zaten burada konser olacak. Umarım Paul’dan önceki gibi havaları yerinde olur. Slipknot’ın sitesinde bir video mevcut. Corey Taylor bacağına Paul’un dövmesini yaptırıyor. Ağlıyor filan onu çok özledim diye. Konserde de ağlamazla değil mi?

Yalnız Interpol konserinden sonra Küçükçiftlik Park’a olan ön yargılarım biraz olsun yıkıldı. İyi yönde yıkıldı bu arada. Çünkü Interpol konserinde ses çok çok iyiydi. Bilmiyorum bu tabi grupla da alakalı olabilir, ya da organizasyonla da ama cidden çok temiz bir ses vardı. Tabi ben ortalardan izlediğim için de olabilir ama memnuniyetsiz birini görmedim. Yalnız mekan küçük işte. Büyülttük filan diyorlar ama yani bu büyük haliyse yazık cidden. Biletler geç tükendi ben ona üzüldüm. Salak organizatörleri haklı çıkardık resmen. Konserden iki hafta önce filan bilet mi tükenir. Ironmaiden geliyor, Slipknot geliyor. Pes yani.


Interpol konseri de güzeldi. Ama bu muhteşem sahne şovu kavramını ya ben bilmiyorum, ya da cidden bunu muhteşem sanıyorlar. Yani evet Paul Banks’in sesi cidden albümde nasılsa konserde de öyle. Ses çok temizdi, müzik çok temizdi. Bu açıdan gerçekten çok güzeldi her şey ama sanırsam bizim sahne şovu kavramlarımız farklı. Ve ayrıca istediğim tüm parçaları söylediler. Hatta neredeyse tüm söylenebilecek parçaları söylediler. Yalnız konser alanı biraz garipti. Ben saat 21:00 gibi ancak alana gidebildim. Dışarıdaki insanları görünce herhalde daha içeri alımlar başlamadı diye düşündüm. Meğersem insanlar ucuz bira için oradaymış. Mor ve Ötesi bitmiş, konserin başlamasına yarım saat kalmış. Ama içeride de dışarıda da pek konser havası yok. Daha sonra Interpol sahneye çıktı, merhaba filan dedi ama hala konser atmosferi yok. Yani en önleri bilemem de orta ve arkalarda pek yok. Sanki kokteyl verilmiş, mekanda da fonda müzik çalsın diye Interpol çağrılmış. Daha sonra biraz toplarlar oldu, ama havaya geç girebildik yani. Etrafımdaki herkes sohbet halinde, konser bahane.

Yalnız her konser sonrası -bilmiyorum sizde de oluyor mu?- o grubu ya da kişiyi devamlı dinleyesim geliyor. Interpol konseri sonrası paso Interpol dinleme isteği, IAMX konseri sonrası devamlı IAMX dinleme isteği gibi vs vs. Herhalde o anı yeniden yaşama ya da o anı yeniden yaşama isteği kabarıyor içimde. Şimdi deli gibi Slipknot mı dinlemek isteyecek bünyem bilemedim. Evde de kimse yok gürültü yapma zamanı!