Müzik Öneri: Tom Hickox

Morrissey’den sonra bir İstanbul isimli şarkı da Kuzey Londralı Tom Hickox‘dan geldi. Son albümü Monsters In The Deep’in ikinci ve neredeyse albümün en canlı şarkısı İstanbul. Tabi ben şarkıdan dolayı değil kendim için yeni bir keşif olarak bulmamla tanıştım Tom Hickox ile. Kendisi Britanya’nın en ünlü orkestra şeflerinden Richard Hickox ile orkestra davulcusu bir annenin oğlu. Buna rağmen kariyerine bu yön yerine daha popüler bir müzik kültürüne yelken açarak piyasaya çıkmış. Tabi bu geçmiş ona muhakkak bir özgüven aşılamış. Bu sesinden de çok belli oluyor.

Monsters In The Deep Tom Hichox’un ikinci albümü. Bir kaç yerde indie pop türünde olarak gösteriliyor ama bana sorarsanız daha fazlası. Sesinin tonu çok şekil dolgun ve derinden gelen bir içtenlik içeriyor.

Gezmeyi seven bir arkadaş gittiği yerlerde yaşadıklarını da şarkılarına yansıtıyor. İstanbul ve Korean Girl in a Waiting Room bunlara örnek misal. Açıkçası dinlemenizi öneririm.

Son olarak 10 parçadan oluşan Monster In The Deep albümünün içeriğinde bu şekilde:

Man of Anatomy
Istanbul
The Plough
The Dubbing Artist
The Fanfare
Korean Girl in a Waiting Room
Perseus and Lampedusa
Monsters in the Deep
Collect all the Empties
Mannequin Heart

Sert!

tel icinBu sefer sert olacak. Düşünceler neyse ağızdan çıkan o şeklinde. Örnek mi? Çok uzaklara gitmeyelim. Metrobüs’ün Zincirlikuyu durağı akşamları çok kalabalık oluyor. Bunu zaten herkes biliyor. Evet o durak akşamları insanları kaldırmıyor. Peki vatandaş ne yapıyor? Ben bunu sorgularım. Kendini çok akıllı gören ki kendileri beyinsiz, gerizekalıdan başka bir şey değiller, yola taşıp bir sürü insanın önüne geçiyorlar. Haliyle yanaşamayan metrobüs de yoldan adam topluyor resmen. Bu devamlı böyle olunca kimse durağın yerine, kaldırama, diğer metrobüslerin nereden geçtiğini umursamadan yollara taşıyor. Sonrası belli, kaos. Bunu da düzenlemek, düzeltmek için kimse yok piyasada. 2-3 adam toplanınca sokakta polis salmasını bilirler üstlerine. Normal gündelik hayatımızda düzene girmesi gereken yer için hiç bir önlem alınmıyor.

Türkiye’deki nüfus dağılımı dünyadaki en saçma ve kötü olanıdır tahminen. 70 milyonluk ülkenin 15 milyonu (bence bu rahat 20 milyon) tek bir şehirde. Koskoca ülkeye bu nüfusu yayamayıp, tam tersine hala İstanbul’a çekmek kadar kötü bir strateji olamaz. Sonunda işte orada yaşayan vatandaş hiç bir kurala uymaz, sadece kendi bildiğini yapar ve yozlaşır. İçinde ne sevgi ne saygı kalır. Metrobüste hamile kadına yer vermeyen kadınlar örneği. Bu kadar yozlaştık işte biz. Hamile bir kadına veya ama bir insana otobüste yer vermeyecek kadar. Bir yerden alışveriş yaparken önünde sırada bekleyenlere saygı göstermeyip, direk istediğini söyleyecek kadar. Buna tepki göstereni ya sallamayacak ya da onunla kavga edecek kadar.

Trafik kurallarına uymayıp yüzlerce kişiyi aptal yerine koymak bunlardan biri mesela. İyice çığırından çıktı gidiyor. Trafik kurallarına uyunca koyun olmuyorsun, düzen için gerekli kurala uyuyorsun. Ama onun yerine bir şekilde milletin önüne geçerek kendini uyanık sanan gerizekalılar piyasada dolu. Elini nereye atsan çıkıyorlar.

Bir de Nispetiye Caddesi var. Meşhur hani, “elit” diye hitap edilen yerlerden. Hep denen bir şey var; ya turistler neden hep Eminönü’ne filan gidiyor da böyle yerlere gitmiyor diye. Hiç gitmesinler oralara, hep Eminönü’ne filan gitsinler. Çok net. En azından kaldırımdan yürüyebilecek. Nispetiye Caddesi’nde yürüyecek yer yok. Restoranların valeleri sağ olsun dağ gibi jiplere kadar her arabayı kaldırımlara koyduğu için yürüyecek yer yok. O kadar “elit” mekanlar işte. En acısı buna mani olan ve düzeni sağlayan kimsenin olmayışı. İşte en acısı bu. Günlük hayatı insanlar için kolaylaştıracak ve bu tip düzeni sağlayacak kişiler maalesef ki başka şeylerle meşgul. Bunları yapınca herhalde görevlerini yapmış olmuyorlar.

“Rahatladın mı?” dersen, hayır rahatlamadım derim.

Açık ara en kötü konser: Lana Del Rey

BUoN-ZjCcAEJ99ZKüçükçiftlik Park’ta cuma günü ertelenen Lan Del Rey konseri vardı. 135 TL bilet fiyatına rağmen 15 bin müziksever mekanı doldurmuştu.

Türkiye’ye ilk defa gelen Amerikalı sanatçı biraz rötarlı da olsa saat 10:15 gibi sahneye çıktı. Daha ilk şarkıda sahne önüne inerek sevenleriyle iletişime geçti. Buraya kadar her şey gayet normal, hatta seyirci ile etkileşimi de süperdi. Bu etkileşim konserin bazı anlarında tekrarlandı. Olayın garip kısmı ise saat 10:50 gibi veda ederek yine seyirci ile kaynaşmaya indi ve yaklaşık 20-25 dakika oradaki hayranlarına öpücük dağıtarak, imza vererek ve fotoğraf çektirerek geçirdi. Toplam 12 şarkı söyleyen (setlist.fm’in yalancısıyım) Lana Del Rey’in kafasının süper iyiydi. Gözler devamlı kapanıyor, sahnede ayakta zor duruyor ve yalpalanıyordu. Bu kısım bizi ilgilendirmez ama sahnedeki performansını etkiliyorsa orada isyan etmekte haklı oluyoruz. Bunca dediği güzel şeyleri de bir gün sonra hatırlamayacak olaması da cabası.

Bjork’ün son Kuruçeşme Arena’daki konseri 1 saat 15 dakika gibi çok kısa sürdü diye yer yerinden oynamıştı ki konser gayet doyurucuydu. Bunda o da yoktu. Beğenmeniz için kadına aşık filan olmanız gerekiyor. Organizatör Unifest yetkilisi ile de konuştuğumuz da bunun normal olduğunu öğrenmemiz süperdi. Çok da normal karşılamışlardı durumu. Zaten günün kazanananı bu bilet fiyatları ile onlar oldu. Bundan sonrası için Unifest’i de kara listeye ekliyoruz haliyle.

Konser sonunda memnuniyetsiz insanlarla karşılaştık fakat Lana Del Rey aşkından yanıp tutuşan insanlar arasında azınlıkta kalmıştık. Benim de beğendiğim biri de gerçekleri görmemizi engellemesi ne kadar mantıklı?

Remzi Ünal Polisiyesi

bir sapka bir tabanca celil okerAskerdeyken çarşı izninde kitap almaya D&R’ye gitmiştim. Celil Oker’in Remzi Ünal’ı ile ilk o gün tanıştım. Bir Şapka Bir Tabanca’nın konusunu beğenip satın aldım. Sonra kitabı ilk açtığımdaki yüz ifadem sanırsam baya komikti. Çünkü kitabın ilk kelimesi “yaşıyordum” tarzında bir şeydi. Yani bir önceki kitabın resmen devamı ya da bir önceki kitabın sonu ile bağlantılıydı. İçimde ukte olmuş okuyamamıştım. Daha sonra İstanbul’a geldiğimde tüm kitaplarına baktım Celil Oker’in. İlk kitabı 1999 yılında yayımlanan Çıplak Ceset idi. Kafaya taktım hepsini alıp okuyacaktım. Liste şu şekilde idi (Aşağıdaki güncel liste lakin anlattığım olay 2009-2010’da gerçekleştiğini belirteyim):

Çıplak Ceset, 1999
Kramponlu Ceset, 1999
Bin Lotluk Ceset, 2000
Rol Çalan Ceset, 2001
Son Ceset, 2004
Bir Şapka Bir Tabanca, 2005
Yenik ve Yalnız, 2010
Beyaz Eldiven Sarı Zarf, 2011 (Kısa hikayeler)
Ateş Etme İstanbul, 2013

Bir şekilde bir kaç kitabı bulmuş almıştım, lakin Rol Çalan Ceset ve Bin Lotluk Ceset kitaplarını internette dahi bulamadıydım. Sonra eldekilere kurban deyip okumaya başladım. İlk iki kitaptan sonra bir iki sene ara vermek zorunda kaldım. Bundan yaklaşık bir ay önce filan yeniden Celil Oker kitaplarına geri döndüm. Bu sefer gittigidiyor ve simurg sayesinde bende olmayan kitapları buldum. Üstüne de yeni çıkan ve bende olmayan Yenik ve Yalnız ile Ateş Etme İstanbul kitaplarını aldım. Bu sabah itibariyle Ateş Etme İstanbul’u da bitirdiğim için uzun süredir yazmak istediğim yazıya başladım.

Kimdir bu Remzi Ünal?

“Remzi Ünal… Şu, Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiç bir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’ın Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevhuzur özel detektif Remzi Ünal”*

Remzi Ünal bu tanımı her kitapta yapar ve her kitapta birazı değişebilir. Son kitabındaki tanımı okumak isteyenler için spoiler vermemek içinde yazmıyorum.

Şu an iş yerimin Etiler’de olması ve Remzi Ünal’ın da oturduğu evin buraya çok yakın olması daha da ilgimi çekti kitaplara. Sanki yolda onu görecekmişim gibi hissediyorum ki buralardan taşındığını öğreniyoruz daha sonra. Keyfi değil mecburiyetten.

Celil Oker’in Remzi Ünal serisi bizden biri. Yabancı değil. Çok içten ve her gün yaşadığımız olayları olanca sıcaklığı ile anlatır. Halk diline hakim, hiç birimizden farkı yok. Olaylar anında kahraman değildir, genelde ilk darbeyi o alır, nadiren de Aikido bilgisi ile kendisini kurtarır. Bekar, yalnız yaşayan, karizmatik ve kadınların ona asılmalarına rağmen klişe sevişme hikayeleri olmayan bir dedektiftir.

Suçluları polise teslim etmek gibi bir derdi yoktur. Polisin, savcıların görevine karışmaz. Müşterisinin istediğini elde etmesini sağlar ki genelde hikayenin başka sonuçlarını da ortaya çıkarır. Pratik zekası ve öz eleştirileri gerçekten muazzamdır. Hele ki şu günün sonundaki herkesin toplanıp olayı sonuçlandığını anlatma biçimi ve son iki kitabında bununla da dalga geçmesi baya hoş. Bütün ipuçlarını size direk sunmaz, sonunda parçalar birleşirken ve o olayı açıklarken öğrenirsiniz. Bunu da çok havalı yapmaz, mütevazi bir şekilde olayları sonlandırır.

Bir Şapka Bir Tabanca ile de “Ceset” kitaplarına ceset ismi vermekten vazgeçip, bunu da kitabında hikayede kendinle hoş bir şekilde dalga geçerek mütevaziliğini de gösteriyor.

Celil Oker kitaplarını yazarken kendini de geliştirmiş. Bu şekilde eleştirmek haddime değil belki, bununla birlikte her geçen kitabın bir öncekine göre daha iyi olduğunu düşünüyorum. Kitaplar gitgide kalınlaşıyor. Bunun sebebi olayların daha uzun sürmesi değil betimlemelerin ve Remzi Ünal’ın duygularını daha çok anlatması. Yaşının ilerlemesi, olaylara bakışı ile de alakalı. Hele ki olayların çözüm toplantılarında artık daha detay duygulara iniyor ve düşüncelerinden, gözlemlerinden daha çok bahsediyor. Aslında kitabın genelinde de gözlemlerinden ve düşüncelerinden daha çok bahsediyor fakat final kısmında bunu daha da çok yapması okuru daha da heyecanlandırıyor. Hadi artık diye hızla işi gücü bırakıp kitabı bitirmek istiyorsunuz.

celil oker ates etme istanbulKitapların arasında en beğendiğim diye bir kitap öne çıkmadı, hepsini büyük zevk ve heyecanla okudum. Ateş Etme İstanbul’da kendini İstanbulla bir dost olarak görüşü ve kendisinin aslında hepimizin İstanbulla olan ilişkisini çok güzel anlatışı muazzam. Bunun dışında Rol Çalan Ceset ve Bir Şapka Bir Tabanca bir adım öne çıkabilir. Yenik ve Yalnız ise aralarında en vasatı geldi bana. Vasat dediğim iyinin kötüsü gibi düşünün. O kadar güzel kitaplardan sonra insan hep daha iyisini bekliyor. Remzi Ünal’ın biraz mutsuz ve buhran bir havası olduğundan da kaynaklanıyor olabilir.

Kitapların tek sorunu bulunamaması. Eski kitapların hepsi bir takım kitap sitelerinde aranınca çıkıyor, sepete ekleyebilirsiniz, satın alabilirsiniz ama gelmez. Çünkü yayınevinde bile mevcut değiller. Lakin sanki ellerinde varmış gibi umutlandırırlar. Sahaflarda veya gittigidiyor, sahibinden gibi sitelerde bulabilirsiniz. Hiç olmadı sahaf siteleri var çok güzel (Simurg onlardan biri misal). Onlarda da bulma imkanınız mevcut. Yalnız önce bir telefon edip, yada özel mesaj atıp elindeki kitabın varlığını sorun. Malumunuz tutulmuş ev ilanı gibi sadece reklam amaçlı da koyabiliyorlar oralara.

Son diyeceğim, kitapları tavsiye ediyorum. Akıcı dili ile de hızlıca okuyabileceğiniz, bir çok filme ve kitaba rağmen çok daha gerçekçi ve İstanbul’dan. Karakterlerin doğallığı da cabası. Artık hayatımda ilk kez bir serinin devam kitabını bekleyeceğim.**

*Çıplak Ceset kitabından alıntıdır
** Asgard Üçlemesinden çoktan umudu kestiğim için artık sadece Remzi Ünal Polisiyesi kaldı.

celil_okerCelil Oker kimdir? (wikipedia’dan alıntı) 1952 yılında Kayseri’de doğan yazar, ortaokulu Talas Amerikan Ortaokulu’nda tamamladı. Ardından Tarsus Amerikan Koleji’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne devam eden Oker 1979 senesindeki mezuniyetinin ardından çevirmenlik, gazetecilik ve ansiklopedi yazarlığı yaptı. Bu işlerin ardından 1983’te reklam yazarlığına başladı. Markom ve Merkez Ajans isimli şirketlerde çalıştı. Halen Bilgi Üniversitesi’ndeki işine devam eden Oker, aynı üniversitede yaratıcı yazarlık teknikleri dersi de vermektedir.

İstanbul Toplu Taşıma ve İnsanımızın Yozlaşması

obey-giant-power-poster1-500x666Ne zaman metrobüs hayatımıza girdik, o an insanlığımızı yitirdik. Her gün yeni bir utanç görüntüsü görmek mümkün.

Otobüsü en çok kullandığım lise – üniversite dönemimde orta yaşlı bir kadın bile olsa hemen yer verirdik, verilirdi. Centilmenlik diye bir şey vardı. Şu an artık hamile kadınlara, ama insanlara bile yer verilmiyor. Yanımda ayakta duran hamile kadın, dört genç kadının önünde ayakta iken hiç biri umursamadı. Sorarım size ey vicdansızlar siz aynı durumda iken neler hissederdiniz… Zaten metrobüs yozlaşmışlığın merkezi olmuş. Bir yer boşaldı mı oraya saldıran insanlar birbirini ezecek artık. Bundan utanmalıyız fazlasıyla.

Bir de üstüne metroda gördüklerim var tabi ki. Çocuklu kadına yer vermek için orta yaşlı bir kadın ayağa kalkarken yanındaki gençlerin hiç biri umursamadı. Hatta ki beş sıra yanındakiler insanlar kaysın, anne çocuklarının yanına oturabilsin diye yer verdiği an başka “hödük”ler oralara oturdu.

Bunun gibi olaylara her gün her an rastlayabilirsiniz. Uyarayım bir yerden sonra ciddi sinir bozukluklarına yol açıyor ve bir yerden sonra da insanın gözüne daha fazla batıyor maalesef ki bunlar. Artık görüp sinirlenmemek için kitaba daha çok gömülüyorum. Biz böyle insanlar değildik. 2005 yılında Paris metrosunda bir yaşlı kadına yer verdiğimizde kadının yüz ifadesini görmeliydiniz. Şimdi ise kimsenin umrunda değil yaşlılar, hamileler ayakta kalmış filan. Birbirimize olan saygımızı çoktan yitirdik.

Üçüncü köprüye neden karşıyım?

hayuc01_dSoru basit: Üçüncü köprüye neden karşıyım?

İsminden çok kendisine karşıyım. Bogota Belediye Başkanı Enrique Peñalosa konuyu en güzel açıklayan kişidir herhalde: “Gelişmiş bir ülke, fakirlerin otomobil sahibi olduğu değil, zenginlerin toplu ulaşım kullandığı ülkedir”. Bunun en güzeli İngiltere’de yaşandı aslında. Her ne kadar şoförünün maaşı tepki görünce de olsa Ulaştırma Bakanı Simon Burns metro ile işe gidip gelmeye başladı. Taksi de olabilir? Neden metro? diye sormak saçma geliyor.

Üçüncü köprü trafiği rahatlatacak olabilir. Bunun benim gözümde hiç önemi yok, çünkü rahatlayan trafikle zaten kendisi kadar vergi verdiğimiz araba satışları tüm hızıyla devam edecek. Yarın köprü bittikten sonra aynı trafik orada da olacak. Üstüne yine ederinden çok vergi verdiğimiz akaryakıt satışları haliyle tüm hızıyla devam edecek. Trafik ve hava kirliliğinde ne değişecek? Hiç bir şey… Tam tersine insanları toplu taşımaya sevk etmektense aynen bildiğiniz gibi yapına sevk ederiz.

Köprünün üzerinde raylı sistem olması hiç bir şey değiştirmiyor. Sonuçta sağından solundan araçlar geçiyor olacak. Üstüne üstlük kesilen binlerce ağaç da cabası. Sırf yol için o ağaçlar kesilmeyecek. Yol bittikten sonra yol üstü tamamen değerli araziye dönüşecek ve yeni siteler, yeni yerleşim yerleri vs olacak. Bu böyle olabildiğince kaya kaya gider. Evet metro yatırımı tüm hızla devam ediyor. En güzeli ve keşke üçüncü köprü için ayrılan bütçe metroya aktarılsa da yeni hatlar da yapılsa. Bu şekilde ancak insanları toplu taşımaya sevk edebilirler ve daha rahat ve hızlı bir ulaşım ağı oluşturulmuş olur.

Avrupa veya Amerika şehirleri gibi metrekareye düşen insan sayısı gibi değil Türkiye’de. Şehir dolup taştığı için de yüz ölçümünü olabildiğinde kullanma derdindeler. Yeşil alan veya nefes alınabilecek yer yerine daha çok ekonomi getirisi yüksek şeyler tercih meselesi ne yazık ki. Başlı başına eyalet filan değil ülke oldu/olacak İstanbul.

Bu kadar kalabalığı kaldırmıyor diyip inatla yatırımları İstanbul’a yapıp daha fazla göç almasını sağlamak şehrin yorgunluğunu arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Zaten iğrenç bir mimari düzenin olması da yanında ek bonus. Sonumuz hayrolsun demekten başka çare yok şimdilik.

Uzaydan İstanbul

uzaydan_istanbul

Bir süredir Kanadalı Astronot Chris Hatfield’i takip ediyorum twitterdan. Her gün uzaydan dünyanın belli şehirlerin fotoğraflarını çekip paylaşıyor. Benim anladığın o an bunu yapıp, paylaşıyor. Muazzam görüntüler var paylaşımlarının içinde.

Bir süre önce tek ben değilimdir muhtemelen ama İstanbul’un da fotoğrafını paylaşması için tweet attım. Yaklaşın bir hafta, on gün önce kendisi fotoğrafı paylaştı.

Eskiden bu kadar aydınlık değildi şehir. Boğaziçi Köprüsü ışıl ışıl. Avrupa şehirleri ile arasındaki en büyük fark, bizde ana yollar dışındakiler belli değilken, onların her şeyi düzen içerisinde. Her zaman aynı noktaya getiriyorum sanırsam konuyu…

Neyse fotoğrafın tadını çıkarmanı dileğiyle :)

Kanlı, canlı izledik: Archive

archive in istanbulİki sene çok hafta olduğum için gidemediğim konserdi Archive. Devamlı mp3lerini dinliyorduk, fakat kanlı canlı görmeyi de çok istiyordum. Cuma günü çalıştığım kurum için hazırladım sosyal aktivite haberine malzeme ararken görmüştüm. Direk aldık biletleri tabi ve cumartesi günü Küçükçiftlik Park’a koşa koşa gittik.

Konser dışında paylaşmak istediğim bir kaç konu mevcut. Onlardan ilki konserde herkesin eşit oluşu. Ben en son My Dying Bride’yi bu şekilde izlemiştim. O da takriben böyle 8 yıl önce filan oluyor sanırsam. Herkesin eşit olduğu konserleri özlemişim.

Bir diğeri de biletleri satan firmanın Biletix olmaması. Ankara konseri için Biletix satıyordu fakat İstanbul biletlerini sosyotix.com satıyordu. Sonunda iPhone passbook uygulamasına entegre bir Türk firması gördüm. Daha önce de entegrasyonlarla ilgili haberler almıştık ama ilk kez bu site sayesinde kullanabildik. Lakin benim gibi gittiği konserlerin biletlerini hatıra amaçlı saklayan kişiler için bu biraz sıkıntı da olabiliyor.

Konsere gelirsek; mart ayının sağı solu belli olmadığından mekana bir çadır kurmuşlar. Belki de kış konserleri konsepti hep buydu da ben yeni gördüm. Archive’nin sahnesi biraz boş oluyor. Nitekim bizim konserde aynıydı. Böyle liseler arası müzik yarışması modunda, sağı solu da boş bir sahne. Araya çıktıklarında bile yanda görünüyorlardı. Benim için en komiği ise bir kadın arkadaşımız sahnenin yanında bekliyordu. Esniyor filandı. Sonra bir baktım sahnede şarkı söylüyor. Holly Martinmiş kendisi, haberimiz yok. Komik bir durum oranın böyle açık oluşu filan.

Archive live in istanbulKonsere gelirsek, Türk seyirvisi Arap atı gibi geç açılıyor. Fuck U öncesi ve sonrası iki bölümdü. Fuck U’dan sonra seyirci de kendine geldi. Öncesinde bir tek biz ve yanımdaki ergen grup hareketliydi. Abi böyle konserlerde yerinde duranlarla izlemek istemiyorum. Oraya eğlenmeye gelmişiz, millet oduna bağlıyor.

Arkadaşların performansı gerçekten süper. Sahnedeki enerjileri tecrübe edilmeye değer. Şarkıları şişede durduğu gibi durmuyor. Mp3’ler ile konserdeki atmosterleri arasında baya fark var, çok daha güzel hissettiriyor şarkıdaki duyguları. Konser setlistini veremiyorum. Setlist.fm’de de Ankara girilmiş ama Ankara ile İstanbul farklı idi. Konsere Finding It So Hard ile girdiler. İlk dört şarkıda filan seyirci de pek gününde değilmiş izlenimini verdi. Fuck U, Bullets, You Make Me Feel ve şimdi hatırlayamadığım son parça ile esas kopuşlar yaşandı. Hatta utanmadan Fuck U’nın ilk iki dakikalık bölümünü çektim ve youtube’ye koydum.

Yanlız şunu farkettim ki iki gün üst üste olsa ikisine de gidermişim. Gerçekten şarkıların ve sanatçıların konser modları çok farklı oluyor. Yeni fark etme durumu yok ama izleyince insan daha çok iyi anlıyor. IAMX’de bunu fazlasıyla görmüştüm, Archive ile de geliştirmiş oldum. Her sene gelebilirler, biz kabul ederiz…

Kusura bakmayın ama…

galata-kulesi-6Kimse bana Kadıköy’den Eminönü – Kabataş yönüne deniz yolu ile giderken ki manzara çok güzel, çok tarihi filan demesin (Tarihi yarım ada tarafı için konuşmuyorum). Bu sabah erkenden bir Eminönü seferi gerçekleştirdim. Kadıköy’den motorla Eminönü’ne giderken dikkatli bakın. Rengarenk karakteristik özellikleri olmayan apartmanlar, çıban gibi çıkmış gökdelenler ve sadece Dolmabahçe Sarayı, İnönü Stadı’nın yanı ve Maçka Parkı’nın yeşillikleri dışında olmayan ağaçlar ve yeşil alanlar. Tam bir fecaat.

İstanbul’un o tarihi ile alakası yok. Sahil kenarındaki binalar da bir o kadar kötü ve basit duruyor. Bunu düzeltmek yerine İstanbul’un genelindeki yeşil alanları da o binalara çeviriyorlar. İşte tarihi diye gördüğümü Galata Kulesi gibi tarihi yapılarda o iğrenç binaların arasından sıyrılmaya çalışıyor. Düşünsene Galata Kulesi’ni uzaktan fotoğrafını çekmeye çalışan birinin o hatırasına baktığında o manzarayı görüyor. Herkesin bildiği şeyler fakat bu kötü olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

İstanbul’un tarihine yakışmayan bir kentleşme ve halen devam ediyor. Turistler de paso Eminönü civarında. Yukarılara bakınca gördükleri gecekondular. Alt geçitler ve ara sokaklar tam oryantal. Filmlerde gördüğümüz Tunus, Cezayir gibi. Bol kovalamacalı filmlere dikkat edenler anlar. Sonra bizim yerlere bakıyoruz, fark göremiyorum. Ondan sonra filmleri orada çekince de görüntüleri beğenmiyoruz. Adam ona gösterileni, gidip gördüğünü çekiyor. Evet, bir gelişme var artık bununla birlikte halen o bölgenin güzelleşmesi için yeterli değil.