Everything Wrong With…

Geçen hafta keşfettiğim bir Youtube konsepti. CinemaSins adlı Youtube kanalına ait filmleri eleştiren videolar. Baya esprili ve hızlı bir şekilde filmlerdeki kendine göre saçmalık ve hataları göstererek anlatıyor. Sırayla izlediğimde bir yerden sonra gözümden yaş geldi. Tabi ki hepsi mantıklı veya doğru değil ya da konuyu bilmeden sallıyormuş gibi ama böyle izleyince komik olduğu için insan eğleniyor. Yoksa Hobbit’teki bir kaçı eleştirmek için yapılmış hareket. Yalnız bu videoyu izlerken bazı düşüncelerimde de yalnız olmadığımı görmek güzel oldu.

Sırayla bütün videoları izlemenizi tavsiye ederim. Tabi ki de en uzunu Twilight. Serisi değil sadece ilk film hatta. Şöförsüz giden tır ve ışıkta parlıyor diye iğrenileceğini sanan vampir. The Dark Knight Rises’da arkada darbe almadan düşen figüranlar, çıkışı olmayan labirent çizilen Inception vb.. Filmleri izlediyseniz ve anladıysanız cidden komik gelecektir. Tavsiye ederim.

Sonunda…

Sonunda bitti. Bu cumartesi organizasyonun son günüydü ve o da bitince rahatladık. Hatta dün (pazar) gezerken, sanırsam son bir ayda ilk defa iş düşünmediğim bir gün oldu. Hatta neden işte değilim diye de kendime sorup duruyordum. 2 hafta önce halı sahaya giderken yaşadığım garipsemeyi bu hafta da yaşayacak gibiyim. “Ne işim var burada?”. İnsan bu kadar çalışmaya alışınca kendini kaybediyormuş, onu fark ettim.

O kadar uçmuşum ki dün Oscarları dağıtmışlar. İzlemediğim bir film alınca ödülü pek yorum yapamayacağım. Ama en azından görsel ödülleri umduğum filme gitmiş: Inception. Soundtrack olarak da ya Inception ya da The Social Network alsın istiyordum, onu da The Social Network almış. Ama bence gecenin en komik olayı, en iyi erkek oyuncular tanıtılırken James Franco’nun sunucu olması dolayısıyla koltuktaki yerinde değil de sahne arkasında olmasıydı. Kazansa daha komik olabilirdi. Direk sahne arkasından fırlardı.

Geçen yazı unuttum yazmayı ama şu filmlerde ilk ilişkide hamile kalma klişesinden ne zaman kurtulacağız. Hani sadece Türk filmlerinde olsa diyeceğim ki bize has bir şey. Ama durum öyle değil. Koskoca Hollywood bile bu klişeye kendini fazlasıyla kaptırmış durumda. En son Fringe’de görünce hele yok artık dedim. Bir dizimizde vardı. Kız öpüşmüyor, utanıyor filan ama sonra bir baktım kız hamile. Haha süperdi o olay ya.

Parayı gören çılgın Türk gibi Mey içki de kendisini İngiliz Diageo firmasına sattı. İsim bir şey ifade etmiyor olabilir. Kendileri Johnie Walker’ın sahipleri. Artık Yeni Rakı ve Tekirdağ’da “Keep Walking” diyecek. 2.1 milyar dolara satılmış. Bilmiyorum ne kadar mantıklı ama en azından kendi içkimiz bizden birine ait olsaydı. Çünkü o bizim yerel içkimiz. Onu da elaleme bırakmak garip geliyor. Türk birilerinin de Türkiye’ye has bir şeysi olsun istiyor insan.

Son olarak bir konser haberi daha paylaşmak istiyorum. “This Love” ile Türkiye’de tanınan ve bayağı sevilen Maroon 15 Nisan 2011 günü Kuruçeşme Arena’da sahne alacak. Yalnız bilet fiyatları çılgın. En ucuz bilet 87 TL. Judas Priest’e o fiyatlarda konsere gittiğimizi düşünürsek biraz komik bir rakam. Ben seyirci sayısından pek umutlu değilim. Evet güzel bir grup, şarkıları filan da kaliteli ama tek konser için 87 TL eder mi o tartışılır işte. Belki de içki yasası ile ilk darbe yiyen organizasyondur bu. Sponsorunun da CocaCola olması bundan dolayı olabilir.

Inception ve diğerleri

İzledik, gördük ve çok beğendik. Inception beklenen etkiyi yaptı. Imdb’ye 9.5 puanla girmesi büyük ses getirdi ama o puanda kalmayacağı zaten belli olan bir şey. Christopher Nolan, Batman’in devamını çekmeden önce ara sıcak olarak ana yemek yapmış. Oyuncu seçimleri, senaryo ve en önemlisi konu çok başarılı. Özellikle film bittiğinde ucunun açık olması ve sonunu tamamen izleyiciye bırakmış olması tadından yenmiyor dedirtiyor. Ama Matrixle karşılaştıran veya Matrix’den sonra böyle bir filmi pek doyurucu bulmayan kesimde yok değil. Saygı duymak lazım tabi. Fazla da detaya girmek istemiyorum çünkü her şey spoiler olabilir. Öyle bir film. Ama müzikleri bir de filmle görünce dağıldım. Hans Zimmer döktürmüş adeta. Çok çok güzel bir soundtrack albümü var. Şiddetle önerilir.

Rüyalardan konu açılmışken, geçen internette gördüğüm haberle, Inception’ın çıkış tarihleri hemen hemen aynı tarihte olunca dedim işte bu! Adam filmden çıkmış olmalı. Eşini ve hamile kızını rüyasında soyunurken gördüğü için boğmuş. Rüyasında neler yaşıyorsa adam ya da kızını ve eşinin nasıl soyunduğunu hayal etmişse artık ki bu kadar gaza gelmiş. İstanbul’un göbeğinde bu olaylar yaşanırken bizde yuvarlanıp gidiyoruz işte.

İşten eve her döndüğümde bilgisayarımın kapanmış olduğunu görmek beni çıldırtmaya başladığından beri sabahları evden çıkarken bilgisayarımı kapatır oldum. Sözde UPS bağlı bilgisayara ama son bir yılda filan hiç bir işe yaramıyor. Zaten nasıl işse, ne yağmur var ne kar ama elektrikler kışın kesildiğinden daha çok kesiliyor. Zaten 2010 yılında hala elektrikler kesiliyorsa sorun büyük demektir. Neyse, sabır sabır ya sabır.

Ntv’deki Dünya Basketbol Şampiyonası Türkiye reklamklarını izlemenizi tavsiye ederim. “Onların dünya yıldızları varsa, bizim ay yıldızımız var” tarzında sloganlı reklam. Cidden yaratıcı olmuş, böyle 3-4 tane slogan var. Denk gelmenizi öneririm.

Kombinemi aldım, gelmek isteyenleri beklerim.

Not: Bu yazıyı iki gün önce yazmıştım ama dün Fenerbahçe, Young Boys’a elendikten sonra UEFA’nın sitesindeki efsane manşet beni benden aldı. Young Boys reşit oldu diye bi’şey. Çok iyi yaa…

Naneli nane

Geçen gün çok nadiren yaptığım bir şey olan televizyon izleme eylemini gerçekleştirdim. En ilgimi çeken şey her zaman reklamlar olmuştur ve gene özlediğim reklamın yeni versiyonunu gördükten sonra mutlu oldum. “Var mı Nazo gibisi?!” şeklinde sloganı olan içecek reklamı. Şaka gibi, yeni versiyonu çıkmış, kulaklarıma ve gözlerime inanamadım. Ama bir olayı iyi benimsemişler; reklamın iyisi kötüsü olmaz. Mesela Mondi’nin efsane reklamı. “Kızım sana Mondi alayım mı?” diye şarkı söyliyerek kızını Mondi’ye götüren ebeveyn figürü. Herhalde yapılabilecek en kötü reklamdı. Ama denildiği gibi reklamın iyisi kötüsü olmaz ki hala bu reklam aklımızda. Adam rezalet olarak da olsa kafamıza soktu bunu. Birini delirtmek için bu reklamları zorla 24 saat izletmek süper fikir olabilir.

Dün nane huzurunu buldum. Naneli ve mentollü sakızı çiğnedikten sonra Cafe Nero’da ekstra nane şurubu eklenmiş naneli frappucino içtim. Çıkınca da naneli ve mentollü sakıza devam. Oh mis! Nane adama döndüm.

Hans Zimmer döktürmüş gene. Inception, Amerika’yı sarsa dursun filmin soundtrack albümü mükemmel. Fragmanını izlediğim zaman filmin “aha batman lan!” dedim. Benzerlikle var soundtrackte ama bu daha hoşuma gitti. 7 / 24 onu dinlemeye başladım. Filmde kulaklarım yabancılık çekmez artık.

Haftasonu not defterlerini inceledim. Moleskine özellikle ilgi alanımda ama fiyatlarının kol gibi olması insanın ekonomisini zorluyor. Bir de yeni şehir modelleri çıkmış ki gayet başarılı. İçinde o şehrin haritası var. Zekice. Reyonda diğer alternatiflere bakarken LeColor’un not defterlerini gördüm. (Rec) Note adı altında çok şık ve yaratıcı bir ürün gördüm. İlk sayfada “Start recording” ve tarih kısmı var. Son sayfasında ise “Stop recording” ve tarih kısmı var. Kayıt tuttuğunuzu çok hoş bir şekilde göstermişler. Ayrıca içinde ufak notlar yazmak için koparılabilir sayfaların olduğu bir kısım da mevcut. Arka kapağa yapışık olan zarfının içinde de mini bir cetveli var. Son sayfalarda popüler renk bilgisi, vitaminler hakkında bilgiler ve kahve çeşitleri ve içlerindeki kahve – süt oranlarını gösteren sayfalarda var. Avrupa piyasasında da baya tutulmuş. Ama derseniz ben bunlara bu kadar para vermem ki (Rec)Note Moleskine’den daha ucuz, kendi not defterinizi yapabilmeniz için Michael Shannon bir öğreti hazırlayıp bunu paylaşmış. Ben uğraşıp el emeği, göz nuru bir not defterine sahip olmak istiyorum diyorsanız, ahanda buradan inceliyebilirsiniz.