Birden çok dizi izlemek mi? Yoksa film izlemek mi?

seriesEskiden bu kadar dizi mi yoktu, yoksa biz mi takip etmezdik hatırlamıyorum. Yaşımdakiler Cesur ve Güzel, Yalan Rüzgarı ve Dallas ile büyümüştür. Bunların dışında Alf, Kara Şimşek, Tsubasa filan izledik. Bir de şu ikizlerin olduğu Bizim Ev dizisi vardı, sonrasında da Friends.

Tabi ki internetin vermediği imkanlardan bunları sadece televizyonda veya büyüklerimizin yanında izlerdik. O an gelecek ve biz televizyona kitlenecektik. Şimdi ise o kadar çok çeşit ve türlü dizi var ki hangisini izlesem, ya da “oha öyle bir şeyde mi var?” moduna giriyoruz. Artık bir yerden sonra dizi takip etmekten film izleyemiyoruz. İzlemem gereken o kadar çok film birikti ki günler yetmez herhalde.

Bir de Hollywood dizilerinin meşhur araları olur. Gerektiğin de aylarca haber dahi alamayız. İşte bu arada yeni de bir diziye başlamışsanız her şey allak bullak olur. Şu an kaç dizi takip ettiğimi bile bilmiyorum, bir yerden sonra hepsi birbirine girecek diye korkum var. Neyse ki birbirine benzeyen şeyler izlemiyoruz, fakat yeni sezon başlarken ve aralardan sonra hatırlamak illa gerekiyor. İşte arada zaman kalırsa filmlere de bakıyoruz.

Bir de bazı dizilere başladıktan sonra bitirmek gibi bir sorumluluğumuz varmış gibi geliyor. Örneğin Revolution bunlardan biri. Dizi bana sorarsanız baya vasat ve yapmacık. Saçmalıklarla dolu ama yapımcı ve yönetim kadrosu da bir o kadar iyi. Lakin sallamıyorlar gibi geliyor bana. Sallasalar herhalde bu çıkmazdı ortaya.

Peki film izlemek mi dizi izlemek mi? Bunun cevabı da ikisini de tadında bırakmak herhalde. Çünkü dizi izlerken devamlı çok fazlalaşan bölümler içinde kayboluyor insan. O kadar birikiyor ki izleyecek zaman olmuyor. O yüzden daha sonra veya yazları izlemek için biriktirmek de bir alternatif olabilir.

Hollywood’un kötü karakterleri

Paranoyaklık deyin ya da başka bir şey ama benim daha dikkatimi çekmeye başladı. En son Total Recall’de de bunu görünce sıkmaya başladı. Güçlü ve modern taraf hep batı, ezilen, zayfı olansa hep doğu. Kötü karakterlerin %90’ı hep çirkin veya zenci. İyiler her zaman yakışıklı ve iyi görünümlü. Tabi ki istisnalar olacak ama hep hep hep cidden baymaya başladı. Neyseki empati kuran veya bazı gerçekleri gören insanlar bunun tersini yapabiliyor. Bunun en belirgini 300’de vardı. Hepimiz gaza geldik filan ama ince mesajlar efsane. Yakışıklı, güçlü, iyilerin tarafında bile onları aldatan ucubeydi. Bir de böyle bir şey var tabi. İyiler içinde çirkin varsa kesin bir pislik bekleyin ondan. Üzücü bir durum bu pek tabiki de.

Hep diyorum aslında ama neden filmlerin sonunda hep iyiler kazanır? Çünkü gerçek hayatta ulaşamadığın o hazza ve mutluluğa ulaş diye. Anca filmlerde oluyor lafı cuk otursun diye. Neyse bizde izleyip mutlu olmaya devam edelim o zaman.

Sonunda…

Sonunda bitti. Bu cumartesi organizasyonun son günüydü ve o da bitince rahatladık. Hatta dün (pazar) gezerken, sanırsam son bir ayda ilk defa iş düşünmediğim bir gün oldu. Hatta neden işte değilim diye de kendime sorup duruyordum. 2 hafta önce halı sahaya giderken yaşadığım garipsemeyi bu hafta da yaşayacak gibiyim. “Ne işim var burada?”. İnsan bu kadar çalışmaya alışınca kendini kaybediyormuş, onu fark ettim.

O kadar uçmuşum ki dün Oscarları dağıtmışlar. İzlemediğim bir film alınca ödülü pek yorum yapamayacağım. Ama en azından görsel ödülleri umduğum filme gitmiş: Inception. Soundtrack olarak da ya Inception ya da The Social Network alsın istiyordum, onu da The Social Network almış. Ama bence gecenin en komik olayı, en iyi erkek oyuncular tanıtılırken James Franco’nun sunucu olması dolayısıyla koltuktaki yerinde değil de sahne arkasında olmasıydı. Kazansa daha komik olabilirdi. Direk sahne arkasından fırlardı.

Geçen yazı unuttum yazmayı ama şu filmlerde ilk ilişkide hamile kalma klişesinden ne zaman kurtulacağız. Hani sadece Türk filmlerinde olsa diyeceğim ki bize has bir şey. Ama durum öyle değil. Koskoca Hollywood bile bu klişeye kendini fazlasıyla kaptırmış durumda. En son Fringe’de görünce hele yok artık dedim. Bir dizimizde vardı. Kız öpüşmüyor, utanıyor filan ama sonra bir baktım kız hamile. Haha süperdi o olay ya.

Parayı gören çılgın Türk gibi Mey içki de kendisini İngiliz Diageo firmasına sattı. İsim bir şey ifade etmiyor olabilir. Kendileri Johnie Walker’ın sahipleri. Artık Yeni Rakı ve Tekirdağ’da “Keep Walking” diyecek. 2.1 milyar dolara satılmış. Bilmiyorum ne kadar mantıklı ama en azından kendi içkimiz bizden birine ait olsaydı. Çünkü o bizim yerel içkimiz. Onu da elaleme bırakmak garip geliyor. Türk birilerinin de Türkiye’ye has bir şeysi olsun istiyor insan.

Son olarak bir konser haberi daha paylaşmak istiyorum. “This Love” ile Türkiye’de tanınan ve bayağı sevilen Maroon 15 Nisan 2011 günü Kuruçeşme Arena’da sahne alacak. Yalnız bilet fiyatları çılgın. En ucuz bilet 87 TL. Judas Priest’e o fiyatlarda konsere gittiğimizi düşünürsek biraz komik bir rakam. Ben seyirci sayısından pek umutlu değilim. Evet güzel bir grup, şarkıları filan da kaliteli ama tek konser için 87 TL eder mi o tartışılır işte. Belki de içki yasası ile ilk darbe yiyen organizasyondur bu. Sponsorunun da CocaCola olması bundan dolayı olabilir.

Biz bunları görmüştük

Cnbc-e’de yeni mi başladı bilmiyorum ama bir kaç şey karalamak istemekteyim bu The Walking Dead hakkında. Daha önce zaman bulamadığım için izlememiştim. Geçen hafa zaten 6 bölüm gibi kısa süren bu diziyi izleme fırsatım oldu. Çizgi roman uyarlaması kendisi. 2003 yılında piyasaya sürüldü. O tarihi bilmem ama 2010’u 2011’e bağlayan yıllarda şerif kıyafetli, bize kovboy andıran bir ana karakter bana komik geliyor. Yani başka kıyafet giyme şansı bile varken bunu yapmayan bir insandan bahsediyoruz. Onun dışında dizinin konusuna bakarsak, biraz Resident Evil, biraz 28 Days Later, biraz Shaun of The Dead vs vs. Hepsinin ilgi çekici yanlarının birleşmesinden bir dizi elde etmişler. İlk sezonun altı bölüm olma sebebi ise çizgi romanın da ilk serisinin altı bölüm olması imiş. Hoş tüm serileri altı bölüm. Böyle böyle yediremezler ama. Lost gibi efsane olursa anca ki öyle bir dizi olabileceğini sanmıyorum. Zaten çizgi roman da bir yerden sonra zombi konsepti baya azalıyormuş. Daha çok psikolojik bir hal alıyormuş. Güzel bir noktaya temas edilmiş ama güzel işlenirse anca izletir kendisini.

Dizi , sinema bu kafalardan devam edersek; Tron’un fragmanını izledim geçen gün. Fragmanın sonunda soundtrackinin Daft Punk’a ait olduğunu öğrendim. Süper cidden. Bu konuda pek bilgim yok ama belki kasklar oradan geliyordur.

Asıl olay şu; zamanlamasını bilmiyorum ama bir geyik çıkmıştı aylar önce. Bazı ülkelerin, diğer ülkeleri görme olayı gibi. Yanko Tsvetkov’un başlattığı mı desem, yaptığımı desem bilemedim. Neyse, asıl olay bunun Wikileaks’ten önce çıkmış olması. Amerika’dan çıkan çizimde İzlanda’da Wikileaks yazıyor. Geçenlerde bunu fark ettim. Bilmiyorum başka fark eden oldu mu ama bana bir enteresan geldi.

Sinemadan devam; X-Men: First Class çekiliyormuş. Bu yıl içinde vizyona girecek bu filmde Magneto ve Prof. X’in ilk bu okulu kurdukları filan anlatılıyor. Yani şimdi… Bu kadar güzel film olabilecek bir çizgi romanın ve konunun nasıl içine ettiklerini görmüştük ama bu kadarı da fazla demek istiyorum artık. Wolvarine tuttu diye, ona endeksli film yaptılar, şimdi de onun olmadığı bir film yapıyorlar. Arası yok ama kesinlikle. 2. film fena değildi ama onun dışındakilerin hepsi çöp. Yazık cidden. Hele ki fotoğrafları gördüm, madara etmişler karakterleri. Komik gelebilir ama ilk filme sırf protesto amaçlı sinemada gitmemiştim ki ne kadar haklı olduğumu sonradan gördüm. Buna da gidesim kalmadı hiç. Anca evde patlamış mısırla (Bunu bile hak ediyorsa tabi) izlerim (Onlarında çok umurundaydı heh)

Altın Küre ödülleri de sahiplerini buldu. Yılın adamının hikayesini anlatan The Social Network en iyi film seçildi. Fincher reis öyle bir film yapmış ki ne zaman açsam sıkılmadan izleyebiliyorum. En aşa beş kere başından veya bir yerinden başlayarak izlemişimdir. Ama film yılın filmi mi bu tartışılır. Artık ödüller gerçekçiliğini yitiriyor gibi. Cannes’da aşırı sanatsal ve drama filmleri ödül alırken de Hollywood’da ise popüleriteye bakıyor. Ortası yok mu bunun diye sormadan edemiyorum. En iyi oyunculara filan lafım yok da en iyi film konusu soru işareti kaldı bende. İşte böyle…

Son günlerde…

Sonunda bilgisayarıma kavuştum. Belki sorunu gideremedim ve yeni harddiskime Windows 7 kurup, ilişkimize yeni bir sayfa açtım, ama sonuçta eski harddiskime format atmak zorunda kalmadım. Hoş bir kaç sıkıntı var hala ama sırayla onlarıda gidermeye çalışıyorum. Ama şu cızırtı olayını hala çözemedim ve kafayı yeme durumuna gelmiş bulunuyorum.

True Blood, 3. sezonu ile sevenlerine tekrardan merhaba dedi. Bende ilk defa bu diziyi her hafta izleyen moda büründüm. Ama böyle olmuyormuş bunu farkettim. Böyle bütün sezonu arka arkaya izleyeceksin, oh mis. Bu tip bir diziymiş bunu anlmadım. 2. bölüm güzeldi evet, ama 3. bölümden sonra bu kanaata vardım.

Bugün eve dönerken aklıma bir şey geldi. Bu ilk defa olmuyor, hatta hemen hemen her film izleyişimde aklıma geliyor. Şimdi bu Hollywood filmlerinde en klişe olan örnekle olayı açıklayayım. Esas adamımız, filmdeki güzel kızı kapar ve bir araba kovalamacası başlar. Böyle silahlar patlar filan, sonra esas adam kötüleri daha rahat vurmak için direksiyonu kıza bırakır. Haliyle koltukları da değiştirirler. Gelin görünki bu iki oyuncumuzunda boyu eşit olmaması rağmen koltuk ayarı yapmadan rahatlıkla arabayı kullanabiliyorlar. Hep aynı bu. Artık gözüme batıyor ciddi bir şekilde ve rahatsız oluyorum. Arabalarda eski püskü şeyler genelde. Hani hafızasında filan vardır da oda yok. Tabi benim istediğimde olmayacak bişey ama daha dikkatli olursa senaristler sevinirim…

Geçen gün Dünya Kupası maçlarından birini izlerken bir reklam gördüm. Grundig Led TV’nin reklamı. Şu buzdolabının içinde bile televizyon olup, maçın hiç bir anını kaçırmamaya çalışan delikanlının reklamı. Efsane olmuş ya. Çok güldüm. Ama gelin görünki reklamda belirtilmek istenen şey; maçın hiç bir anını kaçırmayın, usb’ye kaydedin. Yani ben içeri su almaya gittiğimde o usb ye kaydetmeye başlayacak ve geldiğimde kaldığım yerden devam edebileceğim. En azından benim anladığım bu. Ama bu maç yani, dizi filan değilki. Yan komşunun gol sesini duyduktan sonra benim ekranımda gol olmamış, ben n’apayım öyle maçı. İnternette izlerken bile gecikmeden şikayetçiyiz biz, böyle mantığı kaldıramıyor bünyem.

Maçlardan bahsetmişken, Almanya – İngiltere maçında verilmeyen gol olayı var. Şu Defoe’nun vurduğu top, önce üst direğe çarpıyor, sonra da kale çizgisinin içinden sekip dışarı çıkıyor. Almanya kalecisi Neuer’de çok akıllıca topu hemen tutup, oyuna sokuyor. Ben olsam onun yerinde “ah ulan girdi be” der ve üzülme moduna geçerim. Hakemde benim bu hareketlerimden dolayı golü verirdi. Bende rezil olurdum haha. Ama yani o golüde görmeyen insan da bu işi yapmasın di mi?… Japonya, Paraguay’a penaltılarla elendi. Japonya’da penaltıyı kaçıran arkadaş, harakiri denemelerine girmiyordur umarım…

Bu arada Çırağan’daki iş başarıyla bitti ve dinlenmeye fırsatımız oldu. Tatil planlarına başladım tabiki de. Ama hala karar veremedik, nereye gitsek filan. Bu konuda önerilere açığım (Tabi işe girersem tatil umrumda olmaz).

Bugün (30 Haziran)  lise arkadaşım Mümtaz’ın düğünü için Çeşme’ye gideceğim. Hazır gitmişken akarabalarımıda ziyaret edeceğim haliyle. Geçen cumartesi üniversiteden bir akraşım evlendi. Gerilmeye başladım bende, sözlenen arkadaşlarım filan da var, bunlar bana bir mesaj mı onu çözmeye çalışıyorum şimdide. O kadar yaşlandık mı ya?…

P.S: Hala Rammstein’ın etkisindeyim. Neyseki bu konuda yalnızda değilim, benim gibi bir sürü insan var. Konserde cep telefonumla çektiğim videoyuda burada paylaşayım dedim. Sonisphere 2011 içinde dedikodular dolaşmaya başladı. Bazı gruplar; Ironmaiden, Pearl Jam, Slipknot… Olan bizim stada oluyor valla…