İngiliz Kahramanlık(!) Hikayesi, Belgesel Değil: DUNKIRK

Christopher Nolan’ın uzun zamandır beklenen ve 2. Dünya Savaşının da en önemli dönüm noktalarından biri olan Dunkirk geçtiğimiz Cuma vizyona girdi. Film, başrol oyuncusu, akıcı ve düzenli dialogları olmadan, sinematografi ve kurgusu ile öne çıkıyor.

İngiliz ordusunun 400bin askeri Fransa’nın Dunkerque (Dunkirk) kıyısında sıkışır ve umutsuzca kurtarılmayı bekler. Nazilerin buradaki askerleri rahatça öldürmesi içten bile değilken Hitler’in dur emri ile 48 saatlik bir boşluk oluşur (bu boşluk kurtarma operasyonu için zaman kazandırır) ve denizden gelen destek ile de 338.226 askerin kurtarılır. Geri kalan askerleri akıbetini siz tahmin edin. Olayın tarihteki hikayesi en kısa özeti ile bu şekilde.

Filme gelirsek askeri bir kahramanlık hikayesi değil de halkın kahramanlığı hikayesi var diyebiliriz. Zaten İngiliz bir yönetmenin, hele ki 2. Dünya Savaşını kazandıran olaylardan biri olmasının da etkisiyle belgesel vari bir film çekmesi beklenemezdi. Düşününce de 2. Dünya Savaşının en ağır dramı olabilecek ve sinematografi açısından muazzam fırsatları veren Dunkirk Tahliyesini çok iyi değerlendirmiş Nolan Reis. Savaş esnasındaki korkuyu, çaresizliği ve savaşın havasını tüm çıplaklığı ile veriyor. Görüntü yönetmenliği muazzam. Kurgu ve senaryo o anki zavallılığı ve gerilimi inanılmaz veriyor. Dialogun az olması ile de tabi ki müzikler önem kazanıyor ve o noktada da Hans Zimmer devreye giriyor. İsmi yazınca gerisini söylemeye gerek yok.

Bir diğer ayrıntı: 2. Dünya Savaşı filmi çekip hiç Nazi askeri göstermemek de ayrı bir detay. Tabi ki bir iki sahnede var ama figüran boyutunda. Bunu da başarmak ayrı bir kurgu yeteneği ister.

Nedense Nolan’ın Dunkirk’ünü izlerken hep Joe Wright’ın Atonement filminde çok daha farklı resmettiği sahil sahnesi aklımdan çıkmadı. Nolan ne kadar oradaki askerlerin yalnızlığını en minimal şekilde anlatmaya çalışsa da Joe Wright’ın yorumu çok farklı şekilde efsane bir 5 dakikalık tek plan çekim ve ona eşlik eden çok iyi müziğiyle zamanında aklımı almıştı. Yeri gelmişken hatırlatmak da fayda var.

 

Interstellar

interstellar-banner

Son yıllarda izlediğim en güzel filmdi. Çok iddialı olabilir bu laf fakat bir film 169 dakika boyunca insanı hiç sıkmaz mı? Evet, sıkmadı. Hatta olayın çözüldüğü, belki de çoğu insanın kafasını karıştıran, filminde bana göre görüntü olarak en vasat olan yeri bile sıkmadı.

Post-apokaliptik konsepti ile yakın geleceği uçmadan daha gerçekçi anlatıyor. Sonumuzu çok daha basit, virüssüz, savaşsız çiziyor Nolan. Hatta öyle bir gelecek ki ordulara bütçe ayarlanmasının dışında NASA’nın bile harcamaları israf olarak görülüyor ve NASA gizli çalışmalarına devam ediyor. Şiddetin ve agrasifliğin bu kadar az olduğu bir gelecek ve post-apokaliptik durum ben pek hatırlamıyorum. Bu açıdan zaten izleyiciyi filmin başından yakalıyor. Neden veya nasıl olduğunun da hiç anlatılması ayrıca merak uyandırıyor.

IMAX’te izlemenin verdiği bir kapılmanın da etkisi elbette oldu. Özellikle uzay sahneleri ile coşturuyor Nolan. Uzayda da uzaya çıkılmadan da sık sık geçen bilimsel konuşmaların bu kadar detaylı ve birden fazla kez anlatılıyor olması kimsenin ben anlamadım demesine izin vermiyor. Çünkü bir çok film ve dizide bazı şeyler o kadar hızlı anlatılıyor ki gerçekten film bittikten sonra ‘şu nasıldı ya?’ yorumlarına sebep oluyor.  İşte bunu Nolan hiç sıkmadan çok başarılı bir şekilde herkesin anlayacağı şekilde yapıyor. Zaten film boyunca çok zeki diyaloglar geçiyor. Esprilerin bazıları çok başarılı.

interstellar-timeline

Filmin en kritik ve döngü noktasının anlatımında film boyunca muhteşem olan görsel şölen zayıflıyor. Zaten bir çok insanın belki saçma, belkide tam olarak anlayamacağı noktayı TARS ile dış sesle anlatmaya gidilmiş. Bütün film boyunca çok iyi iş çıkarılmasına rağmen tek eleştireceğim bu sahneler. Çünkü kolayı seçmiş. Belki daha kolay anlatmak için belki işine geldiği için. Artık onu bilemeyiz.

Bir eleştiriyi de şu 23 yıllarını kaybettikleri gezegen sahnesi için yapabiliriz. Çok hantal gözükmesine rağmen TARS vs gibi AI’li robotların ne kadar atik olduğunu neden kötü yolla öğrenmek zorunda kaldık ki? Başında gidip getirebilirdi uydudaki verileri. Aslında konusu açılmışken bu kadar itaatkar AI’ler beni şaşırtıyor. Devamlı bizi arkamızdan bıçaklayan AI’lerden sonra TARS, CASE ve diğerlerinin Hal2000 vakası yaşatmasını beklemedim değil.

Filmin belli bir yerinden sonra nedense aklıma hep Orson Scott Card’ın ‘Ender’in Oyunu’ geldi. Herhalde şu yaş sabitliği olayı yüzünden olsa gerek.

Son olarak müzikleri es geçmemek gerekir, çünkü Hans Zimmer döktürüyor adeta. Sırf şu faktör bile sizi film boyunca sürükleyebiliyor…

Edit 1: Christopher Nolan’ın neden yaşayan en iyi 1-2 yönetmenden biri olduğunu 3B filme karşıtlığından biliyordum da Interstellar’ı çekerken hiç green screen kullanmadığını bilmiyordum. Hiç bir sahnenin sırıtmamasının sebebi ortaya çıkmış oldu. Bence filmin görselliğinin bu kadar iyi olmasındaki en önemli noktalardan biri bu. Çünkü en teknolojik filmlerde bile yeşil ekranlı sahneler ciddi anlamda belli olabiliyor. O yelişi post productionda temizleyeceğiz diye kişilerin arkasından da ışık verilince saçma yerlerde saçma şeyler olabiliyor. Büyüksün be Nolan…

Naneli nane

Geçen gün çok nadiren yaptığım bir şey olan televizyon izleme eylemini gerçekleştirdim. En ilgimi çeken şey her zaman reklamlar olmuştur ve gene özlediğim reklamın yeni versiyonunu gördükten sonra mutlu oldum. “Var mı Nazo gibisi?!” şeklinde sloganı olan içecek reklamı. Şaka gibi, yeni versiyonu çıkmış, kulaklarıma ve gözlerime inanamadım. Ama bir olayı iyi benimsemişler; reklamın iyisi kötüsü olmaz. Mesela Mondi’nin efsane reklamı. “Kızım sana Mondi alayım mı?” diye şarkı söyliyerek kızını Mondi’ye götüren ebeveyn figürü. Herhalde yapılabilecek en kötü reklamdı. Ama denildiği gibi reklamın iyisi kötüsü olmaz ki hala bu reklam aklımızda. Adam rezalet olarak da olsa kafamıza soktu bunu. Birini delirtmek için bu reklamları zorla 24 saat izletmek süper fikir olabilir.

Dün nane huzurunu buldum. Naneli ve mentollü sakızı çiğnedikten sonra Cafe Nero’da ekstra nane şurubu eklenmiş naneli frappucino içtim. Çıkınca da naneli ve mentollü sakıza devam. Oh mis! Nane adama döndüm.

Hans Zimmer döktürmüş gene. Inception, Amerika’yı sarsa dursun filmin soundtrack albümü mükemmel. Fragmanını izlediğim zaman filmin “aha batman lan!” dedim. Benzerlikle var soundtrackte ama bu daha hoşuma gitti. 7 / 24 onu dinlemeye başladım. Filmde kulaklarım yabancılık çekmez artık.

Haftasonu not defterlerini inceledim. Moleskine özellikle ilgi alanımda ama fiyatlarının kol gibi olması insanın ekonomisini zorluyor. Bir de yeni şehir modelleri çıkmış ki gayet başarılı. İçinde o şehrin haritası var. Zekice. Reyonda diğer alternatiflere bakarken LeColor’un not defterlerini gördüm. (Rec) Note adı altında çok şık ve yaratıcı bir ürün gördüm. İlk sayfada “Start recording” ve tarih kısmı var. Son sayfasında ise “Stop recording” ve tarih kısmı var. Kayıt tuttuğunuzu çok hoş bir şekilde göstermişler. Ayrıca içinde ufak notlar yazmak için koparılabilir sayfaların olduğu bir kısım da mevcut. Arka kapağa yapışık olan zarfının içinde de mini bir cetveli var. Son sayfalarda popüler renk bilgisi, vitaminler hakkında bilgiler ve kahve çeşitleri ve içlerindeki kahve – süt oranlarını gösteren sayfalarda var. Avrupa piyasasında da baya tutulmuş. Ama derseniz ben bunlara bu kadar para vermem ki (Rec)Note Moleskine’den daha ucuz, kendi not defterinizi yapabilmeniz için Michael Shannon bir öğreti hazırlayıp bunu paylaşmış. Ben uğraşıp el emeği, göz nuru bir not defterine sahip olmak istiyorum diyorsanız, ahanda buradan inceliyebilirsiniz.