Cloud ne kadar güvenli?

Cloud uygulamaları sayesinde artık her dosyamıza her yerden ulaşabilmeye başladık. Ben yaklaşık iki sene önce Dropbox ile bu olaylara girmiştim. Halen çok aktif bir şekilde kullanıyorum. Dropbox’dan önce herkes gibi Gmail’i aç ve oraya dosyanı ekle ve draft olarak kaydetme mantığı ile yaşıyordum. Tahminen bir çok kişi de böyle yapıyordu. Son iki yıl içinde bulut programlarında inanılmaz bir artış oldu. Google Drive, Box.net, Yandex, Evernote vs bir çok program çıktı. Artık akıllı telefonu olan herkes istediği dosyalarına uzaktan çok rahat erişebiliyor. Flashdisk yavaş yavaş ölmeye başladı diyebiliriz. Bu arada bulut hizmeti veren büyük şirketlerden (dosya raporlaması vs) bahsetmeyeceğim. Buradaki amacım bulut programlarına konan dosyaların ne kadar güvende olduğu. Peki ne kadar güvenli?

Kullandığımız servislerin hacklenmesi ve şifrelerin ele geçirilmesi her zaman olabilecek bir şey. Ama ne kadar olası orası ayrı. Bunun dışında internete bağlı olan her bilgisayar aslında tehlike altında. Sonuçta bilgisayarımızın şifresi kırıldığı an tehlike altında olur dosyalar veya biri bilgisayarımıza sızdığı an da dosyalarımız tehlike altında. Doğru düzgün, adam gibi şifre konulduğu zaman da bulut servisleri güvende olacaktır düşüncesi içindeyim. Eğer kolay kırılabilen şifrelerle bu işe girerseniz zaten siz o şifreyi koymayı düşünmenizle her zaman tehlike altındasınızdır. Şifrelerinizde büyük / küçük harf, rakam ve/veya özel karakter kullanmanız şiddetle önerilir. İsminizi yazsanız bile bu dediğim örnekleri koyarsanız daha güvende olursunuz. Örnek; “Eser!!!7890?” bile güvenli bir şifredir. Şifre uzadıkça kırılma olasılığı o kadar düşer. Tabi ki çok gizli dosyalarınızı bulut servislerine yüklememeniz her zaman önemli.

Günün sonunda Cloud ne kadar güvenli sorunun cevabı aslında çok kolay: Sizin güvenliğinize ne kadar dikkat ettiğiniz, şifrelerinizi nasıl belirlediğiniz kadar güvenli.

The Walking Dead

twdBu sezon başlamasını dört gözle beklediğimiz dizilerden biriydi. Ama nasıl bir hayal kırıklığı ile sezona giriş yaptı anlatılmaz, yaşanır. Dizi kadrosunda olaylar olmuş. Yapımcı senaristleri mi ne kovmuş, kendi yazmaya mı ne başlamış. Böyle durumlar olduğu açık net gibi, çünkü geçen sezon bizi heyecanlandıran insanlar bunlar olamaz. İlk 4 bölümü cidden ilerlemeyen, baya bayık ve hiç süpriz olmayan bölümlerdi. Neyse ki Darly’i konu edip, biraz da senaryoyu hareketlendirip toparlamaya başladı. Ama çok umutlu olmak istemiyorum nedense. Çünkü bayabilecek kapasitede bir yazarı varsa işimiz var. Tepki gösterince drama sevmiyorsanız izlemeyin tepkilerine gülüp geçmek lazım. Drama da adam gibi olsa bari.

Bu arada fark ettim ki google translate kendini baya toparlamış. Cümleler de gene saçmalasa da arayüz değişikliği güzel olmuş. Çeviriyi yaptırdıktan sonra kelimelerin üzerine geldiğini zaman çevirdiği dildeki kelime eşlemesini yapıyor. Örneğin “Ankara’ya arabayla gidiyorum” yazdığım da çevirisinde “by car” kelimesinin üzerine gelince direk arabayı da sarı kutucuğa alıyor. Neyin neye karşılık geldiğini gösteriyor. Hatta çevirdiği kelimeleri tıkladığınızda alternatiflerini gösteriyor. Çeviri hala başarılı olmasa da bu tip özellikler ile insan umutlanıyor.

Blogspot da gitti, sırada ne var bakalım…

Dün haberini aldım ki blogspot’u da patlatmışlar Türkiye’de. Her ne kadar göz zevkime hitap etmeyen bir tasarım anlayışı da olmasa dünyanın en çok tercih edilen blogu kendileri. Bazı bloglarda Türkiye ligi maçlarını kaçak bir şekilde canlı olarak maçlar yayınlanıyormuş. Digiturk de önce Google’nin kapısını çalmış. Sonuç alamayınca da mahkeme yoluna düşüp, amacına ulaşmış. Ve halen Google’yi suçluyorlar. Başta ne alakası olduğunu tam anlamamıştım ama sonra hak da vermemek mümkün değil. Tek istedikleri Google’da arama yapıldığında illegal bir şey yaptıkları için o blogların çıkmaması. Tabi Google sallamamış olabilir. Biz ne ile uğraşıyoruz, onlar neyin derdinde diye bir düşünceleri olabilir. Zamanında Youtube’nin kaldırmadığı videolar mantığı. Büyüklüğün verdiği bir durum. Youtube’u kapatıp elde edilen amacı hiç bir zaman anlamamışımdır bu arada. Hit almasın, rateleri düşsün diye mi acaba? Yani daha farklısını düşünmek dahi istemiyorum. Bu kadar teknoloji cahili olamaz mahkemelerimiz herhalde?

Benim için ve en azından oasis ve Liam’ı sevenler için mutlu bir haber vermenin tam sırası diye düşünüyorum. Beady Eye’nin ilk albümü geçtiğimiz günlerde çıktık. “Different Gear, Still Speeding” adını taşıyan albüm daha önce de tanıttığım gibi 14 şarkıdan oluşuyor. İlk izlenimlerim olumlu yönde. Oasis’den farklı bir konsept yaratmışlar. Daha eski rock’n’roll havasında. Farklı bir hava katacağı kesin son dönemde oluşan ortama. Ülkemize gelme ihtimali nedir bilmiyorum ama ben Amazon’dan aldım direk albümü. Bu aralar gelmesini umutla bekliyorum. İlerleyen günlerde izlenimlerimi yazacağım.

Amazon demişken zamanında nasıl hata yaptığımızı fark ettim. Hep Amazon.com’dan alışveriş yaptık. Genelde de kitap ve albüm. Bir aya yakın süre kargoları bekledik, dünya kadar kargo parası verdik. Halbuki gerek yokmuş. Amazon.co.uk’den çok daha kısa sürede ve çok daha az bir kargo ücretine izin verilen ürünleri alabiliyorsunuz. Kitap denemedim daha ama küçük aksesuar ve albümlerde sıkıntı yok en azından. “Bu devirde ne albümü ya?!” diye bir düşünce olabilir ama biraz geri kafalıyımdır bu konularda. Hala kaset dinleyen biri olarak değer verdiğim bir grubun ya da bir sanatçının albümünü hala alırım. İnternetten dinlemek le olmuyor çünkü. Çocukluğumuzda ne görmüşsek onu hala yaşamak belki beni o günlere götürüyor ya da büyümeyi reddettiğimi hissettiriyor. Zaten büyümeye karşı bir itirazım var o ayrı bir konu. Çocuk kalmak gibi güzel bir şey var mı ya…

Alaycı Kuş

Ve bitti. Bu da bitti. Suzanne Collins’in yazdığı Açık Oyunları serisinin son kitabı olan Alaycı Kuş 2 Eylül’de piyasaya çıkmıştı. Ben anca okuyup bitirebildim tabiki de. Hikaye nereye varacak diye merakla bekliyordum. Son 100 sayfaya geldiğimde de bu merakım devam ediyordu. Hatta gidişatı görünce sonunu nasıl bağlayacağını çok merak ettim. Bu heycanlı ve yaratıcı hikayeden çok daha hoş, şaşırtıcı ve klasik olmayan bir son beklerdim. Çünkü bi’ yerden sonra sonunu tahmin edebiliyorsunuz. Onun dışında karakterlerin işlenişi, maceralar filan gerçekten başarılı. Kendinizi bir yerden sonra Katniss’in yerine koymaya başlayıp, ben olsam ne yapardıma kadar hayal edebiliyorsunuz.

Benim favori karakterim Gale idi. Neden bilmiyorum ama hem kabullenen olması hemde asi ruhu hemde düşünce tarzı buna sebepti (Çok klas cümle oldu be! Kararsızlıka girip, net bir kararla çıktık haha). Kesinlikle okumanızı tavsiye edebiceğim bir seri. Şimdiden iyi eğlenceler.

Bu hafta True Blood da sezon finali yaptı. Yaz dizisi olduğu için tek ona kalmıştım ama olmasa da olurmuş yani. Cidden çok kötü bitti. Tutarsızlığın dibine vurdular biraz.

Bu VIAddress gibi bir de Türkçe desteği olan MyUSAbox diye bir şey daha buldum. Bir de NewYork’da evim oldu fiyuuu! 4 gün önce ellerine ulaştı aldığım ürün ama hala kargolanmadı zaten. O konuda VIAaddress ile kapışıcam bu hafta, hayırlısı…

Bu arada Amazon Kindle 2 için cidden sağlam bir reklam yaptırmış. Şu linkten izlemeniz mümkündür. Ipad’in suratına çarpmışlar tokatı. Çok da mantıklı yerden vurmuşlar. İzle ki öğrenesin…

Şu Win7 ile ortaya çıkan ses sorununu toptan hallettim sonunda. Artık bilgisayar kitlenmeye başlamıştı, benimde cinler tepeden öteye gittiydi ki eski ses kartımı geri taktım ve huzuru buldum. Şu ana kadar bir sorun olmadı, bakalım hayırlısı…

Google yeni hizmeti “Scribe”yı sunar… Bu hizmet ne ola ki diye düşünürken ben elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. Öncelikle bu hizmet sadece İngilizce şu an için. Şimdi, bir yazı yazarken sizin tuşladığınız harflere göre hemen olası kelimeleri gösteriyor. Mesela “Hallo” yazmaya başladığınız da, “H”ye bastığınız an “H” ile başlayan kelimeleri hatırlatıcı olarak gösteriyor. Bu her harfi tuşladığınızda devam ediyor. Baya güzel ve yardımcı bir sistem. Keşke ben tezimi yazarkende olsaydı diye düşünüyorum. Bu da linki. Güle güle kullanın.

Hizmetlerimiz devam edecek…

Oh be!

Son günlerde içimde bir can sıkıntısı böyle büyüdü büyüdü ve hiç bir şey yapmama isteği uyandırdı içimde. Yazacak şeylerim olmasına ki içiminde dolu olmasına rağmen bu durum yüzünden yazasım gelmiyordu ki imdadıma Kaan Sezyum yetişti. 2007 – 2008 yazılarından oluşan bir kitap çıkarmakla kalmamış, kitabın 2. baskısı bile çıkmış. Biz daha birini görmeden ikisini aldık. Kahvemi yudumlarken okumaya başladım ve keyfim yerine geldi. Günlerin sıkıntısını 5 dakkada almayı başardı. Başka kitap okuyor gibi gözüküyordum ama onu da iki kere filan okuduğumdan bence yeterli. Zaten ağır gelmişti bu koşuşturma maratonunda. Mini tatile çıkacağım şu gün ve önümüzdeki bir kaç günü daha eğlenceli hale getirecek, güzel olacak.

Salı ve çarşamba günleri iş gerekçesiyle Ankara’ya gitmek zorunda kaldım. İç kesimlerine giremedim ama gördüğüm kısımları beni iyice soğuttu başkentten. Zaten sevdiğim bir şehir değildi, artık ögh! Kalacağımız oteli alışveriş merkezinin yanına yapmışlar (ya da mantıken ki tam tersi bir durumdur) ama hiç bir yere bir tabela koymamışlar. Yani bilen biri götürmese sittin sene bulamazdım. İkinci günün sabahı da bir trafik vardı, aman tanrım. Neyseki biz o trafiğin tersine doğru yol aldık ama taksi şöförünün gözleri doldu tabi, o yolu geri dönmek zorunda olduğu için. Birde İstanbul’a dönüşte, İstanbul’a vardığımızda uçağın 30 dakika boyunca havada boş boş turlamak zorunda kalması kötüydü. Cumhurbaşkanı gelmişmiş filan filan. Havaalanından çıkınca taksi bile yoktu. Neymiş yollar kapatılmış. Bir adam geldi diye bu kadar insanın suçu ve günahı ne anlamıyorum. Sırf eziyet çektirmek maksat. Kırmızı ışıkta duran bir cumhurbaşından sonra çok uç noktalarda yaşıyor şimdiki. Neyse…

Geçen gün bir haber okudum. Google hakkında; atılan mailler 5 sn içerisinde geri alınabiliyormuş. Beceremedim nasıl olacağını ama bu servisi 30 sn’ye çıkarmayı düşünüyorlarmış. Olsada sağa sola yanlış mail atarsak mene müdahale edebilelim yaf. Google başarılı bir şekilde yola devam ediyor derken Chrome için çıkan eklentiler paralı olacakmış haberi bizi üzdü tabi. Hoş değil bu davranış. Ama Gmail’in bir özelliği ile yeniden yüzümü güldürdü kendisi. Nedir bu? Efendim, şimdi Türkçe kullanıyorsanız Gmail’i, maile bir dosya eklediğinizi yazıp, dosyayı eklemeyi unutur ve gönder tuşuna basarsanız, Gmail direk sizi uyarıyor. “Ekte” kelimesi kullandınız ama dosya eklemediniz, haberiniz olsun diye. Bunu görünce cidden şok geçirdim. Vay be elin adamı neler yapıyor biz hala rüyasında aldattığı için karısını ve çocuklarını öldüren adamlarla uğraşıyoruz.

Merakla beklediğim ürünümü satın alırken bir şey keşfettim. Apple Store’da iki kredi kartı ile alışverişi yapabiliyormuşsunuz. En son ödeme kısmısında iki kredi kartı ile ödeme diye bir kısım var. Adamlar düşünmüş valla. Başarılı baya. Ama ödemenin son dakikasında 202 dolar vergiyi tokat gibi suratıma yapıştırması hiç hoş değildi. Hiç beklemediğim anda, ürün almanın mutluluğu ile hayal dünyasından çıkardı beni. Ama artık işin sonuna gelmişiz geri dönecek değiliz ya. Ağzım burnum dağıldı mali açıdan ama genede gülebiliyorum. Birde elime geçse artık daha mutlu olacağım.

Bu arada bir konser haberi ile coştum adeta. Archive 28 Eylül’de Türkiye’deki ilk konserini verecek. Maçka’daki Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek konserin bilet fiyatları 49.50 TL. Fiyatı çok iyi ama günü pek hoş değil. Haftaiçi konserleri pek eğlenceli geçer mi onuda görüceğiz bakalım. Mekan hakkında pek bilgim yok, umarım iyidir mekan. Biletler de malum Biletix tarafından satılıyor.

Son olarak da sevmediğim konu olan siyaset hakkında bir iki şey yazmak istiyorum. Malumunuz referanduma çok az kaldı. Siyasetçiler otomatiğe bağladı, her yerde bir görsel var. Gözlerim bozuldu sağda solda EVET ya da HAYIR görmekten. “Evet” mi? “Hayır” mı? sonuç ne olursa olsun halkın kendi iradesi ile, parti fanatikliği yapmadan, bir birey olarak tek tek maddeleri iyice kavrayıp, kendi iradesi ile bir sonuca varmasını umuyorum. Çünkü değişen bizim anayasamız. Evet ya da Hayır sonucunda kazanan veya kaybeden oradaki partiler değil halkın ta kendisi olacaktır. Hangisi size yakın geliyorsa ona göre cevabınızı verin. Sempatizanı olduğunuz partinin zorlaması olan cevabı değil…

Vuvuzela efsanesi…

Dünya Kupası başladı ve başladığı gibi de tartışmaları beraberinde getirdi. Turnuvadan önce vuvuzela’nın yasaklanması gündeme gelmiş ancak bu çalgının Güney Afrika’ya ait yerel bir şey olduğundan yasaklanmasının doğru olmayacağı açıklanmıştı. Gel gör ki daha turnuva başlayalı 3-4 gün geçtiği gibi insanlar isyan bayraklarını açtı. Durmadan bir arı vızıltısı eşliğinde maçlarımızı izliyoruz. Gol olduğunda dahi ritmi değişmiyor. İnsan gol oldu diye sevinir ya da ne biliyim heycandan durur filan ama yok, aynı tempo devam. Benim önerim şu; eğer ki vuvuzela keyfini uçlarda yaşamak istiyorsanız kulaklıkla izleyin maçları. İş yerinde haliyle başka bir şansım yok. İnternet üzerinden izlediğim site de spiker filan yok. Sadece çevre sesleri ile izlediğimden inanılmaz bir beyin  yıkama seansına dönüşüyor maçlar. Tabi 15 dakika dayanabildim bu eziyete. Tv’de izlerken de kanalı şöyle beş dakika önce filan açın. Önce gözlerinizi kapatın ve vızıltıyı içinizde hissedin. Terapi gibi. Kendinizi hazır hissettiğinizde gözlerinizi açın ve maçın keyfini çıkarın. Vızıltıyı hissetmeyeceksiniz bile… İyi şanslar…

Dünya Kupası’nın asıl konusu olan futbola dönersek; bu kadar eğlenceli olmadığını göreceksiniz. Belkide en sönük ve futbol adına pek bir şey olmayan maçlar izliyoruz. Düne (15 Haziran) kadar oynanan maçlardan -ki bu da 10 -11 maça filan denk geliyor sanırsam- sadece Almanya – Avustralya maçı üst bitti. En güzel futbolu da pek bir şey beklenmeyen Almanya’dan gördük. Neyseki dün de Kuzey Kore’nin golü ile maç üst bitti. Çatır çatır oynadı adamlar ama helal olsun. İnsan her maçtan sonra üzülüyor tabi neden Türkiye yok diye…

Bu arada sanırsam kupada bir sorunda şu yeni top. Daha kaygan mı ne yapmışlar. Neden anlamadım ama aksiyon yaratmak için sanırsam. Yazık, kabak kalecilere patlıyor…

Bu sıcak yaz günlerine girdiğimiz günlere ben hasta olarak girerek zoru başardım. Burnum çeşme oldu, akıyor durmadan. Baya sıkıntılı, çekilmiyor off offf.

Dün gece eve dönerken taksiyi kullanayım dedim. Eve çabuk gitme aşkına oldu hepsi. Sordum taksiciye trafik yoktur heralde diye, salı gecesi saat 00:00 civarı ne trafiği bakışı yedim üstüne. Haklıydı trafik yoktu ama gişelerde KGS kuyruğu vardı. KGS’si bitmiş veya olmayan insanlar sırası kendisine gelince sağdan soldan kart dileniyor. Haliyle de sırf gece değil günün her anı çekilmeyecek bir olay oluyor. Yani kartı oraya okuttuktan sonra kalan bakiye yazıyor, hiç mi dikkat etmezsin bre kardeşim? demek istiyorum burdan sevgili sürücülere. Bu sistem zaten bir garip ki indirimini de kaldırdı sevgili yetkililer, o yüzden de pek ekonomik değil üstüne de bu acılar çekilecek ızdırap değil. Bende aynı sistemi kullanmama rağmen bunları yazarak gerçek bir ironiye sebep oluyorum.

Bu arada sevgili kişiler tarafından Google’ın bazı kısımlarına erişimi engelledi. Youtube vs gibi sitelere yasağı sorgularken, bu ikinci darbe oldu sanırsam. Anlamıyorum şu mantığı. Yani bize yasaklayınca, bunun bizde olan yararı nedir? Biz giremiyoruz ama amacına ulaşmak isteyen kişiler ordaki icraatlarına devam edip, amaçlarına ulaşıyor. Ben ne anladım bu işten. Bizde bir şekilde (aslında bir çok şekilde) yasaklı bütün sitelere rahatlıkla girebiliyoruz. Kendini tatminde sınır yok sanırsam.

P.S: Pc hala pert, nasıl üşeniyorum anlatamam düzeltmeye. Üşengeçliğim, ızdırap çekmeme ağır basıyor. Şu iş bittikten sonra oturup yeni bir sayfa açtırıcam bilgisayara. Şu incecik kitabı bile bitiremedim, bilgisayarı hangi ara halledeyim o da ayrı bir soru işareti tabi.