Yeni Taksim Meydanı

Taksim Meydanı yeni yüzü ile karşımıza 240 gün sonra çıkacak. Çalışmalar başladı, bir kısmı trafiğe kapatıldı. İnsanlar çıldırma seviyesinde, yayalar yürüyemiyor bile. Projeyi herkes gördü, etti. Benim başka bir sorum olacak projeyle ilgili. Taksim Meydanı’nın trafiğe kapatılıp tamamen yayalara bırakması bir düşüncedir. Katılan olur, katılmayan da. Sorum şu: Dünyadaki diğer metropollerin kaçında ve hangilerinde merkez, ana meydanlar trafiğe kapalı ve yayalara özel?
Görmediğim şehirlerden Moskova, gördüklerimden de Prag… Bunlardan başka bilmiyorum.. Vardır veya yoktur ama şunu söyleyebilirim; Paris, Madrid, Barcelona, New York ve Viyana’da trafiğe açık. Viyana’nın olmayan yerinde kocaman park var. Bir de Floransa’nın bir kısmı kapalı olabilir.

Eğer bir meydan trafiğe kapalı olacaksa park yapılır, yeşilliğe büründürülür de manası olur. Bizde maalesef ki böyle değil. Eski kışla ve düz beton yapmak için trafiğe kapatılıp, yayalara bırakılıyor. Etkinlik alanı olarak mı düşünüyorlar yoksa Taksim’e daracık yollardan girecek yayaları olası eylem ve mitinglerde daha rahat kontrol etmek için mi onu da göreceğiz. Bana soracak olursanız kesinlikle ikinci seçenek…

Son saniyelerin haftasonusu

Cuma’dan başlayıp, pazar gecesine kadar süren zamanda beş tane maçta son saniyelere kadar heyecan mı desem, stres mi desem bilemediğim duygular yaşandı. Cuma günü önce Panathinaikos – CSKA maçı, daha sonra Barcelona – Olympiakos maçı ile oturmadan basketbola doyduk resmen. İki maçta son basketlere kadar süperdi. Açıkçası ben Final Four’da Panathinaikos’u destekliyordum ama o son topu herhalde kimse açıklayamaz. Oraya kadar getirilen maçta o son top cidden ağlatır insanı. Ne kadar kötü kullanılır?’a ders gibi. Daha sonra da Beşiktaş maçını sallayıp resmen Olympiakos’a odaklandım. Pana olmadıysa illa da komşu olsun şampiyon diye Olympiakos’u destekledim. Spanoulis insan olsaydı herhalde böyle oynayamazdı. Resmen Yunan taktiği ile uyuta uyuta finale çıktılar. Final mi? İzleyenler bilir, fazla söze ne gerek… Euroleague tarihinde en süper geri dönüş tescilli olarak. 28 dakikada 19 sayılık farkı kapatıp, son saniye basketi ile şampiyon olmak. Hele ki kadrodanki iyi oyuncuları kaybetmiş olmana rağmen. Ama buradaki koç faktörü de asla yadsınamaz. Dušan Ivković resmen takım olma dersi verdirtti. Hele ki maç içinde gitti denen maçı nasıl geri getiren taktikleri bir anda ortaya çıkararak Avrupa’nın en iyi koçu olduğunu kanıtladı. Tabi ki bunda Teodosic’in katkısı da yadsınamaz. Son periyotta yanlış hatırlamıyorsam 5-6 hücumu tek başına mahvetti. Daha bencilce kullanamazdı sanırsam. Belki de Sinan Erdem ile kötü anılarının olmasınında bunda etkisi vardı. Sonuç olarak mükemmel bir final ve bir turnuva izledik. Gene İstanbul ve gene unutulmaz bir final.

City'in resmi twitter hesabının paylaştığı fotoğrafFinalden hemen önce İngiltere’de inanılmaz anları izledik. Son haftaya uzayan şampiyonluk yarışının galibi bildiğiniz gibi uzatmanın da son dakikalarında golü bulan City’nin oldu. 44 yıl sonra gelen şampiyonluk sonrası “NOT IN MY LIFE” pankartı ile birini gördüm. Bir kesim Fenerbahçeli arkadaşım için de kupa alırlarsa bunu yapmalarını öneriyorum. Neyse önemli olan burada QPR’ın Stoke City’in golünden sonra ve o maçın bitmesinden sonra artık daha fazla kasamamaları. Resmen bir rahatlama yaşadıkları an son gol geldi. Cisse’nin koşarak gelip Nasri’ye sarılması filan.. Bunlar cidden çok güzel görüntüler. Bizim ülkemizde olmayan cinsten. Maçın bitimiyle birlikte de tüm tribünler sahaya girdi. Ama ondan önce hele ki skor 1-2 iken taraftarların tepkileri de ayrı bir komikti.

Geri sayımın son maçı ise Türkiye’den: Fenerbahçe – Galatasaray. Saçma sapan bir playoff olayı çıkarıldı. Nedeni çok belli: Şike olayları yüzünden kaybedilen LigTV müşterileri ve insanları futboldan soğuyup ilgi göstermediği dönemdeki kaybı playoff’ta geri kazanmak. Fikstürün bile LigTV’nin stüdyolarında çekilmesi filan komedi ötesi. Nitekim istenen de oldu ve Playoff’ta Fenerbahçe aradaki puan farkını kapattı ve şampiyon belirleme son maça kaldı. Maçı izleyenler bilmiyorum dikkat etti mi ama maç mı izledik yoksa reklamları mı belli değildi. Ne kadar büyük televizyon alırsanız alın yayıncı kuruluşlar daima onu sizin için küçültmesini bilir. Neyse maç berabere bitti, maçın stresi ve gerginliği ile sahada futbola dair hiç bir şey olmadı. Cüneyt Çakır cidden iyi yönetti maçı, bunu da belirtmek lazım. Saha futbolcular arasında oluşan ufak gerginlikler filan çok normal. Seyircinin sessizleşmesi filan, kendimi onların yerine koyamıyorum o an. Son düdükten sonra da Fenerbahçeli hiç bir futbolcu pislik çıkarmadan, üzüldü. Haber yalan değilse ki sanmıyorum Alex Galatasaray soyunma odasına gidip herkesi tek tek kutlamış. Olması gerekenler bunlar. Olmaması gerekense sahaya girmeler, çatışmalar filan. Polise de nasıl talimat verildiyse saha gireni bayılana kadar dövmek filan… Şaka gibi cidden. Bu ülkede taraftara, maça gidene teröristten öte bir muamele yapılıyor. Takımı, rengi hiç önemli değil. Hepsine aynı muamele. Ama en çok şu soruyu sormak isterim: Benzin istasyonuna fişek atıp, oradaki arabaları devirip yakan mı daha salak, yoksa benzin istasyonun yanında havaya ateş eden polis mi? Yaşananlar rezalet ötesi. Ama normal taraftarında bunları yapacağına asla inanmıyorum.

Şimdi kesişme noktasına gelirsek; bu üç maçında ortak noktası, üçünde de sahaya taraftarın girmesi. City maçında sahaya girildi, futbolculara sarıldılar ki futbolcular baya korktu bu durumdan ama özel güvenlik futbolcuları alıp soyunma odasına götürdü. Sonra 15 dakika geçti geçmedi taraftar tribünlere geri döndü ve saha içi boşaldı. Polis mi? Ne polisi? Lakin Olympiakos şampiyon oldu, tribünlerden seyirciler sahaya indi, basketbolcularla coştular ama kimseye dokunulmadı. En azından kaba kuvvet olmadı. Ne oldu? Seyirci kendi kendine yerine geçti… Bir de kendi ligimizdeki maça bakıyoruz. Tamam biri uluslararası bir turnuva filan ama ne olursa olsun sahaya girdi diye taraftarı o kadar dövme olayları filan… Kafalarda sorun var ve bu tek taraflı da değil…

Barcelona 2011

Beş yıl sonra yeniden Barcelona’da olmak… Özlemişim ortamı ama görünce de hayal kırıklığına uğradım. Aşırı kalabalık, hani öyle böyle değil. Üstüne İspanyol arkadaşlar çok güzel İngilizce anlıyor ama konuşmuyorlar. İspanyolca cevap veriyorlar her şeye. Bakıyorsun sende bön bön. Hatta ilk vukuatı ilk muhattap olduğum kişiyle yaşadım. Sorduğum soruya İspanyolca cevap vermeye başladı bende dinlemedim. Sonunda İspanyolca bilmiyorum dediğim zaman bilmem kaç cent İspanyolca mı? İngilizce mi? diye bir cevap aldım. Ee sen İspanyolca konuşursan tüm cümlede ben dinlemem ki… Neyse… Uzun lafın kısası halk şımarmış. Artık Barcelona’nın futboldaki başarısı ile de artan turist sayısı ile de alakalı olabilir mi bilmiyorum. Maç biletleri zaten uçuyor. Orada olduğum sürece Barcelona – Milan maçına denk geldim. Maça gideyim diye düşünüyordum ama mininum 100 euro idi biletler. Hoş stada gitsem daha ucuza da bulunurdu da kasmadım nedense. İçimden gelmedi.

Bu sefer daha önce dışından bakıp içine girmediğim mekanları da ziyaret ettim. Bunlardan ilki La Sagrada Familia. İlk gittiğimde dışındaki inşaattan mekan pek anlaşılmıyordu. Bir sene sonra biraz daha anlaşılırken, bu sefer baya baya iş ilerlemişti. Artık içerisinde bir çalışma yok. Sadece dış cephenin birinde çalışma devam ediyor. Girmek için yaklaşık bir yarım saat sıra beklemeniz gerekiyor. Eğer yeri anlatan o kulaklıklı cihazlardan almak istiyorsanız bir de onun sırası var. Hele ki hediyelik eşya dükkanına girmek isterseniz işte onun sırası en uzunu. Gaudi’nin muhteşem zekası ile becerisi ile yapılmaya başlayan ve ölümünden sonra halen yapımı devam eden bu mekanı imkanı olan herkese görmesini öneririm. Böyle fotoğraflarla olacak iş değil. Camların renklerinin bile bir açıklaması var.

Daha önce dışarıdan bakıp içine girmediğim mekanlardan biri de gene Gaudi’nin Casa Mila’sı. Tabloya bakar gibi içeriyi geziyorsunuz. Zaten ilk önce çatıya çıkıp, oradan bir Barcelona manzarasının tadını çıkarırken heykellere doyuyorsunuz. Daha sonra sergi kısmı ve binanın tanıtımı var. Sırf Casa Mila’nın değil Gaudi’nin yaptığı tüm binaların maketleri ve tanıtımı var. Bunların dışında gene Gaudi’nin yaptığı ergonomik  sandalye ve koltuk tasarımları ile kapı kolu tasarımlarını görüyorsunuz. Zaten bir kat aşağıda evin bir katını gezme şansınız oluyor. İlk yapıldığı orjinal hali ile. Asansör ile değil de merdivenler inerken de kapı kollarını görebilirsiniz.

Üçüncü mekan ise Palau de la Música Catalana. Burası Gaudi’nin yaptığı mekanlardan biri değil. Onun hocası olan Lluís Domènech i Montaner’in eseri. Burayı gördükten sonra en çok bu mekanı görmediğime üzüldüm. Gerek hikayesi ile gerek mimarisi ile inanılmaz bir mekan. Saat başı İngilizce tur var. Zaten tursuz içeriyi gezemiyorsunuz. Önce bir video gösterimi var, daha sonra da salonu gezdiriyorlar. Halen aktif olan bu mekanın içerisindeki her heykel bir akımı, bir olayı simgeliyor. Gayet de değişikliğe ve her türlü müziğe açıklar. Geçen sene tekno konseri bile verilmiş. Diktatörlük zamanında da kendisini koruyabilen nadir yerlerden Palau de la Música Catalana. Tek sorun içeri de fotoğraf çekmek yasak.

Bunların dışında önceki iki seferde gitmediğim yerlerden biri de Montjuïc kalesi idi. Önce füniküler daha sonra teleferik ile gidilen mekandan tüm şehir ayaklarınızın altında. Kale de pek gezilecek bir şey yok. Sadece manzarası için gidilip görülesi bir yer.

Bunların dışında zamanı olan herkesin bana göre yapması gereken şey eski sokaklarda rastgele dolaşmak, doğaçlama yapmak. Yön duygunuzu unutup gezeceksiniz. Çok değişik dükkanlar, binalar, insanlar, mekanlar görme şansınız oluyor. Biz mesela çok güzel hanımsı bir yer bulduk yemek yemek için. Yemek mekanlarını bir sonraki yazıda ayrıyeten paylaşacağım.

Sonuç olarak beş senede çok değişen bir yer olmuş Barcelona. Yaşamak istediğim bu şehir kendisinden biraz soğuttu beni ama sonuçta gönül bu hala seviyor orayı. Futbolla gelen başarı ciddi şekilde şehri de etkilemiş. Zamanla düzebilir belki ama eski halini de aratmasın…

Not: ilk üç fotoğraf bana ait ama Palau de la Música Catalana’nın içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan haliyle onu internetten bulup paylaştım.

Christopher kadar başına taş düşsün Chris emi!

Tekrar hatırladım sinirlendim. Sanırsam IAMX’in şu ana kadar çıkardığı en vasat albüm. Cuma günü konser var ve içimde endişe oluştu. Ama daha önceden bildiğim için içim rahat biraz. Canlı performansları baya iyi çünkü. Bu vasat şarkıları da son derece güzel söylerler. Zaten konsere gidip gitmeme olayım direkten döndü. Neyse yırttık!

Volkswagen Beetle’ye yeniden şöyle bir bakınca resmen Porsche’yi andırdığını fark ettim. Ama nedense bana Porsche’nin tasarımı yapılırken az biraz kaplumbağadan esinlenilmiş gibi geliyor. Yani onun üstten bastırılmış hali en sığ düşünceli hali ile. Bu yeni Beetle ise Porsche’nin arkadan ve önden sıkıştırılmış ve bu yüzden de üstte doğru biraz genişlemiş hali. En sığ hali ile tabi. İstiyorum şu arabadan!!!

Martina Hingis vardır bir aralar ya. Geçenlerde tenis maçı izlerken aklıma geldi. Arada kaynadı gitti. Steffi Graff sanırsam en uzun süre üstlerde kalan. Çok hatırlamıyorum ama adını hala hatırlayabiliyorum. Erkeklerde biraz daha farklı durum. Orada üst sıralarda istikrar var. Kadınlar kısmısında bir istikrarsızlık mevcut. Kardeşler bir ara orayı ele geçirmişti ama sonra onlarda düşüşe geçti. Şimdi kim bir numara kim bilmem kaç numara hiç bir fikrim yok.

Ya son bir ayda 4 tane Barcelona – Real Madrid maçı izledik. Dün tabi efsane star baltaladığı için maçı Afgan kanalından izlemek zorunda kaldım. Maçı canlı veren kanalların listesini buldum internette ve sanırsam bir tek Türkiye yoktu o listede. Harika değil mi? Neyse benim derdim o değil. Londra derbilerinin El Classico’dan çok daha eğlenceli olduğu. Bir çarşamba günü gene maçları esnasında gerçek Londra derbisi vardı. Tottenham Hotspurs ile Arsenal süper zevki bir maç yaptılar. Altı gol vardı maçta. Diğer tarafta bir tarafta oynatmamaya çalışan diğer yerde dünyanın en iyi takımı vs vs. Her zaman söylemişimdir ve hala dediğimin arkasındayım. Bu da İngiltere’de oynan futbol dünyanın en zevkli futbolu. Bu kadar basit. İnanılmaz mücadele oluyor. Dünya paralar alan oyuncuların o mücadelesi gerçekten özellikle bizimkilere ders olmalı.

Çok yakında da şu yeni internet yasakları ile ilgili içimdeki patlamayı yazacağım, hayırlısı.

Volkswagen, Nokta

Takıldım şu yeni VW Passat reklamına. Herkes için eski olabilir ama benim için baya yeni. Televizyon izlemeyen biri için en azından. En güzel sahnesi bence annesinin tabağı önüne ittikten sonraki tripleri. Bu arada reklamın Türkiye versiyonu ile Avrupa versiyonu farklı. Benim Youtube’da izlediğim versiyonunda anahtarda iki tane yan yana tuş vardı, bizim versiyonda tek tuş var. Ben yanlış anlamışım ama yabancı versiyonunda arabayı çalıştırıyor çocuğun babası. Ama benim için VW reklamları arasında Golf GTI reklamı farklı yer tutacak. 

İnce detayların güzel işlendiği bir reklam. Baya eski olduğu için ve benimde daha yeni gözümü açtığım zamanlar olduğundan belki daha çok etkilemiştir beni. Ama izlemekten sıkılmadığım bir reklam. Üstüne bu Passat reklamı artık son noktalardan birini koydu.

Bu hafta cumartesi akşamı El Classico serisinin ilk maçı oynandı. Yorgunluktan mı yoksa maçtan mı bilemeyeceğim ama ikinci yarı uyku modunu açtım. En azından ilk golü gördüm, ikinciyi kaçırmışım. Olay maç değil zaten. Olay bu maçı Ataşehir Trio’da sinemada yayınlanması. Adamlar İspanya’da bunu yapıyor mu bilmiyorum ama kraldan çok kralcı mıyız neyiz anlamadım. Ayrıca maç da gayet sıkıcıydı.

Bu hafta İzmir’e gittim, geldim. Havaalanında dükkanlar vardır, onlarda metrobüs oyuncağı gördüm. Sanki başka yerlerden de hatırlıyorum ama yani çok komik ya. Evde metrobüs ile oynayan bir çocuk düşünemiyorum. Vın vın metrobüs şöförü olacağım ilerde ben! Aslında iyi para var. Baya iyi para demek istedim. Mühendisten, öğretmenden daha fazla kazanıyorlar. Şşş kimse duymasın.

Bu haftasonu yeni bir kitap aldım. NTV Yayınları çıkarmış, yüz binlerce satılmış filan. Ferdinand von Schirach adında bir ceza avukatının yazdığı “Suç” adında bir kitap. Baya popüler olmuş ve film hakları bile alınmış. Hatta ilk filme de karar verilmiş ve çekimlerine başlanmış sanırsam. “Şans” adlı hikaye film yapılmaya karar verilmiş. Şu ana kadar 4 tane hikaye okudum ve bana göre aralarında en klişesi ve klasiğini film yapmaya karar vermişler. Belkide nabız yoklayıp kendine bağlama amacı güdülmüştür. Hikayelerden biri “Diken” bana The Maiden Heist filmini hatırlattı. Nedense kitaptaki adamı da filmdeki karakterlerle eşlemeye çalıştım. Kitap güzel, akıcı ve hikayeler cidden eğlenceli. Hepsinin gerçekten yaşanmış olması insanda merak uyandırıyor.

Kitap zannettiğim bir şeyinde albüm olduğunu öğrendim. İlk gördüğüm de Semih Saygıner’in Gizli Aşk albümünü kitap sandım. Çünkü kitap çıkarması daha makul geldi bana. Albüm ne alaka yani? Adam nereden nereye getirdi kendini. Yani merak ediyorum ama kesinlikle dinlemek istemiyorum şarkılarını. Ah şu teknoloji nelere kadirsin…

Mourinho Efsanesi

Dün belkide kimsenin beklemediği, çoğu futbol severin istemediği bir sonuç çıktı Katalunya’da. İnter, Barcelona’ya 1-0 yenilmesine rağmen turu geçti ve finale çıktı. Aslında ilk maçtaki skordan sonra bu beklenen bir durumdu. İlk yarıyı izleyemediğim için ikinci yarıya göre birşeyler yazmak istedim.

Mourinho dünyanın en iyi teknik direktörü. Evet burası kesin. Ya seveni var, ya nefret edeni. Ortasının olduğunu pek görmedim. Bende ona hayran olup, sevenlerindenim. Ama İnter’i hiç bir zaman sevemedim. Belkide hiç bir zaman takım olamadıkları için ve sadece futbolcu satın alıp, yetiştirmedikleri için. Mourinho, İnter’e gidince de üzülmüştüm. Dün bu üzüntüm biraz daha arttı. İnter buraya geldikten sonra o kupayı bırakmaz, Mourinho’da ikinci kez bu şansı geri tepmez. İnter bu kupayı almasını istemem (Mourinho alsın ama İnter alamasın- nasıol olur bilemem ama böyle olsun), çünkü dünkü futbollarını gördükten sonra futbol katliamı yapan bir takım bu kupayı almamalı. Nasıl EURO 2000’de İtalya-Hollanda maçında, maçı haketmeyen ve futbol katliamı yapan bir ülke turu geçmiş olsa da finalde aynı taktiğin işe yaramaması gibi. Aynı senaryoyu dün de gördük. Tek fark Pique’nin golü oldu. Ama ikinci yarı adına şunu söylemek isterim, sahada İnter 10 kişi kalmış olabilir ama 11. kişisi gene de sahadaydı. Şampiyonlar Ligi’nde bu kadar komik faulleri ben ilk kez gördüm. Klasik İtalyan futbolunda olduğu gibi her pozisyonda birileri yerden kalkamadı. Yenilen buz gibi golde cabası. Hoş İbrahimoviç’i oyundan alıp orta – kafa – gol mantığına devam etmek de yapılan hatalardan bir tanesi.

Sonuca sevinenlere şunu sormak  daha doğru olur aslında: Finalde güzel futbol mu? Yoksa sıkıcı, defansif futbol mu? Futbolsever olarak bunu düşününce ilkini tercih ederim, tabi herkesin de tercihine saygı duymak lazım. Final için Madrid’e giden Mourinho kupayı orda kaldırır ve daha geri dönmez. Seneye de El Clasico daha bir olaylı ve eğlenceli geçer.