Yapmayın…

Bu kadar bariz yapmayın. Düşünceniz ne olursa olsun yapmayın.

İstanbul’un fethi statta, büyük kutlamalarla kutlanacakmış. Ama 19 Mayıs sadece belirli yerlerde, protokolsüz yapılıyor. İşte bu farklılığı yaratmayın. Birini yapıp diğerini yapmazsan insanları kendine düşman edersin. Belki amacın budur, değildir bilemem ama asla unutulmaması gereken gerçek var. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederken hem tarihi değiştirdi, hemde tarihteki en büyük olaylardan birini gerçekleştirdi. Kesinlikle, %100 kutlanması gereken bir şey. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ama 19 Mayıs’ta da Fatih’in aldığı bu şehrin olduğu ülkenin, Türkiye’nin kurtuluşuna ilk adım atıldı. Atatürk en çok güvendiği kişilere, gençlere armağan etti bu günü. Fatih İstanbul’u fethetti, Atatürk de bu ülkenin kurtuluşuna, kuruluşuna liderlik etti. Bu gerçeği kabul edememek çok üzücüdür. Türk milleti, halkı, kadınları, erkekleri, çocukları.. bütünüyle herkesin başarısıdır, herkesin emeği vardır. Ama buna liderlik etmek…

Eğer bir ülkeyi yönetiyorsanız herkesi mutlu edemezsiniz. Bu böyledir, ama herkesi mutlu etmeye çalışırsınız ve bazı durumlarda bu aslında çok da kolaydır. Adı “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olan bir özel günü sallamamazlık çok fazla mesaj içeriyor. Protokolün olmaması konuyu ciddiye almamak demek oluyor. Bir açıklama geldi, bayramı rahat rahat kutladı insanlar diye ama zaten rahat, bayram gibi kutluyorlardı ki…

Adam kaldırımı düz yapamıyor ki…

Nereden anlıyorum? Yağmur yağmasa ciddi olarak fark edilmez ama. Dalgalı kur gibi kaldırım. Her yerinde su birikintisi var. Kaldırımın kenarına yürüsen öküz şoförler su fışkırtıyor. İki arada bir derede kalmış resmen bilgisayar oyununu yaşarmışcasına ilerlemeye çalışıyorum. Bir tepecikten diğerine zıplıyorum. Karanlık ışıkta baya enerjisini yitirmiş, kendini aydınlatmaya çalışıyor.  Tepecik diye gördüğüm yere ayağım değdiğinde *şıplak! diye ses çıkabiliyor. Ayağımdaki ıslaklığı hissettiğim an anlıyorum zaten. O an dengemi sağlamakta zor. Tekrar basar mıyım diye kafamda bir ton soru işareti ile maceraya devam ediyorum. Sanki haklarım bitmiş gibi gerginim. Korkuyorum, iki defa daha basarsam en başa döneceğim diye. Ne stresli şey şu sağanağın altında yürümek, ilerlemek. Hoş neyimiz düz ki kaldırımlarımız düz olsun. Kim bilir ne vardı kafasında orayı yaparken. Bol dertli insandan bekleneni vermiş aslında. Öyle bir derecedeyim ki buna da şükür diyorum. Ya o orada hiç olmayaydı da toprakta yürümeye çalıştığımızı düşünsene. Vah halimize işte o zaman. Ama zaman ilerledi her şeyimiz gelişiyor diye düşünmemek de lazım. Yıl 1923, paşaya soruyorlar: ‘‘Vekil maaşlarını düzenleyeceğiz. Ne kadar verelim?” Paşa cevaplıyor: ”Öğretmen maaşlarını geçmesin.’ Ya işte böyle, anlayana…

Beady Eye

Vee beklediğim an 2 gün önce 10 Kasım’da gerçekleşti. Noel Gallagher’in ayrılmasından sonra grup oasis adıyla yola devam etmeyeceğini açıklamıştı. Yeni gruplarının adı Beady Eye oldu ve onlarda albümden önce ilk singlelarını yayınladılar. Grubun internet sitesinden parçayı indirebilirsiniz. Çok beğenemedim şarkıyı ama sadece bir defa dinleyebilmiş olmamda bunda etkili tabi. Soundları iyice değişiyor. Eskileri düşünüp 1-2 parçayı o havada yapsalar bare.

Aynı gün içerisinde Scott Pilgrim vs World filmini izledim.Kopuyor film resmen. Aylardır bekliyordum, beklediğime değmiş. Film boyunca grafik animasyonlar sahnelere eşlik ediyor ve çok başarılı kullanılmış bu öğeler. Oyuncular çok başarılı seçilmiş.Özellikle Michael Cera çok iyi bir seçim. Bu aralar kendisi moda oldu. Bu tip gençlik filmlerinde bu yıl kendisini baya gördük. Film bir çizgi roman uyarlaması. Çizgi romanını okumadım ama sanırsam başarılı bir uyarlama olmuş. Filmin konusu aslında çok basit. Bir kızdan (Mary Elizabeth Winstead)  hoşlanan ve onunla çıkmak isteyen Scott (Michael Cera), bu amacı için onun eski sevgilileri ile mücadele etmek zorunda. Ben konusunu bilmeden izlediğim için başlarda afalladım. Daha konusu hakkında detaya girmeyeyim yoksa spoiler manyağı olur burası. Gelelim filmin asıl, en beğendiğim olayına: müziklerine. Mü-kem-mel! Tek kelimeyle mükemmeldi. Gerçekten çok başarılı. Bulu dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hele filmi izledikten sonra çok güzel gidiyor üstüne. Ahanda playlisti;

01. We Are Sex Bob-omb! – Sex Bob-omb (Beck)
02. Scott Pilgrim – Plumtree
03. I Heard Ramona Sing – Frank Black
04. By Your Side – Beachwood Sparks
05. O Katrina! – Black Lips
06. I’m So Sad, So Very, Very Sad – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
07. We Hate You Please Die – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
08. Garbage Truck – Sex Bob-omb (Beck)
09. Teenage Dream – T. Rex
10. Sleazy Bed Track – The Bluetones
11. It’s Getting Boring by the Sea – Blood Red Shoes
12. Black Sheep – Metric
13. Threshold – Sex Bob-omb (Beck)
14. Anthems for a Seventeen-Year-Old Girl – Broken Social Scene
15. Under My Thumb – The Rolling Stones
16. Ramona (acoustic) – Beck
17. Ramona – Beck
18. Summertime – Sex Bob-omb (Beck)
19. Threshold (8 Bit) – Brian LeBarton
20. Garbage Truck – Beck (Bonus track)
21. Threshold – Beck (Bonus track)
22. Summertime – Beck (Bonus track)

Bunların üzerine şunu da belirtmek istiyorum; artık çizgi romanlar eskisi gibi değil. Çizimler çok fazla mangaya kaçıyor. Ben mangayı çok sevmediğim için böyle diyorum tabi ki de. Neyse…

Bu arada bu spiker arkadaşlara şunu öğretmek lazım: Istanbul değil İstanbul. Dikkat ettikçe kulağımı tırmalıyor. “İ” ile yazılıyor “I” ile değil. Yeter artık ama.

Plajlarda dikkat edin artık kendinize. Sapıklar için yeni önlem almak için plajlara mobese kameraları kuracaklarmış. Sapıklar bahane üstsüz turistler şahane! Dikizleme Günlüğü’nü okumaya başladığımdan beri bu tip haberler ve olaylar daha gözüme batar oldu. Kamera kamera her yerde izleniyoruz artık. Huzur kalmadı. The Truman Show’dan sonra kendimizi ancak toparladık derken yaşamımızda bunlara şahit olur olduk. Sapıklara karşı önlem almak gerekiyor evet ama bu şekilde mi?

Şu reklamla yazıya devam edip;

 

 

son olarak da şunu söylemek istiyorum: Bir kişi düşünün, onu hiç görmediniz ve onunla yaşamadınız. Ama onu çok özlüyorsunuz… Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yok, çünkü bir millet onu çok özlüyor… 1938’den beri çok özlüyor…