7. nesil iPod Nano incelemesi

Zamanında eşime hediye aldığım 6. nesil iPod Nano’nun bir şekilde ortadan kaybolması üzerine, bir şekilde yenisini aldık. Yeni nesil çıktığı için haliyle mecburen 7. nesili almak zorunda kaldık.

ipodnano6

Aleti ilk gördüğümde baya şaşırdım. Çünkü iPod Nano her modelinde ufalan bir üründü. 6. nesil gerçekten en ideal küçüklüğe ulaşmıştı. 3.5-4 cm kadar bir yüksekliği, 3.5 cm kadar bir genişliğe ve 6.5-7 mm kadar bir derinliğe sahipti. Ekranda dört ikon görünebiliyordu. Arkasında kıskaç vardı ki bir yerlere takabilesiniz diye. Ayrıca üstünde bir tuş kilidi (klasik tabir ile) mevcuttu ve dokunmatik olması dışında da ses için fiziksel bir tuş vardı. O da tuş değil slaydırdı aslında. Fiyatını şu an net hatırlamıyorum ama klasik Apple stratejisini düşünürsek yeni çıkan modelle aynıdır. 130-150 dolar civarı bir şey.

ipodnano77. nesil elime geçtiğinde baya şaşırdım. İnternette gördüğünüz ile aynı olmuyor. Cihaz resmen iki katı uzamış. Daha incelmiş ve hafiflemiş lakin uzamış. Ekran kalitesini baya geliştirdikleri için izlenen videolar bir anlam kazansın diye bu yapılmış. Ama ne yaparlarsa yapsınlar o ufacık ekranda videolar ne kadar rahat izlenir burası meçhul. Dokumatik özelliği dışında sol kenarında ses ayarlama ve oynat/durdur tuşu var. Aslında tek tuş da yukarısı, aşağısı ve ortası işlevselliği sağlıyor. Bunun dışında klasik apple cihazlarındaki alt orta tuşu mevcut. Bir de sol tepesinde kitleme tuşu var. Şimdi buraya dikkat. Bu kitleme tuşuna basıp ekranı karartıyorsunuz ama alttaki yuvarlak tuşa basıp ekrana geri dönebiliyorsunuz. Burasını ben de tam anlamadım. Ayrıca şarkıyı durdurup, kitleme tuşuna bastığınızda tam anlamıyla durmuyor. Yani şarj yemeye devam ediyor ve bir gün sonra pili tamamen bitebiliyor. İlla basılı tutup tam kapatmanız gerekiyor. Bu kısım pek hoşuma gitmedi diyebilirim. Unuttuğunuz anda patlama ihtimaliniz var.

iPhone 5’lerle tanıştığımız yeni nesil şarj girişi iPod Nanolarda da mevcut. 1.5 saatte %80’e kadar şarj olabileceğini iddia ediyor cihaz ki baya hızlı olduğunu bende fark ettim. İlk başlarda fazladan yükleme yapıp sizi bir süreliğine kurtarıyor. Tam şarj olma süresi yaklaşık üç saat.

kulaklikKulaklığına gelirsek ki işte bu noktada en iyi özelliği başlıyor. Yeni kulaklıklar gerçekten olmuş. Ben iPhone 5 kullaklığı kullanmayıp hala eskisi çalışıyor diye onunla direndiğim için farkına varmamışım lakin yeni kulaklıklar cidden muazzam. Dışarıdaki seslerden tamamen izole oluyorsunuz. Bass ve ses kalitesi ile ses sadece kulağınızın içinde kalıyor. Eski kulaklıkları hiç iyi olmayan bir firma için gerçekten büyük bir gelişim.

Fiyatına gelirsek ülkemizle dışarısı arasındaki çelişkilerin tavan yaptığını görürsünüz. Amerika fiyatı 149 USD. Türkiye’deki resmi dağıtıcı Bilkom’da ise etiket fiyatı 600 TL. Şu an indirim varmış 558 TL’den satılıyor. TeknoSA biraz daha insaflı olaraktan 519 TL fiyat biçmiş. Ben bu kadar araştırmaya dayanabildim açıkçası. Apple Türkiye dükkanları açılınca fiyatlar ne kadar değişecek göreceğiz. Hoş ülkede bu vergi mantığı olduğu sürece her zaman en pahalı ürünleri (genel olarak) biz satın alacağız. Amerika’da 149 USD olan bir ürün Avrupa’da 169 € ise Türkiye’de 189 TL olmaz. Tahminen 400 TL civarı bir fiyat olur. Buna da şükür mü desek?

Geçir geçirebildiğin kadar…

Malum iPhone 4s çıktığı ülkelerde yok satıyor. Burada da yok satacağına eminiz. Dün bir sitede bir reklam gördüm. Hepsiburada.com kampanya yapmış ve ön sipariş ile telefonu 2.800 TL’ye satıyor. Asıl fiyatının da 3300 TL olduğunu iddia ediyor. Eğer o fiyatlara satılacaksa ne türlü küfürler etsem yetmez. Amerika’da 610 USD (1.10o TL civarında) ve Avrupa’da ise 660 avro (1.600 TL civarında). Türkiye’de iki katından fazla. Ve bizim saf insanımız (böyle diyebiliyorum ancak) bu aleti gidip bu fiyatlara alıyor. Sonra neden pahalı, neden kazık. Sen gidip alıp prim verirsen adamlara onlarda bize geçirmeye devam ederi. Neymiş vergiymiş filan. Evet vergilerle soyguna çevirdiler hayatı lanet olsun ama bu fiyatın tek sebebi vergi değil, insanları enayiden de öte yerlere koymak. Suratımıza baka baka aptalsınız, alıyorsunuz diyorlar. O da neden satmasın bizim insanımız böyle olduğu sürece. Maaşlara yapılanın iki üç katı zam ve vergi artışları olan bir ülkeden de aslında daha azı beklenemezdi. Senin devletinin sana saygısı hiç yokken o adamlar neden saygı göstersin ki… Senin devletin seni aptal yerine koymaya devam eder ve sen hiç bir şeye tepki göstermez ve hala onlara destek çıkarsan akılsızca bu adamlarda elindeki gücü böyle güzel kullanır. Sana, bana, bize geçirdikçe geçirir. Ancak itaat etmekle kalırız.

Sırf iPhone 4s için geçerli değil tabi ki de bu. Arabalarda, teknolojik aletlerde her şeyde. Ama en büyük karın olduğu sektörlerden biri bu. Diğerleri malum saat ve gözlük. Ben daha indirimsiz güneş gözlüğü göremedim. Hani bir yere girdiğimde şunu istiyorum ne kadar dediğimde fiyatına direk şu kadar diyen çıkmadı. Bu kadar ama indirimimiz var işte, bu kadara geliyor. Ama nakit öderseniz biraz daha düşeriz tabi… (Uyanık surat) Herhalde zamanında dükkanlarına yapıştırdıkları % indirim yazılarını çıkaramıyorlar da o yüzden böyle bir yol izliyorlar. Avro’nun 2.80 olduğu bir dönemde bile yurt dışında fotoğraf makinesini ve güneş gözlüğünü buradaki o “indirimli” fiyatlardan daha ucuza aldım. Hatta baya ucuza aldım. Ondan sonra insanların gelirleri tabi ki de açlık sınırında olur. Daha çok büyük oranı da olacak bu gidişle, çünkü daha önce de dediğim gibi maaşlara yapılan zamlar ile ürünlere yapılan zam ve vergilere giydirmeler arasında baya fark oluyor. Bir yılın ardından cebine giren para hızla çıkandan azalıyor. Daha çok cinnetler, daha çok aile cinayetleri izleriz biz. Bu sayede de kanallarımız bayram eder bize haber çıktı da zaman geçirip, reklamlardan para kazanabileceğiz diye.

Steve Jobs ve 4S

Dün gece bizim için geç saatlerde Apple beynini, dehasını ve bana göre hemen hemen her şeyi olan kişiyi kaybetti. Çok şaşırmamak lazım, zaten kanser yüzünden işinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Şu açıdan da bakmak lazım; kanserli acı dolu bir hayatı yaşamaktansa ölmek daha iyi olabilir. Ama bundan sonra Apple’dan o varmış biri projeler beklemek hata olur. Minimalliği tavan yapmış tasarımları, kullanıcının gıcık olduğu mouseları ile de anacağız onu. Şu an Facebook ve Twitter’da herkesin iletisi aynı. Yerli – yabancı, ünlü – ünsüz fark etmiyor. Bir de “i”li espriler var tabi. iSad, iLegend vs… Şimdiye kadar okuduklarım bunlar da yapmazsanız daha iyi olur bence. Baymayın hemen insanı.

Dün de herkesin beklediği iphone 5 yerine 4S gelmesi süper oldu. Ben çok şaşırmadım, Satış stratejisi sonuçta. 5 geliyormuş gibi yapıp, rakipleri paniğe sokmak ve yeni ürünlerini normalden erken piyasaya sürmek zorunda bırakmak da bir strateji sonuçta. Yeni olarak işlemci hızı, siri ve daha kısa pil ömrü en çok göze çarpan durumlar benim için.

Siri denen olay çok güzel evet katılıyorum. Ama ilk değil. Yani bu kadar gelişmişi ve AI li olması bir ilk olabilir de Blackberry Torch’da da buna benzer bir olay vardı. Menülere sesli ulaşabiliyor, telefon edebiliyor veya programları açabiliyordunuz. Ama tabi ki 4s’deki kesinlikle daha iyisi. Yalnız dil desteği her zaman sorun olacak bizim için. Amerikan veya İngiliz halkı için süper bir olay. Hatta ilk partide Almanca ve Fransızca’da varmış. Onlar içinde süper ama ya bizim için… Hala Türkiye temsilcisinin Bilkom olması ve Apple’ında bizim piyasamıza girmeye pek niyetinin olmaması düşündürücü. Hatta öyle ki ilk aşamada Amerika’da satılacak 4s daha sonra 22 ülkede satışa sunulacakmış. Daha sonraki parti de Türkiye’ye gelecek. İşte Bilkom yerine Apple olsaydı böyle olmazdı. İnsanları çılgın kazıklayan Bilkom’dan daha iyisi de beklenemezdi açıkçası.

Son olarak R.I.P Steve Jobs diyelim…

Paranın saadet getirmediği an

Tabii ki hayat ne getirir bilinmez ama iddialara göre Steve Jobs’un altı haftalık ömrü kalmış. Her an her şey olabilir mantığı ile zaten bunun doğru olduğu tartışılır ama esas konu bu değil. Esas konu paranın saadet getirmediğidir. Paran var huzur var söyleminin yıkıldığı an. Steve Jobs’un ne kadar başarılı ve bir o kadar da zengin biri olduğunu hepimiz biliyoruz ama işte otonla para maalesef ki sizi hiç beklemediğiniz bir an hayattan koparabiliyor. Kişisine göre efsaneleşiyorsunuz o ayrı.

Dün bir video izledim. Eski olabilir ama ben yeni gördüm. Bir Amerikan yazılım şirketi telefonlar için yüz tanıma programı geliştirmiş. Yazılımın yüklü olduğu telefon ile bir kişinin yüzünü telefona tanıttıp, etiketleyebiliyorsunuz. Bu sayede telefonunuz bu tanıtılan suratı yeniden gördüğü zaman hemen etiketlediğiniz isim ekranda beliriyor. Ayrıca o kişinin sosyal ağ sitelerindeki bilgileride ekranda çıkıyor. Çok mu gerekiyor böyle bir şey onu bilemiyorum ama bir açıdan işimizi kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Örneğin bir fotoğraf ya da video çektiğiniz zaman bu kimdi demenize gerek kalmayabilir ya da filtreleme yaparken direk isme göre bunu yapabilirsiniz. İstediğiniz kişinin fotoğraf veya videolarına ulaşılabilir. En azından (benim açımdan) bu konuda başarılı bir yazılım.

Gmail’in chat uygulamasını kullanmayan ya da bilmeyen yoktur herhalde. Ne zamandır var bilmiyorum ama Hotmail de messengerını aynı şekilde uygulamaya sunmuş. Son 3-4 günde bağlantı sorunu yaşasam da “oh be sonunda!” dediğim bir uygulama. Gmailinkinden daha detaylı ama sanki biraz daha zamana ihtiyacı var gibi. Zaten yeni MSN’i de ofisteki laptopa kurdum ve afalladım. Ne hale getirmişler bu basit programı anlamadım. Her şey minimal bir hal alırken bu programı neden böyle şekillendiriyorlar anlamadım.

Google da Chrome 9’u çaktırmadan piyasaya sürdü. Bana göre en büyük özelliği site önizleme olayı. Bu özelliği ayarlarında açtığınız da adres satırına siteyi yazmaya başladığınız da enter (nam-ı değer return) basmasanız da siteyi açıyor. Tabii ön izleme olarak. Ama sayfayı aşağıya doğru indirip yazıları okuyabiliyorsunuz. Sonra adres çubuğuna yeni adresi yazıp aynı şeyi yapabiliyorsunuz. Benim bununla ilgili sorum şu olacak: Site demek tıklamak demek, hit demek. Bu şekilde tıklamadan sitelere girebilmek (o sitede hiç bir linke tıklamadığımızı düşünürsek) hit oranlarını düşürmez mi? Bu bir sorun mudur, değil midir?

Son olarak da yeni öğrendiğim bir bilgiye göre Amerika’da Acer satışlarda Dell’i geçmiş. Bu habere çok şaşırdım. Malumunuz Amerika’da en çok satan markalardan, Türkiye’de ise pek tanınmayan bir maka Dell. Acer’e listedeki yerini kaybetmesi ise beni cidden şaşırttı. Ofiste verdikleri laptop HP değil de Acer olunca önce hayal kırıklığına uğradım. Şimdi alıştım ama sonuçta Türkiye’ye ilk Acer’i getiren firma yüzünden güvensizlik hala var. Hayırlı olsun ne diyelim…

Not: Dell’i geçmemiş ama çok yaklaşmış. Bilgi kaynağı arkadaşım tekrar kontrol ettiğinde bu durumun tam anlamıyla gerçekleşmediğini söyledi. Hatamız affola…

Geldim geldim…

Havalar soğudu, gözlerim pörtledi, günlerden cumartesi ama ben şu an ofisteyim, arabanın sol sinyali o kadar hızlı yanıp sönmeye çalışıyor ki yanıp sönemiyor… program baya dolu desene.

Şu son son hafta bünyemin alıştığından fazla metroyu kullandım. Baktım telefon çekiyor duraklarda ama gel gör ki metro hareket halindeyken çekmiyor. Sonra düşündüm vatman olmak nasıl bir duygu olsa gerek? Düşünsene mesai saatlerin boyunca bi’ ileri bi’ geri tırtılı getirip, götürüyorsun. İletişim kurabileceğin kişiler telsizinin ötesindeki insanlar. Tamam madenlerde filan çalışanlar içinde aynı şey geçerli ama orada iş arkadaşlarınla birliktesin devamlı. Bunda öyle bir şey de yok. Ufacık kabinde yalnızsın ve yeni sistem de Taksim’de yolcuları indirdiği gibi yenilerini alıyor. Eskiden ileri doğru gider bir yerlerde dururdu. Belki otobüs gibi takıldıkları bir yer vardı orada. Garip bir şey bu vatmanlık ya.

Geçen hafta öğrendik ki Bağdat Caddesi’ne de Cafe Pi açılmış. Hemen dedik gidelim. Eski Arkasokak, yeni Küçük Beyoğlu diye adlandırılan yerlerdekini sindirmişken bunu görünce uçtum yani. İlk Taksim’in girişinde kalan, saat 9’dan sonra yer bulmanın büyük şans olduğu Cafe Pi nerede, burası nerede! Hala favorim Taksim’deki ilk mekan. Konsepti oydu çünkü, benim için öyle kalaca. Bağdat Caddesi’ndekinde yaş ortalaması 17 – 18 filan. Lounge havasında mekan. Ya ben çok katıyım bunlara karşı ya da konseptin fazla dışında.

Gel gelelim bir hayal kırıklığına. Apple’nin laptopları nam-ı değer mac bookları beni hayal kırıklığına uğrattı. Aleti televizyona bağlıyayım dedim, aparatları aldım, hdmi televizyona taktım, gel gör ki ses yok piyasada. Sonra jeton düştü ki mini display çıkışını hdmi’ye çevirdiğimiz için haliyle sesi aktaramıyor. Adı üzerinde display (görüntü). Neyseki alet sesi dışarı iyi veriyor da oradan kurtarıyor. Ama hani bir gün deneyen olur da neden ses yok demeyin. Sebebi bu işte.

Oh be!

Son günlerde içimde bir can sıkıntısı böyle büyüdü büyüdü ve hiç bir şey yapmama isteği uyandırdı içimde. Yazacak şeylerim olmasına ki içiminde dolu olmasına rağmen bu durum yüzünden yazasım gelmiyordu ki imdadıma Kaan Sezyum yetişti. 2007 – 2008 yazılarından oluşan bir kitap çıkarmakla kalmamış, kitabın 2. baskısı bile çıkmış. Biz daha birini görmeden ikisini aldık. Kahvemi yudumlarken okumaya başladım ve keyfim yerine geldi. Günlerin sıkıntısını 5 dakkada almayı başardı. Başka kitap okuyor gibi gözüküyordum ama onu da iki kere filan okuduğumdan bence yeterli. Zaten ağır gelmişti bu koşuşturma maratonunda. Mini tatile çıkacağım şu gün ve önümüzdeki bir kaç günü daha eğlenceli hale getirecek, güzel olacak.

Salı ve çarşamba günleri iş gerekçesiyle Ankara’ya gitmek zorunda kaldım. İç kesimlerine giremedim ama gördüğüm kısımları beni iyice soğuttu başkentten. Zaten sevdiğim bir şehir değildi, artık ögh! Kalacağımız oteli alışveriş merkezinin yanına yapmışlar (ya da mantıken ki tam tersi bir durumdur) ama hiç bir yere bir tabela koymamışlar. Yani bilen biri götürmese sittin sene bulamazdım. İkinci günün sabahı da bir trafik vardı, aman tanrım. Neyseki biz o trafiğin tersine doğru yol aldık ama taksi şöförünün gözleri doldu tabi, o yolu geri dönmek zorunda olduğu için. Birde İstanbul’a dönüşte, İstanbul’a vardığımızda uçağın 30 dakika boyunca havada boş boş turlamak zorunda kalması kötüydü. Cumhurbaşkanı gelmişmiş filan filan. Havaalanından çıkınca taksi bile yoktu. Neymiş yollar kapatılmış. Bir adam geldi diye bu kadar insanın suçu ve günahı ne anlamıyorum. Sırf eziyet çektirmek maksat. Kırmızı ışıkta duran bir cumhurbaşından sonra çok uç noktalarda yaşıyor şimdiki. Neyse…

Geçen gün bir haber okudum. Google hakkında; atılan mailler 5 sn içerisinde geri alınabiliyormuş. Beceremedim nasıl olacağını ama bu servisi 30 sn’ye çıkarmayı düşünüyorlarmış. Olsada sağa sola yanlış mail atarsak mene müdahale edebilelim yaf. Google başarılı bir şekilde yola devam ediyor derken Chrome için çıkan eklentiler paralı olacakmış haberi bizi üzdü tabi. Hoş değil bu davranış. Ama Gmail’in bir özelliği ile yeniden yüzümü güldürdü kendisi. Nedir bu? Efendim, şimdi Türkçe kullanıyorsanız Gmail’i, maile bir dosya eklediğinizi yazıp, dosyayı eklemeyi unutur ve gönder tuşuna basarsanız, Gmail direk sizi uyarıyor. “Ekte” kelimesi kullandınız ama dosya eklemediniz, haberiniz olsun diye. Bunu görünce cidden şok geçirdim. Vay be elin adamı neler yapıyor biz hala rüyasında aldattığı için karısını ve çocuklarını öldüren adamlarla uğraşıyoruz.

Merakla beklediğim ürünümü satın alırken bir şey keşfettim. Apple Store’da iki kredi kartı ile alışverişi yapabiliyormuşsunuz. En son ödeme kısmısında iki kredi kartı ile ödeme diye bir kısım var. Adamlar düşünmüş valla. Başarılı baya. Ama ödemenin son dakikasında 202 dolar vergiyi tokat gibi suratıma yapıştırması hiç hoş değildi. Hiç beklemediğim anda, ürün almanın mutluluğu ile hayal dünyasından çıkardı beni. Ama artık işin sonuna gelmişiz geri dönecek değiliz ya. Ağzım burnum dağıldı mali açıdan ama genede gülebiliyorum. Birde elime geçse artık daha mutlu olacağım.

Bu arada bir konser haberi ile coştum adeta. Archive 28 Eylül’de Türkiye’deki ilk konserini verecek. Maçka’daki Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek konserin bilet fiyatları 49.50 TL. Fiyatı çok iyi ama günü pek hoş değil. Haftaiçi konserleri pek eğlenceli geçer mi onuda görüceğiz bakalım. Mekan hakkında pek bilgim yok, umarım iyidir mekan. Biletler de malum Biletix tarafından satılıyor.

Son olarak da sevmediğim konu olan siyaset hakkında bir iki şey yazmak istiyorum. Malumunuz referanduma çok az kaldı. Siyasetçiler otomatiğe bağladı, her yerde bir görsel var. Gözlerim bozuldu sağda solda EVET ya da HAYIR görmekten. “Evet” mi? “Hayır” mı? sonuç ne olursa olsun halkın kendi iradesi ile, parti fanatikliği yapmadan, bir birey olarak tek tek maddeleri iyice kavrayıp, kendi iradesi ile bir sonuca varmasını umuyorum. Çünkü değişen bizim anayasamız. Evet ya da Hayır sonucunda kazanan veya kaybeden oradaki partiler değil halkın ta kendisi olacaktır. Hangisi size yakın geliyorsa ona göre cevabınızı verin. Sempatizanı olduğunuz partinin zorlaması olan cevabı değil…