Poster isteriz!

Son dönemdeki favori sitem Fab.com’dan (buradan üye olabilirsiniz) aldığım posterlerin gönderim ücretinin poster fiyatından kat kat fazla olması fena koyuyor. 20 dolar bile değilken aldığım posterin değeri, iki gönderim fiyatı bundan katlıca. Ama değdiği için sesimi çıkarmıyorum tabi. Normalde Türkiye’ye gönderim olmayan sitelerden alışveriş yaparken kral sitelerden biri NYBox.com’u kullanıyorum kullanmasına da kar payını arttırmış olmaları hoş olmamış. Şimdi sağ olsunlar FedEx ve DHL’i de listelerine eklemişler ama o fiyatları görünce cidden koşarak kaçtım. Bu tip ilk denememi VIAddress ile gerçekleştirmiştim ama biraz laubali bulduğum için fazla da üstüne gitmemiştim. Ayrıca Indiana da olması da etkenlerden biri. Kargonun New York’a gitmesi daha hızlı oluyor malum. Ama dediğim gibi asıl olay malum kargo fiyatları. yarım kiloluk şey diye geçir geçirebildiğin kadar. Yarım kilonun sebebi de kırışmasın diye koydukları karton. Ama sanatçının baskının arkasına imza atmış olması şık olmuş.

Şimdi sırada diğer posterler var. Yalnız cidden bu tip posterleri bulabileceğim bir yer var mı İstanbul’da merak ediyorum. Ev için çok şıklar ve ucuzlar. Bizde nedense geçiren fiyatlar varmış gibi geliyor. Bilen ve bunu yazıyı okuyan kişilerden yardımlarını esirgememelerini de rica ederim.

Paranın saadet getirmediği an

Tabii ki hayat ne getirir bilinmez ama iddialara göre Steve Jobs’un altı haftalık ömrü kalmış. Her an her şey olabilir mantığı ile zaten bunun doğru olduğu tartışılır ama esas konu bu değil. Esas konu paranın saadet getirmediğidir. Paran var huzur var söyleminin yıkıldığı an. Steve Jobs’un ne kadar başarılı ve bir o kadar da zengin biri olduğunu hepimiz biliyoruz ama işte otonla para maalesef ki sizi hiç beklemediğiniz bir an hayattan koparabiliyor. Kişisine göre efsaneleşiyorsunuz o ayrı.

Dün bir video izledim. Eski olabilir ama ben yeni gördüm. Bir Amerikan yazılım şirketi telefonlar için yüz tanıma programı geliştirmiş. Yazılımın yüklü olduğu telefon ile bir kişinin yüzünü telefona tanıttıp, etiketleyebiliyorsunuz. Bu sayede telefonunuz bu tanıtılan suratı yeniden gördüğü zaman hemen etiketlediğiniz isim ekranda beliriyor. Ayrıca o kişinin sosyal ağ sitelerindeki bilgileride ekranda çıkıyor. Çok mu gerekiyor böyle bir şey onu bilemiyorum ama bir açıdan işimizi kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Örneğin bir fotoğraf ya da video çektiğiniz zaman bu kimdi demenize gerek kalmayabilir ya da filtreleme yaparken direk isme göre bunu yapabilirsiniz. İstediğiniz kişinin fotoğraf veya videolarına ulaşılabilir. En azından (benim açımdan) bu konuda başarılı bir yazılım.

Gmail’in chat uygulamasını kullanmayan ya da bilmeyen yoktur herhalde. Ne zamandır var bilmiyorum ama Hotmail de messengerını aynı şekilde uygulamaya sunmuş. Son 3-4 günde bağlantı sorunu yaşasam da “oh be sonunda!” dediğim bir uygulama. Gmailinkinden daha detaylı ama sanki biraz daha zamana ihtiyacı var gibi. Zaten yeni MSN’i de ofisteki laptopa kurdum ve afalladım. Ne hale getirmişler bu basit programı anlamadım. Her şey minimal bir hal alırken bu programı neden böyle şekillendiriyorlar anlamadım.

Google da Chrome 9’u çaktırmadan piyasaya sürdü. Bana göre en büyük özelliği site önizleme olayı. Bu özelliği ayarlarında açtığınız da adres satırına siteyi yazmaya başladığınız da enter (nam-ı değer return) basmasanız da siteyi açıyor. Tabii ön izleme olarak. Ama sayfayı aşağıya doğru indirip yazıları okuyabiliyorsunuz. Sonra adres çubuğuna yeni adresi yazıp aynı şeyi yapabiliyorsunuz. Benim bununla ilgili sorum şu olacak: Site demek tıklamak demek, hit demek. Bu şekilde tıklamadan sitelere girebilmek (o sitede hiç bir linke tıklamadığımızı düşünürsek) hit oranlarını düşürmez mi? Bu bir sorun mudur, değil midir?

Son olarak da yeni öğrendiğim bir bilgiye göre Amerika’da Acer satışlarda Dell’i geçmiş. Bu habere çok şaşırdım. Malumunuz Amerika’da en çok satan markalardan, Türkiye’de ise pek tanınmayan bir maka Dell. Acer’e listedeki yerini kaybetmesi ise beni cidden şaşırttı. Ofiste verdikleri laptop HP değil de Acer olunca önce hayal kırıklığına uğradım. Şimdi alıştım ama sonuçta Türkiye’ye ilk Acer’i getiren firma yüzünden güvensizlik hala var. Hayırlı olsun ne diyelim…

Not: Dell’i geçmemiş ama çok yaklaşmış. Bilgi kaynağı arkadaşım tekrar kontrol ettiğinde bu durumun tam anlamıyla gerçekleşmediğini söyledi. Hatamız affola…

İştahım açıldığı gibi kaçtı!

Akşam akşam okuduğum bir haber ile cinlerim tepeme çıktı. O konuya en son değineceğim. Sakinleşirsem tabi o ayrı.

Öncelikle ne kadar zamandır paylaşmak istediğim bir videoyu paylaşıcağım. Facebook’da bir arkadaşımın paylaştığı bir video aslında. Geleceğin mobilyaları diye bir video ama yaratıcılık ve pratiklik hat safada. Yatağa dönüşen bilgisayar masası veya camsız vitrin gibi raflı bir sistem; aslında 4-5 tane sehpanın üst üste konulmasından oluşan bir sistem. En üstteki sehpayı alıp asıl amacı içinde kullanabilirsiniz filan. Gerçekten çok şekil ürünler var. Var ama fiyatlarını tahmin bile etmek istemiyorum. Burada videoyu izleyebilirsiniz.

Bayadır paylaşmayı düşündüğüm şeylerden bir taneside Pegasus Havayolları’nın uçuş güvenlik videosu. THY’nin ki animasyon ve bayadır da yayında. Pegasus da küçük çocukları oynatarak esprili bir hava katmaya çalışmış ve başarmış. Baya hoş olmuş. Ama ben hiç İngilizcesini görmedim. Yani Türkçe bilmeyen yolcular nasıl anlayacak videoyu o ayrı bir soru işareti.

THY demişken onlar da bombayı patlatmış ve Kobe Bryant ile marka tanıtım elçiliği için anlaşmışlar. Yani Amerika’da THY tanıtımlarında Kobe Bryant’ı bol bol görüceğiz. Manchester United, Barcelona ve Eurolegue’nin tarihinde ilk sponsorluğundan sonra Kobe Bryant ile Amerika’da tanıtım yaptırmak büyük iş.

Amerika’da demişken olayı KFC’ye bağlayayım bare. Bundan 4 sene önce İspanya’da KFC’de yediğim ürünü KFC Türkiye daha yeni ülkemize getirerek büyük bir başarıya imza atmış oldu. Şu yeni çıkan Tower Burger’den bahsediyorum. Ama anlamadığım şey neden bu kadar geç geliyor bu ürünler. Fast Food tüketimi ülkemizde hat safada olmasına rağmen bu tip ürünler ya gelmiyor ya geç geliyor. Yalnız Tower Burger de baya lezzetli, tavsiye ederim. Ama asıl ürün Amerika’da geçen aylarda çıkan bir ürün. Ekmeksiz sandwiç. Double Down adındaki ürün iki tavuk arasında iki peynir arasında iki domuz salamı. At o domuz salamını koy onun yerine jambon efsane olur. Kalori patlaması bir kenara ama böyle arada kaçamak amaçlı yenir her türlü. (Tower Burger’in fotoğrafını koyucaktım ama yazıyı yazarken aklıma bu geldi, haliyle de bunun resmini koydum. Ee açık ara ile yani…)

İştahımız açıldığına göre şimdi de onu kaçırma vakti geldi. Malumunuz en pahalı akaryakıt Türkiye’de. En son gelen zamlarla 97 oktan benzinin fiyatı 4.01 TL oldu. Katar’da benzin sudan ucuz bu arada. Lafın gelişi değil yani cidden öyle. Ama bizde de benzin bu günleri gördü işte. Ama maalesefki buna tepki ancak lafta olabiliyor. Hala hergün binlerce 0 km otomobil trafiğe çıkıyor. Kimse arabasıyla çıkmayıp, yollarda tepki olarak yürüse filan, devlet insanların tepkisini anlar aslında. Aynı metrobüs fiyatlarının artışına gösterdiğimiz tepkiyi gösteriyoruz, hiç bir şey yapmıyoruz. Öyle bir milletiz ki sömürülmek bize koymuyor, zaten göstersende coplarla dayak yiyorsun. Demokratik bir ülkede tepkini gösterdiğin için suçlu sayılıyorsun. Neyse…

Kapat kapat kimse görmesin!

Ülkemizde engellenen internet site sayısı aldı başını gitti. Son olarak belirtinen rakam 6000 (yazı ile altıbin). Maşallah. İpin ucu kaçtı gidiyor. Sırada Facebook olacak gibi. Bakan açıklama yapmış, uyarılara karşılık bir hareket yok diye. Biz bu kafayla zor dostum zor. Ama buna karşılık milletvekilleri, savcılar filan trafik kurallarına uymazsa ceza yemeyecekler. Yasallaşmış mesela bu. Kafaya bak, internete yasak, ama kurallara uymamak serbest. Trafikte kendinize dikkat edinderim ben. Bundan sonra kırmızıda geçecekelr alıp başını gidecek. Adamın kurala uyacağı varsa da artık olmaz. Çok iyi ya. Sonra Avrupa Birliği bizi istemiyor tripleri. Bu kafaları nasıl istesinki. Daha yaya geçidinde geçene korna çalan kafalar olduğu sürece. Çok iyiye gidiyoruz gibi gözükmek ayrı bir güzel. Neyse çok kaptırdım kendimi.

Geçen gün Avea’nın sitesine girdiğimde çok güzel bir banner gördüm. Blackberry’nin hastası olduğum telefonu 9800 Torch Türkiye’ye geliyormuş. Sadece Avea ile değil, Vodafone ile de alınabilecekmiş. Fiyatı veya kampanyası nasıl olur bilmiyorum ama ben o telefonu istiyorum! Dünyanın ilk dokunmatik ve qwerty klavyeli akıllı telefonu diyorlar. Onlar diyorsa doğrudur. Onlar kim bende bilmiyorum ama doğrudur!

Yeni OS 6’ı ile piyasaya sunulmuştu telefon. Amerika’da AT&T firması ile alabilmek dışında 500 dolara kontratsız da alınabiliyor. Korkuyorum ben buradaki fiyatından açıkçası. Malum Amerika’da 2000 dolarlık laptopı burada 6500 TL’ye satan bir zihniyet var. Hani vergi vergi diyorlar da bu yalanı ne kadar daha yedirmeye çalışacaklar. Böyle bir vergi yok, bu tamamen kar payı kar derler adama. 2000 TL’ye yakın birşey olur heralde, iPhone’lardan biraz tecrübemiz var artık. Kontratsız alma seçeneği de olursa aslında çok güzel olur. Bekleyip görüceğiz artık.

Bir vesileyle gördüğüm “Samuray Şemsiye”yi Türkiye’de 399 TL’ye satan zihniyet varsa aslında laptoplarıda o fiyatlara satarlar. Normal fiyatı 25 dolar. İnanılır gibi değil cidden ya. Yalnız şemsiye çok iyi. Alırsam bunu, gittiğim yerlere almazlar beni diye de korkuyorum. Ama çok güzel ve yaratıcı bir ürün. Alınca detaylarını yazarım pek tabi ki de.

Bu güzel ürünlerden bahsetmişken, dün bunlardanistiyorum.com’da çok yaratıcı ve pratik bir ürün daha buldum. Kendileri Dynomighty markasının bir ürünü olan Bottle Cap Tripod yani Şişe Kapağı Tripod. Çok zekice bir ürün. Her şişeye uygun. Tabi büyük makineler için şişeninde boyutu önemli. Sitede şu an satılmakta. 25 TL değerinde bu ürün. Bu dönem çok harcama yapmamış olsam direk alacağım bir üründür kendisi. Burda reklamını yaptık diye hemen bitirmezseniz ayrıca sevinirim.

Enter nam-ı değer Return’un suçu ne?

PC’lerde “Enter”, elmalarda ise “Return” olan bu tuşun suçu ne? Ofiste bazen duruyor ve klavye seslerini dinliyorum. Tıkır tıkır bir sesin ardında *çat diye bir ses (Bunu okuduktan sonra ofiste filansanız, seslere dikkat edin. Tık tık tık *ÇAT!). İşte o ses bu tuşun aldığı darbenin sesi. Yazılan yazıdan sonra bir hırsla dövüyoruz bu tuşu. N’aptı ki bu tuş bize? Büyüklüğünün de bir önemi yok. Bazı klavyelerde ince uzun olması bile kurtarmıyor kendisini. Hani bende farkında olmadan arada bu kaba kuvveti gösteriyorum ama sonra hemen özür diliyorum kendisinden. Çünkü önemli bir tuş, mazallah bir gün çalışamaz hale gelir filan kalırız öyle. Bence dikkatli hareket edin ve bu tuşun kıymetini bilin. Tık tık tık *ÇAT!

Kredi kartımın limitini arttırdım bugün. Hata mı yaptım bilmiyorum ama şimdi yetersiz bakiye lafını daha geç duyucam. Eskiden “aa bakiye yetersizmiş” deyip geçiyordum. Şimdi “has bakiye mi yetersiz?!” diyeceğim gibime geliyor, stresliyim. Bir de kart değiştirdim, Adios’a geçiş yaptım. Kart ücretinden de çotanga! Hadi hayırlısı.

Yalnız şimdi kredi kartı ödemesi yapmaya gittiğimde hala kanser olacağım beklemekten. Yapı ve Kredi Bankası’nın ATM’leri o kadar yavaş ki anlatamam. Garanti Bankası’nın ki uçuyor ama bunların ki kağnı. Sanırsam ATM’lerinde birer markası var ve ülkemizde 2 çeşit filan sadece bunlar. Ama Yapı Kredi’nin ki kadar ağırını görmedim. Sırada bekleyenlere yazık.

Sonbaharın gelişi ile televizyonlarda yeni sezonu açtık. Yeni yeni, taze diziler başlamak üzere. Hoş ne başlıyor ne bitiyor pek bi’ fikrim yok ama insanımızı TV başına kitleyecek aksiyon olarak hayatımıza girmek üzereler. Şimdi bir sorum olacak; ben bu dizilerin sadece final bölümünü izlesem dizileri anlar mıyım? Ona göre zaman kaybetmek de istemiyorum. Çünkü zaten özetler bir saate yakın sürüyor. Finalden önceki özetlerse daha da uzun. Ee finalde saatlerce sürüyor. Yeter heralde ya anlarım diziyi rahatlıkla. Zaten ilerleyen bir konu da yok gibi. İyi fikir, sevdim bunu. Finali izle, dizi cepte!

Lakin bu konuya değinmesem ayıp olurdu. Bize yaşattığınız heyecanlı ve mutlu anlar için 12 Dev Adam’a teşekkürler (Hasta yatağından kalkıp takıma koçluk yapan Tanjevic’i de unutmamak lazım.). Gerçekten helal olsun. Ama şu acı bir gerçektir ki 2.ler hatırlanmaz. En sinir olduğum şey ise ABD’nin bana göre o kıytırık kadrosu ile şampiyon olması. Gruptaki tüm maçlarımızı kazanarak kendimize çok iyi bir final yolu çizebildik. Önce güç kaybetmiş Fransa, üstüne kalan 8 takım arasındaki en kolay ve Yugoslav ekolünün en zayıf (O takımlar için en zayıf, yoksa tabikide inanılmaz iyiler) takım Slovenya ki bize ters gelen bir takımdı, daha sonra Sırbistan (İspanya gelse daha kolay kazanırdık ama). Sırbistan ve Yugoslav ekolü bize çok ters geliyor. Ne çektiksek onlardan çektik.

Bu turnuvada gördük ki isteyince başarabiliyoruz. 30 senedir yenemediğimiz Yunanistan ile başladık, bize çok ters gelen Fransa ile devam edip, sadece 4 kere yenebildiğimi Slovenya ile daha da devam edip, (benim bildiğim ki yanlış biliyor olabilirim) tarihimizde sadece bir kez yenebildiğimiz Sırbistan’ı, 2001’in intikamını alarak finale çıktık.

Bana garip gelen, çeyrek final maçından sonra bile 1-2 gün dinlenebilen takımlar yarı final maçından bir maç sonra finale çıktılar. Bu bi’ garip işte. Oyuncular dinlenemeden maça çıktılar. Neyse… Sonuçta tarihimizde hiç yaşamadığımız bir başarı yaşattıkları için bizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Amma velakin, belki seneye Avrupa Şampiyonası’nda gene bu başarı devam edebilir. Peki ya devamı? İşte bu noktada hükümetinde etkisi büyük olacak. Eğer ki alkol ve sigara yasası şu haliyle çıkarsa Efes Pilsen’in bu olaylardan elini ayağını çekeceğini biliyoruz. 2001’deki takımın %95’i Efes Pilsen altyapısındandı. Bu takımında %75’i Efes Pilsen altyapısından. Gerisini siz düşünün…