10 Kasım’da o an…

Bir adam düşünün hayatını bu ırka ve ülkeye adamış. Çocukluğundan beri bu ülkenin kurtuluşunu hayal etmiş. Ona her şekilde engel olanlara karşı hep çözüm buldu. Cepheden cepheye koştu, halkı uyandırdı, ayağa kaldırdı ve her türlü tehditten kurtardı. Cumhuriyeti kurdu, milyonları kendisine aşık etti. Sırf halka örnek olsun diye evlendi. Türk kadınına dünyanın hiç bir yerinde olmayan eşitlik hakkını sağladı. Günlerce odasından çıkmadı, yemek yemedi ülkeyi daha nasıl iyi hale getireceğini düşündü, uyguladı. Türkçe’nin ilk temellerini attı. Sonunda ise doğru düzgün yemek yemediği için sirozdan öldü. Milyonlar arkasından ağladı. Halen onu canlı görmeyenler bile ağlıyor. Onunla yaşayamayanlar, onu yaşamaya devam ediyor. Bir çok şeyi yaptığımızı iddia edebiliriz, peki ne yapmıyoruz? Onun için 365 günümüzden, yani 8760 saatimizden, yani 525 bin 600 dakikamızdan (yazıyla) bir, (rakamla) 1 dakikamızı ayıramıyoruz. Anlayana…

Sadece “anıyoruz” diyebilmek

Uzun zamandır kafamda şu düşünce. Bugün bir kez daha bunu gördüm. Bu ülkenin polisi bile sadece “bir” dakikalık bir saygıda bulunamıyorsa kafalarda çoğu şey artık kesinkes değişmiş demektir. Bir yanda otobüs şoförü aracı durdurup, içinden inip saygı duruşunda bulunabiliyor ama içindeki yolcularım umurunda değilse veya siren yaka yaka yolunu açmaya çalışan polis durmuyorsa cidden baya bir sorun var demektir. Zaten sorun olduğunu biliyoruz ama şöyle bir bakarsak neler oluyor, neler olmuyor diye daha açık görebiliriz.

Van’da depremini bahane olarak kullanıp, oradan bile prim yapmak isteyen insanlar ülkenin özgürlüğünün resmileşmesinin 88. yılını bile kutlayamıyorsa  sorun çok büyüktür. Gece olacak kutlamaları iptal edebilirsin. Konser ve havai fişek gösterilerini iptal edebilirsin. En maliyetli olay bu zaten. Ama okullardaki törenleri, fener alayını filan iptal etmek… İşte bunları anlamak mümkün değil, yoksa mümkün mü? O günleri umursamayana mümkün. Depremi bahane edip ülkenin en coşkulu gününü kutlamayı düşünmeyip, düğünlerde halay çekmeyi düşünen insanlar için mümkün. Okuldaki çoğu çocuk için cumartesi sabah okul üniforması ile okula gidip tören yapmak zaten angarya geliyor. Zamanında bilinçsizken bizde böyleydik. Ama kafaya dank ettikçe anlıyorsun önemini. Bir şeyleri görünce daha çok anlıyorsun.

Anıyoruz demekten başka ne yapıyoruz? Youtube’da hakaret içeren videoları kaldırtamadığımız için siteye girişi engelliyoruz. İşini doğru düzgün yapan, insanları kayırmayan dürüst insanları bir yerelere sürüp, cezalandırıyoruz. Ama kayıranları ise işi ile alakasız da olsa çok güzel yerlere getiriyoruz. Atatürk’ü dinsiz, alkolik olarak görüp hakarete varan eleştirilerde bulunanları göklere çıkarıyoruz. O da unutulur zamanla diye düşünenlere prim veriyoruz. Şunu diyen olabilir elbet, sen böyle düşünüyorsun ama biz çok şeyler yapıyoruz. Maalesef ki şu an için yetmiyor.

Beady Eye

Vee beklediğim an 2 gün önce 10 Kasım’da gerçekleşti. Noel Gallagher’in ayrılmasından sonra grup oasis adıyla yola devam etmeyeceğini açıklamıştı. Yeni gruplarının adı Beady Eye oldu ve onlarda albümden önce ilk singlelarını yayınladılar. Grubun internet sitesinden parçayı indirebilirsiniz. Çok beğenemedim şarkıyı ama sadece bir defa dinleyebilmiş olmamda bunda etkili tabi. Soundları iyice değişiyor. Eskileri düşünüp 1-2 parçayı o havada yapsalar bare.

Aynı gün içerisinde Scott Pilgrim vs World filmini izledim.Kopuyor film resmen. Aylardır bekliyordum, beklediğime değmiş. Film boyunca grafik animasyonlar sahnelere eşlik ediyor ve çok başarılı kullanılmış bu öğeler. Oyuncular çok başarılı seçilmiş.Özellikle Michael Cera çok iyi bir seçim. Bu aralar kendisi moda oldu. Bu tip gençlik filmlerinde bu yıl kendisini baya gördük. Film bir çizgi roman uyarlaması. Çizgi romanını okumadım ama sanırsam başarılı bir uyarlama olmuş. Filmin konusu aslında çok basit. Bir kızdan (Mary Elizabeth Winstead)  hoşlanan ve onunla çıkmak isteyen Scott (Michael Cera), bu amacı için onun eski sevgilileri ile mücadele etmek zorunda. Ben konusunu bilmeden izlediğim için başlarda afalladım. Daha konusu hakkında detaya girmeyeyim yoksa spoiler manyağı olur burası. Gelelim filmin asıl, en beğendiğim olayına: müziklerine. Mü-kem-mel! Tek kelimeyle mükemmeldi. Gerçekten çok başarılı. Bulu dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hele filmi izledikten sonra çok güzel gidiyor üstüne. Ahanda playlisti;

01. We Are Sex Bob-omb! – Sex Bob-omb (Beck)
02. Scott Pilgrim – Plumtree
03. I Heard Ramona Sing – Frank Black
04. By Your Side – Beachwood Sparks
05. O Katrina! – Black Lips
06. I’m So Sad, So Very, Very Sad – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
07. We Hate You Please Die – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
08. Garbage Truck – Sex Bob-omb (Beck)
09. Teenage Dream – T. Rex
10. Sleazy Bed Track – The Bluetones
11. It’s Getting Boring by the Sea – Blood Red Shoes
12. Black Sheep – Metric
13. Threshold – Sex Bob-omb (Beck)
14. Anthems for a Seventeen-Year-Old Girl – Broken Social Scene
15. Under My Thumb – The Rolling Stones
16. Ramona (acoustic) – Beck
17. Ramona – Beck
18. Summertime – Sex Bob-omb (Beck)
19. Threshold (8 Bit) – Brian LeBarton
20. Garbage Truck – Beck (Bonus track)
21. Threshold – Beck (Bonus track)
22. Summertime – Beck (Bonus track)

Bunların üzerine şunu da belirtmek istiyorum; artık çizgi romanlar eskisi gibi değil. Çizimler çok fazla mangaya kaçıyor. Ben mangayı çok sevmediğim için böyle diyorum tabi ki de. Neyse…

Bu arada bu spiker arkadaşlara şunu öğretmek lazım: Istanbul değil İstanbul. Dikkat ettikçe kulağımı tırmalıyor. “İ” ile yazılıyor “I” ile değil. Yeter artık ama.

Plajlarda dikkat edin artık kendinize. Sapıklar için yeni önlem almak için plajlara mobese kameraları kuracaklarmış. Sapıklar bahane üstsüz turistler şahane! Dikizleme Günlüğü’nü okumaya başladığımdan beri bu tip haberler ve olaylar daha gözüme batar oldu. Kamera kamera her yerde izleniyoruz artık. Huzur kalmadı. The Truman Show’dan sonra kendimizi ancak toparladık derken yaşamımızda bunlara şahit olur olduk. Sapıklara karşı önlem almak gerekiyor evet ama bu şekilde mi?

Şu reklamla yazıya devam edip;

 

 

son olarak da şunu söylemek istiyorum: Bir kişi düşünün, onu hiç görmediniz ve onunla yaşamadınız. Ama onu çok özlüyorsunuz… Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yok, çünkü bir millet onu çok özlüyor… 1938’den beri çok özlüyor…