Müzik Öneri: VÉRITÉ

Son dönemde paso indie pop önerilerim oluyor farkındayım. Bu istikrara devam etme aşamasında yine indie pop önerisinde bulunacağım: Vérité.

Asıl adı Kelsey Byrne, sahne adı her ne kadar fransızca bir kelime Vérité olsa da aslen Brooklyn, New York’tan. Öğrencilik yıllarında şimdiki tarzından çok farklı olarak The Cranberries, Nirvana, ve Green Day dinlemiş olup, kızlardan oluşan punk cover grubunda yer almış olsa da 16 yaşından itibaren kendi şarkılarını yazmaya başlamış. Açıkçası nerden esip punk/rock tarzından böyle bir tarza geçiş yaptığını kendisine sormak istiyorum.

Daha önce 2014, 2015 ve 2016’da üç tane EP çıkaran Vérité, bu EP’lerle baya dikkat topladı. Özellikle ikinci EP’si Sentiment, Time tarafından da baya övüldü. Geçtiğimiz günlerde de ilk stüdyo albümü olan Somewhere in Between‘i piyasaya sürdü. Albüm 13 şarkıdan oluşuyor. Bu arada Sentiment albümü kadar iddialı diyebilirim.

Başta çok yaygın bir sesi var gibi gelmesine karşın, daha sonra sizi saran değişik bir havası var. Müzik ve sesin tonu birleşince ortaya baya zengin bir hava çıkarıyor.

Eski EP’leri ve güncel parçalarına Soundcloud üzerinden erişebilirsiniz. Ben dinlemenizi tavsiye ederim.

Buraya da yazıyı okurken dinlersiniz diye son albümünden beğendiğim bir şarkısını bırakıyorum.

İngiliz Kahramanlık(!) Hikayesi, Belgesel Değil: DUNKIRK

Christopher Nolan’ın uzun zamandır beklenen ve 2. Dünya Savaşının da en önemli dönüm noktalarından biri olan Dunkirk geçtiğimiz Cuma vizyona girdi. Film, başrol oyuncusu, akıcı ve düzenli dialogları olmadan, sinematografi ve kurgusu ile öne çıkıyor.

İngiliz ordusunun 400bin askeri Fransa’nın Dunkerque (Dunkirk) kıyısında sıkışır ve umutsuzca kurtarılmayı bekler. Nazilerin buradaki askerleri rahatça öldürmesi içten bile değilken Hitler’in dur emri ile 48 saatlik bir boşluk oluşur (bu boşluk kurtarma operasyonu için zaman kazandırır) ve denizden gelen destek ile de 338.226 askerin kurtarılır. Geri kalan askerleri akıbetini siz tahmin edin. Olayın tarihteki hikayesi en kısa özeti ile bu şekilde.

Filme gelirsek askeri bir kahramanlık hikayesi değil de halkın kahramanlığı hikayesi var diyebiliriz. Zaten İngiliz bir yönetmenin, hele ki 2. Dünya Savaşını kazandıran olaylardan biri olmasının da etkisiyle belgesel vari bir film çekmesi beklenemezdi. Düşününce de 2. Dünya Savaşının en ağır dramı olabilecek ve sinematografi açısından muazzam fırsatları veren Dunkirk Tahliyesini çok iyi değerlendirmiş Nolan Reis. Savaş esnasındaki korkuyu, çaresizliği ve savaşın havasını tüm çıplaklığı ile veriyor. Görüntü yönetmenliği muazzam. Kurgu ve senaryo o anki zavallılığı ve gerilimi inanılmaz veriyor. Dialogun az olması ile de tabi ki müzikler önem kazanıyor ve o noktada da Hans Zimmer devreye giriyor. İsmi yazınca gerisini söylemeye gerek yok.

Bir diğer ayrıntı: 2. Dünya Savaşı filmi çekip hiç Nazi askeri göstermemek de ayrı bir detay. Tabi ki bir iki sahnede var ama figüran boyutunda. Bunu da başarmak ayrı bir kurgu yeteneği ister.

Nedense Nolan’ın Dunkirk’ünü izlerken hep Joe Wright’ın Atonement filminde çok daha farklı resmettiği sahil sahnesi aklımdan çıkmadı. Nolan ne kadar oradaki askerlerin yalnızlığını en minimal şekilde anlatmaya çalışsa da Joe Wright’ın yorumu çok farklı şekilde efsane bir 5 dakikalık tek plan çekim ve ona eşlik eden çok iyi müziğiyle zamanında aklımı almıştı. Yeri gelmişken hatırlatmak da fayda var.

 

Dizi Öneri: Flaked by Netflix

Bu sefer pek bilinmeyen tam Nick Horby kafaları bir dizi öneriyorum: Flaked

Kahramanlar ve hikaye Venice, California geçiyor. Chip (Will Arnett) uzun süre önce alkolü bırakmış bir marangoz. Böyle havalı mekanlarda geçince hikaye laps diye marangoz yazınca garip geliyor ama işte hayat. Zamanında bir tabure yapmış, ödülü almış, biraz paralanmış o yüzden dizi boyunca hiç para muhabbeti dönmüyor. İş güç desen zaten yok. Düzenli olarak alkol grubuyla takılıyor. Komşusu / ev arkadaşı Dennis (David Sullivan) da o gruptan. Zaten genel olarak Chip ve Dennis üzerine hikaye.

Chip, eski eşiyle bir trafik kazasına karışıyor, birinin ölmesine sebep oluyor. Hatta bu yüzden hapis de yatıyor. Daha sonra mahalleye London (Ruth Kearney) geliyor. Daha sonra öğreniyoruz ki London (ismi fake, sadece Venice’de bu ismi kullanıyor tanınmamak için) aslında kardeşini öldüren adamı tanımak için gelmiş filan. Olaylar bu şekilde gelişiyor. Daha fazla detaya girersem spoiler olmaya başlar, o yüzden susuyorum. Yalnız dizi güzel, yaşadıkları kafalar, ortam filan güzel vakit geçirtiyor.

Netflix yapımı olan Flaked’in ilk sezonu sekiz, ikinci sezonu ise altı bölüm. Bölümler de 20 dk’lık. Şimdi izlemeye başlasan akşam biter.

Geliyor gönlümün efendisi: Liam Gallagher – Wall Of Glass

Oasis birleşir, birleşmez muhabbetleri arasında Beady Eye’ı kapattıktan sonra bayadır sessiz olan Liam Gallagher solo albümü ile sonunda geri dönüyor. Dün BBC Radio 1’e konuk olan ve Wall Of Glass “single”ını da yayınlayan LG albüm için süper, muhteşem söylemlerinde bulunuyor. Zaten böyle bir karakterden başka türlü açıklamalar beklenemezdi.

Bu yayınlanmadan önce 30 Mayıs’ta Machester O2’de verdiği konserden bir kaç parça Youtube’a düşmüştü. “Teaser”ı dışında ilk defa orada dinlediğimde baya beğenmiştim. Albüm versiyonu da baya iyiymiş. Hatta albümdeki bir diğer parça Greedy Soul‘u da konserde söylemiş. Bunun da albüm versiyonunu bir dinlemek lazım. İki parçayı da dinledikten sonra aslında Oasis’in son albümü Dig Out Your Soul’a kimden etkilenmiş biraz anlamış oluyoruz. Oasis’in sounduna daha yakın, biraz olsun hasret giderebileceğimiz bir albüm gibi olacak.

Bu arada radyoda Noel ile ilgili görüşlerini de söylüyor. Daha çok “I mean” ve “You know” açıklamalarında bulunuyor ama arada kilit şeyler de söylüyor.

 

Beklenen ve Gelen Diziler

Her zaman dedikodu olarak hayatını sürdüren American Gods bir ay önce Starz’ın yapımcılığı ile başladı. Biraz kitabı hatırlamam zor oldu ama o kadar iyi uyarlamışlar ki hemen anımsamalar başladı. Özellikle tanrıların oyuncu seçimleri muazzam. Dizinin genel havası da zaten kitabı birebir yansıtıyor. Umarım bozmadan bitirirler. Neil Gaiman kafası sevenler için kaçırılmaz bir yapım.

Wachowskilerin de dizi piyasasından uzak kalamadığı Sense8, Netflix yapımcılığında ikinci sezonunu yayınladı. Konu çok güzel, hikaye akıcı ama nedense ikinci sezon da bazı şeyler eksik. Çok güzel dolu dolu geliyor, bir anda bir şeyler oluyor ve bu mu yani sezon finali? diye tepki göstertiyor adama. Resmen yarım kaldı sezon. Zaten ilk bölüm başladığında ne olmuştu diye baya bir süre hatırlamaya kastık. Şu özetsiz başlayan diziler bazen sinir bozabiliyor. Bu arada ikinci sezon genel itibariyle baya güzel, 3-4 günde tüm bölümleri izledik, sadece sonu can sıkıcı.

Geleceklerden de bir anima efsanesi olan Death Note var. Malum geçtiğimiz aylarda trailerı da düştü. Netflix bunu da sahiplenmiş, iyi de yapmış. Ellerinden boş yapım çıkmadığını ve daha önce filmleşmiş versiyonlarından çok daha güzel olacağını düşününce insanın içi kıpır kıpır ediyor. Trailer da baya güzel. Burada kritik olan ana karakterlerin seçimi ve oyunculukları. Ayrıca o dünyayı nasıl resmettikleri de kritik. Dizinin arkasında Netflix olunca Shinigami veya Ryuk gibi karakterleri anime etmek de problem olmaz. Yeter ki diğerlerini düzgün yapsınlar, yapmacık olmasın. Bu arada yayın tarihi de 25 Ağustos olarak iletilmiş. Az kaldı…

Niye haber vermiyorsunuz Kasabian albüm çıkarmış!

kasabian_forcryingoutload

Bir gün de iki yazı yazmak adetim hiç değil de Kasabian albüm çıkarmışsa o yazı yazılır arkadaş!Çıktığı gün dinlemeye başladım neyse ki de çok geri de kalmadım. Albümü daha bir kere dinleme şansım oldu, doğrudan yazayım istedim. For Crying Out Loud, Kasabian’ın 6. albümü ve son iki albüm soundunda, buna ek olarak daha olgun bir albüm olmuş. O yerinde duramazlık biraz daha sakinleşmiş. Daha basit ama daha etkileyici. Lakin buradaki basit “simple” anlamındaki basit. Aşağılamak değil olay. Daha güzel olmuş diyebilirim. Daha uzun süreli dinlenebilir geldi şarkılar.

Yine çılgın atarlı bir şarkı ile albüm başlıyor ve sakinleşe sakinleşe gidiyor. Albüm tonu bildiğiniz Kasabian, doğrudan sizi bağlayıp, etkiliyor. Albümdeki tüm şarkıları grubun yıldız oyuncusu ve 10 numarası Serge Pizzorno yazmış ve dediğine göre altı hafta sürmüş sadece.

Son olarak diyebileceğim, albüm 12 şarkıdan oluşuyor. Vakit kaybetmeden dinleyin.

Ill Ray (The King) [Explicit]
You’re In Love With a Psycho
Twentyfourseven
Good Fight
Wasted
Comeback Kid [Explicit]
The Party Never Ends
Are You Looking for Action?
All Through the Night
Sixteen Blocks
Bless This Acid House
Put Your Life On It

Bir başka oasis albümü

Yeni ne albümler çıkmış diye bakınırken Yeni Zelandalı dream-pop grubu Yumi Zouma’nın oasis’in (What’s The Story) Morning Glory? albümü ile aynı adlı albümünü gördüm. Oha tesadüfe bak filan derken albümü dinlediğimde birebir aynı sadece dream-pop coverı olduğunu fark ettim. Baya baya cover albümmüş haberimiz yok. İşin garibi ise baya güzel yapmışlar.

Garip olan internette de bununla ilgili yeterince bilgi yok. Youtube’da veya sitelerinde de bir şey bulamadım pek. Biraz araştırınca Morning Glory ve Champagne Supernova’yı buldum.

Grup geçen sene Yoncalla isimli ilk albümlerini piyasaya sürdü. Albümü hızlıca şöyle atlaya atlaya dinleyebildim (şimdilik) gayet hoş, kafa dinlemelik zamanlar için fonda ideal. Sitelerinden soundcloud’a yüklenen şarkılarını dinleyebilirsiniz.

Özledim ya seni Budapeşte…

Processed with VSCO with f3 preset

Liberty Bridge

Gittiğim yerlere bir daha bir daha gitmek gibi bir adetim yok ama yeniden gitmeyi istemek gibi bir adetim var. Gidebilitor musun diye sorarsanız, tabi ki hayır. Ama nedense bu aralar Budapeşte’ye yeniden gitmek gibi bir hevesim var. Öyle ahım şahım bir yer de değil, hatta geçen sene buradan Viyana’ya trenle geçerken ülkeler arasındaki farkı da gözle görebiliyor olmanıza rağmen yeniden gidesim var. Muhtemelen Szimpla Kert’in olağanüstü atmosterinden. Zaten şu an gitsem her akşamımı orada geçirebilirim. Klasik bilgileri vermek yerine yerin atmosferini anlatabilsem keşke. İçeri de her türlü mutlu oluyorsunuz, ortam sizi buna itiyor. Kimse kimseyi darlamıyor, canlı müzik isterseniz bunun için bir alan var. Dekorasyon efsane ötesi, her yeri incelemek istiyor insanın canı. Acayip bir yer ya…

IMG_2610.JPG

Szimpla Kert

Şehrin değişik bir büyüsü var. Misal Viyana öyle değil, beni orada çeken başka şeyler var. Onla ilgili de yazmak lazım bir ara. Budapeşte’nin o eski havasından olabilir. Tuna nehrinden bile olabilir. Sakin, rahat bir şehir. Hiç anlamadığım bir dile rağmen uyum sağlayabiliyorsunuz insanlara. Ucuzluk da cabası. İkinci elciler de. İkinci el diye okunuyor ama sıfır diye satın alınıyor. Tek sorunu schengen. Hoş tabi bu Avrupa Birliği muhabbetine bu seviyeye de çıkmış olabilirler, çünkü ülke fakir. O kadar gereksiz meslek var ki varlığına anlam veremiyorum.

Kaldığımız yer de çok iyiydi. Corvin meydanında, daha çok öğrencilerin olduğu Sun Resort Apartments. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine buraya yöneldik ve kendisine de çok teşekkür ettim. Corvin avm var dibinde. Avm’de Cropp adında bir Polonya markası var. Daha çok gençlere yönelik bir marka ama ben çok beğendim. Budapeşte’de bir tane dükkanları var onu da bulmuşum. Acayip sevdim diyebilirim. Hatta hanım iş için Polonya’ya giderken sipariş bile verdiydim. Yolunuz düşerse uğrayın derim.

87CFF2C8-C871-4226-91FB-6DDBA1E4257A.JPG

Spiler

Bir de Szimpla Kert’e giderken Kiraly caddesi diyeceğim ama daha çok sokak denebilir, onu kesen pasaj dicem ama daha çok ara sokak gibi bir yerde bir sürü mekan var. Benzetme yapamıyorum bizde öyle ortam yok. Biz çok beğendik ve eğlendik açıkçası. Spiler favori mekanımız oldu ara sokakta. Ayrıca noddle yapan bir yer vardı, o da güzeldi.

Detaya inmeden özlem gidererek yazmak istedim, herhangi bir sorunu olursa özelden yazın, yardımcı olayım.

Not: Fotoğraflar bana ait, sağda solda kullanmayın, kullanacaksanız haber verin :)

Günümüzün modası liderlik.

simon-sinek-start-with-the-why.png

Motivasyon konuşmacısı (tam çeviri oldu ama olsun) ve pazarlama danışmanı olan Simon Sinek’in “Patron Değil Lider Ol” kitabı bir şekilde elime geçti ve okuma şansını buldum. Normalde bu tip kişisel gelişim kitapları ile arası olan biri olmama rağmen bu baya ilgimi çekti. Aslın bildiğimiz ve beğendiğimiz, olmak istediğimiz şeyleri yüzümüze vuruyor. Baya etkileyici örnekler sunuyor. Özellikle kendi oluşturduğu “The Golden Circle” dikkat çekici. Hoş kendisi 2009 yılında bunu geliştirip sunmuş ama ben biraz geç tanıştım.

Lafı daha fazla uzatmadan detayları anlatması için sözü kendisine vermek lazım.

Bu konuşmasından beş yıl sonra ayrıca liderlik üzerine yaptığı diğer TED konuşmasını da izlemenizi tavsiye ederim.