Kızacaklar olacak ama…

Bu konuda yazdığıma çoğu arkadaşım kızacak veya dalga geçecek ama “Evet, izledim!”. O Ses Türkiye yarışmasından bahsediyorum. Yarışma konsepti ve amacıyla bence hoş bir yarışma idi. Ama bir yerden sonra özellikle 2. turdan filan sonra bariz bir adilsizlik belirdi. Bunun sebebi yarışmanın formatı veya Acun Ilıcalı değil. Bunun sebebi jürinin kimin turu çekmesini belirlemesi aslında. İsteyerek veya istemeyerek bunu bilemeyiz ama bariz bir haksızlık var. Şimdi bir yarışmacısına dansçılarla, gaz şarkıyı veriyor ama diğerine daha sadece bir şarkı ile sahneye sürüyorlar. Şimdi tenor kıvamında iki adama en kritik hafta “Belle” değil de daha gaz bir şarkı söyletmen gerekir. Sen birine Eye of the Tiger ile dansçılar verip diğerine daha dingin bir şarkı verip, yanına cidden ne yaptığını bilmeyen bir dansçı koyarsan zaten kimi seçtiğine karar vermiş oluyorsun. Halkı bu şekilde yönlendirdikten sonra zaten oylarla gerisi geliyor. Bu bir taraf tutma değil çünkü daha önce dediğim gibi yarışmadan kim çıkarsa çıksın iyi biri olacaktı. Ama halk seçiyor kısmında manüple var bu şekilde.  Benim verdiğim örnek en aşikar olanıydı. Bunun gibi dolu örnek var. Ayrıca (isim vermeden yazmam daha doğru olur) hep aynı şarkıları söyleyerek Türkiye’nin sesi olmak cidden olmazdı olmadı da. Her şeyi tamdı aslında ama hep aynı hep aynı. Biraz Hülya Avşar’ın da o tür müziğe olan ilgisi ile alakalı bu. Son dakikada Hadise’nin de çomağı efsaneydi. Anlamayıp, yardırdı ve cidden etkili de oldu. Tabi ki en bombası ise kazanan çocuğun heyecandan adam gibi sevinememesi. Sönük bir final, dar bir ortam vs vs uzayıp gider.

Asıl bomba bana göre jürinin oturduğu yerler. Şimdi internetteki resimlerde belli olmuyor ama resmen yerden yansıma ile Britanya bayrağı gibi gözüküyor. Efsane haha. Artık ironi midir? Farkında değiller midir bilemeyeceğim.

Yani sonuçta bir Acun yarışması da böylece bitti. Hepimizde aptal kutusu ile eğlendik.

Neden kötüler?

Evet, ciddi ciddi oturup düşündüm ve bir sonuca ulaştım. Türk dizileri neden kötü? Kesinlikle bir kaç diziyi bu kategoriden ayırmak lazım ama son 10 yıldır olmak üzere ve her geçen sene daha kötüleşen Türk dizilerinin sebebi basit: Uzun yayın saatleri. Bu aslında işin görünen kısmı. 20:00 – 22:30 ibaresini görünce Digitürk’de resmen dumur oluyorsunuz. Çünkü film verseler bu kadar süre ayırmıyorlar. Asıl sorunlarına şimdi geliyoruz: Konusuzluk. Resmen konu yok. Kısır bir konu buluyorlar o da sallasan bir veya iki sezon gider ama tabi 45 dakika üzerinden. 1.5 saat (Bir saat reklamla da 2.5 saat ediyor) dizi yaparsan konun ilerlemez ve sadece bakışmalarla geçer. Ne zaman görsem insanların gergin gözlerini görüyoruz kocaman televizyonlarımızda. İlk bölümü ile sezon finali arasını izlemeye bile gerek yok. Zaten konu ilerlemediği için ne olduğunu tahmin edebiliyorsun. Asıl Muhteşem Yüzyıl’da bunu o kadar güzel kullanıyorlar ki tam konsepte uyuyor. Padişah’ın gergin bakışları ve ezilen insanların mazlum bakışları. Arkaya da dıııın dıııııın diye müziği döşe, sonuç mükemmel.

Şimdi senaristler mi yetersiz yoksa kanallar bu kadar sürecek bir bölüm diye dayattığı için medya patronları mı aç onu düşünmek lazım biraz da. Ama ikinci seçenek çok daha makul geliyor bana. Açlıktan ve vizyonsuzluktan sadece tek bir şov yeter bir akşama kafasıyla insanları mala çevirmek daha işlerine geliyor. Senarist ne üretebilecek ki bu kadar yazabilsin. Sırf senarist değil o sette çalışanlar da baya düşük ücretlere çalışıyor. Gece gündüz kavramı yok çırpın dur. Bir ara protesto filan yaptılar ama kimse de umursamadı. Hala kısır üretim devam ediyor. Eskiden böyle değildi. Akşam bir saatiniz varsa ayıracak görmediğini kadar göz görebilirsiniz televizyonda. Tam rezalet ya.

Gülme efektlerini konuşmak bile istemiyorum. Nokta gibi efekt koyuyorlar. Ne dediklerini anlamıyoruz bir kere. Çakmışsın Amerikalı’dan bari doğru düzgün çak. Adamlar es veriyorlar konuşmalar duyulsun diye. Onu bile beceremiyorsun.

Bu düzelir mi? Hiç sanmıyorum. Bu kafayla daha da beter olur. Burada en büyük faktör aslında izleyici kitlesinde. Bu ne saçmalık deyip izlemeseler düzelir de bundan da hiç umudum yok. Televizyona boşuna aptal kutusu dememiş elin adamı.

TRT hangi kafalardasın?

Genelde iftardan sonra TRT’de haberleri izliyoruz, çünkü diğer kanallarda haber adına pek bir şey olmuyor saat yüzünden. Uzun zamandır bu kadar çok TRT izlememiştim, pek haberim yoktu ne oluyor ne bitiyor ama cidden çığrından çıkmış artık olay. Hele ki dünkü yayını görünce iyice koptum. Suriye’deki olayları anlatıyor ve devlet televizyonun isyancılara karşı nasıl propaganda yaptığını anlatıyor. Küçük bir kız çıkarıyormuş da ona bir şeyler anlattırıyormuş, muş muş… Sonra ülkemizdeki haberlere başlıyor ve oda ne!? Bu nasıl bir ironidir? Direk orada anlattıklarını kendisi yapıyor. Süperdi… Aslında generallere karşı tutuklama haberlerini 5-10 dk arası yapıp, şehit haberine 30 sn ayıran devlet televizyonundan da pek farklı bir şey beklenmezdi herhalde. Eskiden böyle şeyler bilmezdik biz ama artık direk propaganda kanalına dönmüş. Günaydın bana belki ama bu kadarını beklemiyordum ben yani. Uçmuşlar iyice… Vah vah… Evinde hala sırf TRT izlemek de olan insanlar var bir de. Onları düşünmek dahi istemiyorum. Hipnoz modunda zombiye dönüşmüşlerdir bile… Fanusta yaşayan Amerika halkı derken, bizimde pek farkımız kalmamış. En güzeli ise şu tutuklanan askerden bahsederken, devletin kahramanlık hikayesiymiş gibi olayların anlatılması ve “Ya ordu alırsın kafana işte böyle” triplerindeki metinler…

Buradan NTVSpor.net’e bakıyoruz. Orası da ayrı kafalarda, ne yaptığı belli değil. Arda Turan açıklamalar yapıyor. Uçağa biniyor. Madrid’e indi. Otele gitti. Çişini yaptı. Kızları kesti. Sinem’i aradı. Bu ne arkadaş? Adam bindi gitti, bitti işte. Nasıl bir mantık bu ya? Haber mi kalmadı da adamın her hareketini manşetlere taşıyorsunuz. Çok komikler ya. İnsanlar eleştiriyordu saçmalıyorlar diye, pek inanasım gelmiyordu ama cidden saçmalıyorlar.

Güvenilir haberi nereden bulacağız peki? Günün sorusu da bu olsun…

Paranın saadet getirmediği an

Tabii ki hayat ne getirir bilinmez ama iddialara göre Steve Jobs’un altı haftalık ömrü kalmış. Her an her şey olabilir mantığı ile zaten bunun doğru olduğu tartışılır ama esas konu bu değil. Esas konu paranın saadet getirmediğidir. Paran var huzur var söyleminin yıkıldığı an. Steve Jobs’un ne kadar başarılı ve bir o kadar da zengin biri olduğunu hepimiz biliyoruz ama işte otonla para maalesef ki sizi hiç beklemediğiniz bir an hayattan koparabiliyor. Kişisine göre efsaneleşiyorsunuz o ayrı.

Dün bir video izledim. Eski olabilir ama ben yeni gördüm. Bir Amerikan yazılım şirketi telefonlar için yüz tanıma programı geliştirmiş. Yazılımın yüklü olduğu telefon ile bir kişinin yüzünü telefona tanıttıp, etiketleyebiliyorsunuz. Bu sayede telefonunuz bu tanıtılan suratı yeniden gördüğü zaman hemen etiketlediğiniz isim ekranda beliriyor. Ayrıca o kişinin sosyal ağ sitelerindeki bilgileride ekranda çıkıyor. Çok mu gerekiyor böyle bir şey onu bilemiyorum ama bir açıdan işimizi kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Örneğin bir fotoğraf ya da video çektiğiniz zaman bu kimdi demenize gerek kalmayabilir ya da filtreleme yaparken direk isme göre bunu yapabilirsiniz. İstediğiniz kişinin fotoğraf veya videolarına ulaşılabilir. En azından (benim açımdan) bu konuda başarılı bir yazılım.

Gmail’in chat uygulamasını kullanmayan ya da bilmeyen yoktur herhalde. Ne zamandır var bilmiyorum ama Hotmail de messengerını aynı şekilde uygulamaya sunmuş. Son 3-4 günde bağlantı sorunu yaşasam da “oh be sonunda!” dediğim bir uygulama. Gmailinkinden daha detaylı ama sanki biraz daha zamana ihtiyacı var gibi. Zaten yeni MSN’i de ofisteki laptopa kurdum ve afalladım. Ne hale getirmişler bu basit programı anlamadım. Her şey minimal bir hal alırken bu programı neden böyle şekillendiriyorlar anlamadım.

Google da Chrome 9’u çaktırmadan piyasaya sürdü. Bana göre en büyük özelliği site önizleme olayı. Bu özelliği ayarlarında açtığınız da adres satırına siteyi yazmaya başladığınız da enter (nam-ı değer return) basmasanız da siteyi açıyor. Tabii ön izleme olarak. Ama sayfayı aşağıya doğru indirip yazıları okuyabiliyorsunuz. Sonra adres çubuğuna yeni adresi yazıp aynı şeyi yapabiliyorsunuz. Benim bununla ilgili sorum şu olacak: Site demek tıklamak demek, hit demek. Bu şekilde tıklamadan sitelere girebilmek (o sitede hiç bir linke tıklamadığımızı düşünürsek) hit oranlarını düşürmez mi? Bu bir sorun mudur, değil midir?

Son olarak da yeni öğrendiğim bir bilgiye göre Amerika’da Acer satışlarda Dell’i geçmiş. Bu habere çok şaşırdım. Malumunuz Amerika’da en çok satan markalardan, Türkiye’de ise pek tanınmayan bir maka Dell. Acer’e listedeki yerini kaybetmesi ise beni cidden şaşırttı. Ofiste verdikleri laptop HP değil de Acer olunca önce hayal kırıklığına uğradım. Şimdi alıştım ama sonuçta Türkiye’ye ilk Acer’i getiren firma yüzünden güvensizlik hala var. Hayırlı olsun ne diyelim…

Not: Dell’i geçmemiş ama çok yaklaşmış. Bilgi kaynağı arkadaşım tekrar kontrol ettiğinde bu durumun tam anlamıyla gerçekleşmediğini söyledi. Hatamız affola…

Rahatlama merkezi

Bu magazin programlarında inatla cümlelerin sonlarını ya da bazı hareketleri 4-5 kere tekrar vermesinin sebebi ne olabilir diye çok düşündüm ama anlamadım. Herhalde kurgu yapan, ya da kurguyu yaptıran arkadaşlar anlamıyorlar tam olarak o yüzden kimsenin anlamayacağını düşünüyorlar. En kötü ihtimal izleyenleri salak yerine koyuyorlar. Tabi ki zaman geçirmek için yapıyorlar ama yani insanlar salak yerine konularak bunları izliyor. Şansa aylar önce bir tanesine denk gelmiş ve biraz izlemiştim ama mankenin teki arkasına dönüp bir şeyler söylüyor ama 5 kere bunu tekrarlıyorlar. Artık şunu demeye başlamıştım; bi’ daha göster anlamadım… İnsanı çok güzel hoşaf yerine koyuyorlar, oh mis…

Asıl şey var şey; The Dr. Oz Show. Mehmet Öz’ün televizyon şovu. Wizard of Oz gibi böyle. Adamın ismi tam marka gibi ve yani pazarlaması da çok başarılı. Bazı insanların doğuştan şanslı olması da böyle bir şey. Bana baksana, mümkünatı yok. Soyadından direk kaybediyorum. 14 harfli soyad mı olur? Schwarzenegger ile aynı, böhühü.

Allen Iverson T.G.I. Friday’s’e takılıyormuş. Philadelphia’dan bir gazeteci kendi imkanları ile izini süre süre Iverson’ı takip edip, bulmuş ve röportaj yapmış. Onun yazdıklarına göre de geldiğinden beri orada yemek yiyormuş. Bana asıl komik gelense Amerika’da bile bu kadar lezzetli biftek yememiş. Hani steakhouse tarzı bir yer olsa anlayacağım da Friday’s sonuçta gittiği yer ve Amerika’dan daha güzel! Bazı özel yerler var bir aya yakın etleri dinlendiriyorlar filan, sadece konseptleri o, oralara götürün adamcağızı da etin tadına varsın.

Optimum’da ödül almış ya şoklardayım. O kötü tuvaletleri ve ATM yerleşimi ile bile almamalı. Para çekmeye giriyorsun, kim hangi sırada belli değil. İki kişi arka arkaya gelince her şey karışıyor. Acaba diyorum her şeyi yerleştirdikten sonra ‘Lan ATM’leri nereye koyacağız?’ diye kaldılar da öyle sıkıştırdılar bir köşeye. Beklerim yani bu düşünceyi ki olabilitesi de yüksek.

Not: Bu arada çok çılgın yoğun bir döneme gireceğiz, ilk fırsatlarda yazmaya devam edeceğim. Biraz gecikme olursa -ki umarım olmaz, buralardan uzaklaşmayın.