Ne izleyelim?: mother! & Ne izlemeyelim?: Netflix Death Note

Bayadır uyarı mahiyetinde Netflix’in Death Note’unu izlememeniz gerektiğini yazmak istiyordum, sonunda kendime o gücü buldum. Şu ana kadar çok güzel yapımlara imza atan Netflix Death Note’un afedersiniz ama içine etmiş. Animeyle ortak olan yapımın ismi ile karakter isimleri. Geri kalanı inanılmaz alakasız ve kötü. Sırf senaryo değil oyunculuk da yerlerde sürünüyor. Yani fragmanı izleyince inanılmaz heyecanlanmıştım da izlediğimde kapatmak istedim. Sadece nereye varacağını merak ettiğim için dayandım. Hele bir de Light’ı oynayan Nat Wolff’a dayanmak zorundasınız. Baya kötü oynuyor. Keşke hiç dokunmasalardı da anime efsanesi ile kalsaydı.

Üstteki fecaatın tam tersine Darren Aronofsky’inin yeni filmi mother! yıkılıyor. Türüne bakıp gerilimi görünce ben izleyemiyorum böyle filmleri demeyin çünkü öyle karanlıktan korkunç insanların, herkesi öldüren bir katilin olduğu gerilim filmleri ile alakası yok. Aronofsky yapınca psikolojik gerilim yapar, onu da tam yapıyor.

Çok sert bir film. Yeni kitabını yazmak için büyüdüğü eve taşınan şair ile, o eve ruh veren eşinin bir gün hayranının ziyaretlerine gelmesi ile başlayan olayları anlatıyor. Ama pek de normal olaylar değil. Burada tekrar etmekte fayda var, bunlar gelip aileyi filan katletmiyorlar. Öyle gerilim değil. Toplumsal, iyi-kötü, dini vb. bir çok şeye atıf da bulunuyor. Hele ki evin geldiği son nokta çok acayip ve inanılmaz işlenmiş. Oyuncu seçimleri de çok iyi. Javier Bardem, Jennifer Lawrence, Ed Harris ve Michelle Pfeiffer… Hiç birinin karakter isimleri olmaması da ayrıca güzel bir detay. Filmle ilgili okuduğum ilk yorum ya seversin, ya da nefret edersindi, aynen de öyle. Arada kalabilecek bir film değil. Ben çok sevenlerdenim. Daha fazla spoiler vermemek için yazıyı bitiriyorum yoksa benden de nefret edebilirsiniz.

Bu arada filmin afişleri ile ilgili de çok şık bir yazıya da buradan ulaşabilirsiniz.

İngiliz Kahramanlık(!) Hikayesi, Belgesel Değil: DUNKIRK

Christopher Nolan’ın uzun zamandır beklenen ve 2. Dünya Savaşının da en önemli dönüm noktalarından biri olan Dunkirk geçtiğimiz Cuma vizyona girdi. Film, başrol oyuncusu, akıcı ve düzenli dialogları olmadan, sinematografi ve kurgusu ile öne çıkıyor.

İngiliz ordusunun 400bin askeri Fransa’nın Dunkerque (Dunkirk) kıyısında sıkışır ve umutsuzca kurtarılmayı bekler. Nazilerin buradaki askerleri rahatça öldürmesi içten bile değilken Hitler’in dur emri ile 48 saatlik bir boşluk oluşur (bu boşluk kurtarma operasyonu için zaman kazandırır) ve denizden gelen destek ile de 338.226 askerin kurtarılır. Geri kalan askerleri akıbetini siz tahmin edin. Olayın tarihteki hikayesi en kısa özeti ile bu şekilde.

Filme gelirsek askeri bir kahramanlık hikayesi değil de halkın kahramanlığı hikayesi var diyebiliriz. Zaten İngiliz bir yönetmenin, hele ki 2. Dünya Savaşını kazandıran olaylardan biri olmasının da etkisiyle belgesel vari bir film çekmesi beklenemezdi. Düşününce de 2. Dünya Savaşının en ağır dramı olabilecek ve sinematografi açısından muazzam fırsatları veren Dunkirk Tahliyesini çok iyi değerlendirmiş Nolan Reis. Savaş esnasındaki korkuyu, çaresizliği ve savaşın havasını tüm çıplaklığı ile veriyor. Görüntü yönetmenliği muazzam. Kurgu ve senaryo o anki zavallılığı ve gerilimi inanılmaz veriyor. Dialogun az olması ile de tabi ki müzikler önem kazanıyor ve o noktada da Hans Zimmer devreye giriyor. İsmi yazınca gerisini söylemeye gerek yok.

Bir diğer ayrıntı: 2. Dünya Savaşı filmi çekip hiç Nazi askeri göstermemek de ayrı bir detay. Tabi ki bir iki sahnede var ama figüran boyutunda. Bunu da başarmak ayrı bir kurgu yeteneği ister.

Nedense Nolan’ın Dunkirk’ünü izlerken hep Joe Wright’ın Atonement filminde çok daha farklı resmettiği sahil sahnesi aklımdan çıkmadı. Nolan ne kadar oradaki askerlerin yalnızlığını en minimal şekilde anlatmaya çalışsa da Joe Wright’ın yorumu çok farklı şekilde efsane bir 5 dakikalık tek plan çekim ve ona eşlik eden çok iyi müziğiyle zamanında aklımı almıştı. Yeri gelmişken hatırlatmak da fayda var.

 

Supersonic

maxresdefault

İlk izlediğim zaman yazsaydım belki daha coşkulu olabilirdim ama bir oasis manyağı olarak hala etkisindeyim Supersonic belgeselinin. Akademi ödüllü Amy’nin de yapımcılığını yapan James Gay-Rees yine aynı koltukta. Üzülüerek Senna ve Amy’yi izlemediğimi söyliyebilirim, bu yüzden de yapımdan ne beklemeliydim bilmiyordum lakin tam oasis’lik bir eser olmuş.

Jenerikte ilk Supersonic yazısı ile tüyler diken diken oluyor. Hatıraları anarak bitirdiğiniz bir belgesel Supersonic. Biterken daha yok mu diye soruyor insan, çünkü oasis’in 250 bin kişiye verdiği rekor Knebworth konseri ile bitiyor belgesel. 3. albüm Be Here Now’u bile göremiyoruz. Resmen yükseliş devri ile kapanıyor konu ki muhtemelen asıl bilinmeyenler orada diye. Biz hep Liam asi adam diye düşünürken, Noel’in kafasının iyi olması ve ABD turnesinde gece ortadan kaybolup, sabah alakasız bir şehirde adını hatırlamadığı bir kadının evinde uyanması, üstüne Talk Tonight’ı yazması, aynı turnede Noel bu acayipliği yaptıkları olaydan önceki konserde hepsinin meth çekmesi ve sahnede aynı anda farklı şarkılar çalmaları, Supersonic’in bir yemek molasında yazılması, Noel daha gruba katılmadan stüdyoda çaldıkları şarkının Be Here Now’daki All Around The World olması gibi detaylar acayip. İlk anlaşma tekliflerini alacakları konsere gitmek için tüm grup elemanlarının 25’er pound verip bir van kiralayıp Glasgow’a gidip ikinci grup (insanlar tanımadıkları için grup olarka bile görmemeleri) olarak sahneye çıkmaları, üstüne Alan McGee’nin orada olması ve o gece albüm anlaşması için teklif vermesi… Hepsinden öte benim için özel olan ve bence oasis bu dediğim tarzlı şarkılarından Bring It On Down’un ilk yazıp çaldıkları şarkı olması ve o gecede bununla tanınmaları daha da muhteşem:

You’re the outcast – you’re the underclass
But you don’t care – because you’re living fast

first-trailer-for-oasis-documentary-supersonic-big

Belgeselin temelinde asıl oasis’in İngiltere’deki müzik ortamını nasıl etkilediği ve değiştirdiği yatıyor. Bir indie grubunun şarkıları ile bırakın listeye girmesi, 32. girmesi bile olay olurken, albüm 1. sıradan listelere giriyor. Şu an dinlediğimiz belkide tüm gruplar için bir yol açtı oasis. Bunlara örneklerden biri Alex Turner and Matt Helders’ın bir araya geldikten sonra sahnedikleri ilk şarkı Morning Glory. Şu an Youtube ve bilumum imkanlarla şöhret olmak çok kolay olduğu için kafamızda çok idrak edemeyebiliyor ama dönemin imkanlarında inanılmaz bir başarı. Tarih değiştiren tipten. Hatta Supersonic’te de Noel olayı özetliyor diyebiliriz:

We were about to enter into a celebrity-driven culture and I’ve always thought that it was the last, great gathering of the people before the birth of the Internet. It’s no coincidence that things like that don’t happen any more. Twenty years ago, the biggest musical phenomenon was a band that came from a council estate. I just think in the times in which we live, it would be unrepeatable. We should be worried about that because where’s it going to be 20 years from now?

Aslında durumu özetleyen tablo bu sene gerçekleşti. Oasis’in 1997 yılında çıkardı Be Here Now albümünü İngiltere’de ilk haftasında en çok satış yapan albümdü. Adele bu sene onu kırdı denirken, aslında oasis’in sadece ilk dört günlük rekorunu kırmış. Hafta bazında hala en rekor oasis’e ait olması ve bunun 20 yıldır kırılamamış olması da yukarıda yazan kısmı açıklıyor.

İzlerken, dinlerken, fotoğraflara bakarken, yazıları okurken hep bunların kıyafetleri tarzları ne allaşkına bu ne komedi diye düşünürdüm. Her şeye konserlerdeki ortam, eğlence, iletişim acayip gözüküyordu. Haliyle oradaki atmosteri de anlayabilmek için gitmek gerekiyordu. MTV sağolsun 2008 yılında gerçekleşen ve son turnelerinin Londra ayağına götürdüğünde olaya şahitlik yapabilmiştim. Dig Out Your Soul’dan önceki vasat albümlere ve şarkılara rağmen ortam, seyirci ve iletişim muazzam. Supersonic’in sonunda bunu Noel çok güzel açıklıyor. Ben de yazıya dolu gözlerle sonlandırdığım ve indie, brit rock türlerini seven herkese önereceğim Supersonic’in sonu ile sonlandırıyorum.

All that’s happened is that it’s caught fire and all these people have got on board. But people will never, ever, ever forget the way that you made them feel. There’s a chemistry between the band and the audience. There’s something magnetic drawing the two to each other. The love, and the vibe, and the passion and the rage and the joy that come in from the crowd. If anything, that’s what Oasis was.

Arrival

mv5bmtg0mzc0ndy3m15bml5banbnxkftztgwmda0ndq1mdi-_v1_sx1500_cr001500999_al_

Bir süredir gelen/gelecek filmleri takip edemedme rağmen son anda Arrival’ın vizyona gireceğini görünce heyecanlandım. Üçüncü sıradan izleme riskine girmeyi bile göze aldım ve filmin muhteşemliğine şahit olduk. Denis Villeneuve’un daha önceki filmlerindeki tarzına devam ediyor. Hep bir vaadi var ve onu verecekmiş gibi yapıp, asıl bombayı patlatmıyor gibi böyle bir merakla bitiriyor ki bunu o kadar iyi yapınca hoşunuza bile gidiyor. Ayrıca oyuncuların karakterlerini yansıtma biçimi de cabası. Sicario’daki Emily Blunt ve Benicio Tel Toro’nun oynadıkları karakterler gibi. Bir mistiklik de var ama yok da… Aslında sıradan insanlar ama değiller de… Garip bir duygu…

Bundan sonrası biraz spoiler içerebilir, aklıma gelenleri yazmaya başlıyorum.

Hep yapılan pis kaka uzaylılar konseptinden farklı bir konuya sahip Arrival. Uzaylılar Interstellar’daki gibi yardıma gelmişler denebilir, ya da orada yardım ettiler, burada yardıma gelmişler diyebiliriz. Uzaylılarla iletişim için de dil bilimcisi olan güzel arkadaşımız Amy Adams’a yardım için gidiyorlar ve o da bir şekilde bu rolü kabul ediyor. Aslında filmin zaman akışının farklı olduğunu başında anlamıyoruz, bunda Amy Adams’ın oynadığı Dr. Louise Banks karakterinin de genel ruh durumunun da alakası olduğunu söylenebilir. Böyle genel ruhsal bir durgunluğu, içe kapanıklığı var. Denis Villeneuve’un oyuncuları soktuğu karakterlerin de başarısı bu işte. Neyse konumuza dönersek hükümet uzalılarla iletişime geçmek için bu hanım arkadaşımızı görevlendiriyor. Buradan sonra ilk görüşmeye giderkenki müzik ve görüntü kurgusu da çok iyi. Ama en başarılısı görüşmenin gösterilmemesi. O kadar gerilimi verip, orayı ilk seferde göstermemeleri acayip duygular yaşatıyor. Bu arada araya girerek de yazmak lazım ama filmin başından sonuna kadar Johann Johannsson muhteşem bir iş çıkarmış. 2001: A Space Odysee saygı duruşları da müzikle çok şık olmuş. Yine filme dönersek Louise baktı konuşarak anlaşamıyorlar bare yazışarak anlaşalım diyor ve uzaylılarla iletişim için bir umut doğuyor. İşte asıl her şey bundan sonra başlıyor.

mv5bmjiwodawntqwov5bml5banbnxkftztgwntczndq1mdi-_v1_sx1500_cr001500999_al_

Hayalgücü güzel bir şey tabi, yazılı iletişimin bile linear olmadığı bir adını koyamadığım şeyi düşünüyor. Ezikçe bir düşünce oldu ama yazılı iletişimde bile bunu düşünmek süper değil mi? Zaten filmin sonunda tüyler diken diken oluyor. Bayadır bir filmden bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum ki aslında kadının kimle evli olduğunu daha önceden anlamama rağmen. Kızının iki tarafında kazandığı kelimenin ne olduğunu sorduğunda babana sor bilim adamı o dediğinde kim olduğu size göz kırpıyorlar. Lakin olayın nasıl bağlandığı daha güzel. Bunu çözen ilk kişinin de diğer çözenlere ulaşıyor olması daha da güzel.

***Spoiler off***

Son olarak filmi bu kadar güzel yapan bir kişi de yukarıda bahsettiğim gibi İzlandalı sanatçı Johann Johannsson. Kendisinin süperliği ile Battle: Los Angeles’ın da trailer müziği olan The Sun’s Gone Dim And The Sky’s Turned Black ile tanışmıştım. O zamandan beri şarkılarını dinlerken uzaklara gidiyorum ki bu sene yeni albümünü de çıkardı. Şarkıları böyle insana alttan alttan umut aşılıyor. Bu tarzı sevenler için güzel bir alternatif. Ama filmde çok ayrı bir modda ve ruhu, heyecanı, merakı çok iyi veriyor. Hele ki son sahne onun müziği ile şahlanıyor. Fragmanı bile ayrı bir havaya sokuyor.

Hepsinin sonu filme kesin sinemaya gidip izleyin. Evde izlemekle heba etmeyin derim.

Yıl sonu kapaması: Star Wars

2000px-Star_Wars_Logo.svg

Malum wordpress her yıl sonu size istatistiklerinizi içeren bir rapor gönderir. Açıkçası gelen rapordan utandım o yüzden yıl sonu yazısı yazayım, bu yıl ki dokuzuncu yazı olsun dedim.

Star Wars’a geç olsun güç olmasın, imax’de izleyelim diye kendimi de spoilerlardan uzak tutarak 10 günlük rötarla gittim. Böyle çılgınlar gibi hayranı olduğum şeylerden çok uzun süre ayrı kalınca bir beklentim olmuyor açıkçası. Kendimi frenleyip beklentiyi minimum seviyede tutuyorum ki hayal kırıklığına uğramayayım. Nitekim de açıkçası ben filmden çok memnun kaldım. Klasik Star Wars yeni üçleme başlangıcı ile yine karşı karşıyayız. Malum güçteki denge üçlemelerde de bir şekilde sağlanıyor. Tutan şeyi devamlı sunmak da sıkıntı yok çünkü bu klasik başka türlü bir film değil, Star Wars. Bakınız Hobbit nasıl patladı…

Bana yapılmasını istemediğim şeyi bende yapmak istemediğimden filmdeki bazı anlardan bahsetmek veya yorum yapmak istemiyorum ki halen görememiş olan varsa onlardan küfür yemiyim. Ama şunu söyleyebilirim ki film başlarken baya duygulandım. Daha önce Hobbit için demiştim ama asıl buymuş eski bir dosta kavuşmak. Yaşım gereği 77 yapımı filmi ve sonrasını zamanında vizyonda vs. izleyemedim. Önce televizyonda daha sonra efektlerinin yenilenmiş halleri ile 90’lı yıllarda sinemada izlemiştim. Onun evreninin hayalinde ve büyüsünde büyümüş olunca ve bunca yıl sonra yeniden görünce (11 yıl önceki seri nedense ilki kadar sarmamıştı) ayrı bir duygulandım. Çünkü bunda filmin ilk kahramanları Han Solo ve Chewbacca’nın (Revenge Of The Sith’te 10 sn. görünüyor diye belirtmedim) Millenium Falcon’a yeniden girişini, BB-8’in üstü örtülü olmasına rağmen muhtemelen herkesin anladığı R2-D2’nun yanına gitmesi, Leia’nın ve Luke’un ilk belirdiği anların ruhu başka farklıydı. Açıkçası mottomun R2-D2’nun askerleyiz olması yüzünden onu görünce ayrı mutlu oluyorum. Ne kadar sevimli de olsa BB-8 asla bir R2-D2 olamaz.

Filmde cast seçimi Kylo Ren dışında gayet memnun ediciydi. Arkadaş Han Solo ve Leia’ya benzeyen biri olaydı daha iyi olurdu sanki. Maskeli karizma, maskeyi çıkarınca “ee bu muydu yani?” dedirtiyor arkadaş. Bir de bu filmde hatırladığım kadarıyla daha öncekilerde hiç olmayan bir şey oldu. Jedi veya Jedi potansiyeli olmayan biri ilk defa ışın kılıcı kullandı. Açıkçası ben bundan biraz rahatsız oldum ama kısa ve anlık durum diye çok batmadı gözüme. Bu bir başlangıç ise ileri de buna benzer şeyler görebilir miyiz emin olamadım. Hoş Klon Savaşları animesinin tamamını izlemediğim için de emin olamıyorum fakat çok farklı bir durum olunca yadırgamadım değil. Bir de Rey’i Keira Knightley’a bir tek ben mi benzettim?

Son olarak filme iki kere gittim, ikisinden de aynı hazı ve mutluluğu aldım. Bence seviyorsanız zaten gitmişsinizdir de temkinli olanlar için kaçırmayın derim. Dediğim gibi Star Wars’ın bu üçlemesi, Hobbit’ten daha da eski ve iyi dosta kavuşmak gibi…

Yeni yılda her şey dilediğiniz gibi olsun…

Hiç izlemediysen, şimdi hiç izleme

Son haftalarda iyice boku çıkan olay hakkında benim de bir çift lafım olsun istedim. Bazı arkadaşlar önceki filmleri hiç izlemedim, şimdi izlesem… diye cümleye başlayınca izlemeyin diyorum. Artık 2016 yılı geldi, o yüzden izlemeyin. 1977 yılında daha aya kadar gidebilmiş bir bilgi varken, adam galaksiler arası gezegenler, ırklar hayal edip, sana bunu sunmuş. Her şeyi geçtim en sevilen kötü karakteri yaratmış. Hani konu sığ hafta sonu filmi modunda değil, baya derin hikayelere sahip. Sen bu filmi 2016’da izlersen seni zerre tatmin etmez, etmediği gibi de 5. sınır bilim kurgu filmi dersin. 90’larda izleyecektin ki etkilenip, seni aynı yerlere götürsün. Adam bilimsel olarak açıklayarak galaksiler arasında seyahat edip, aklının alamayacağı şeyleri anlatmış (Interstellar), sen 77 yılında yapılmış filmden etkilenmedim diyorsun. Etkilenmezsin işte bu sebepten. Artık hayalgücü uçmuş gitmiş, asıl olay onu 77 yılında kurgulayıp, çekmek.

Bir de olayın başka açısı var: İlk çekilen seriyi izlenmesi gereken zamanda izledikten sonra, üstüne 1-2-3’ü izleyince kafanda bir çok şey oturuyor, üstüne merak ettiklerinin yanıtını alıyorsun. Şimdi hepsini sırayla izlersen de, çekim sırasına izlesen de bu heyecanı ve anlamı vermez.

O zamanlar izlemeyenlere bir tepki değil bunlar, yanlış anlaşılmasın, sadece bilgilendirme. İlgi meselesi sonuçta. Seveni olur, sevmeyeni olur. Tek düşüncem o zaman izlemediysen, şimdi hiç izleme.

Bizim şimdiki nesilden şanslı olmamız muhtemelen Star Wars ile büyümemizdir, ama şimdiki çocukların şansı da pazarlama ve üretimin seviyesinin çok yüksek olmasıdır. Elimde bir kaç tane 5-7 cm’lik figürle keyif alırken, şimdiki çocuklar kıyafetleri giyebiliyor :)

Son olarak da George Lucas’ın vasiyeti kesinlikle bu serinin remake’inin yapılmaması üzerine olmalı…

Interstellar

interstellar-banner

Son yıllarda izlediğim en güzel filmdi. Çok iddialı olabilir bu laf fakat bir film 169 dakika boyunca insanı hiç sıkmaz mı? Evet, sıkmadı. Hatta olayın çözüldüğü, belki de çoğu insanın kafasını karıştıran, filminde bana göre görüntü olarak en vasat olan yeri bile sıkmadı.

Post-apokaliptik konsepti ile yakın geleceği uçmadan daha gerçekçi anlatıyor. Sonumuzu çok daha basit, virüssüz, savaşsız çiziyor Nolan. Hatta öyle bir gelecek ki ordulara bütçe ayarlanmasının dışında NASA’nın bile harcamaları israf olarak görülüyor ve NASA gizli çalışmalarına devam ediyor. Şiddetin ve agrasifliğin bu kadar az olduğu bir gelecek ve post-apokaliptik durum ben pek hatırlamıyorum. Bu açıdan zaten izleyiciyi filmin başından yakalıyor. Neden veya nasıl olduğunun da hiç anlatılması ayrıca merak uyandırıyor.

IMAX’te izlemenin verdiği bir kapılmanın da etkisi elbette oldu. Özellikle uzay sahneleri ile coşturuyor Nolan. Uzayda da uzaya çıkılmadan da sık sık geçen bilimsel konuşmaların bu kadar detaylı ve birden fazla kez anlatılıyor olması kimsenin ben anlamadım demesine izin vermiyor. Çünkü bir çok film ve dizide bazı şeyler o kadar hızlı anlatılıyor ki gerçekten film bittikten sonra ‘şu nasıldı ya?’ yorumlarına sebep oluyor.  İşte bunu Nolan hiç sıkmadan çok başarılı bir şekilde herkesin anlayacağı şekilde yapıyor. Zaten film boyunca çok zeki diyaloglar geçiyor. Esprilerin bazıları çok başarılı.

interstellar-timeline

Filmin en kritik ve döngü noktasının anlatımında film boyunca muhteşem olan görsel şölen zayıflıyor. Zaten bir çok insanın belki saçma, belkide tam olarak anlayamacağı noktayı TARS ile dış sesle anlatmaya gidilmiş. Bütün film boyunca çok iyi iş çıkarılmasına rağmen tek eleştireceğim bu sahneler. Çünkü kolayı seçmiş. Belki daha kolay anlatmak için belki işine geldiği için. Artık onu bilemeyiz.

Bir eleştiriyi de şu 23 yıllarını kaybettikleri gezegen sahnesi için yapabiliriz. Çok hantal gözükmesine rağmen TARS vs gibi AI’li robotların ne kadar atik olduğunu neden kötü yolla öğrenmek zorunda kaldık ki? Başında gidip getirebilirdi uydudaki verileri. Aslında konusu açılmışken bu kadar itaatkar AI’ler beni şaşırtıyor. Devamlı bizi arkamızdan bıçaklayan AI’lerden sonra TARS, CASE ve diğerlerinin Hal2000 vakası yaşatmasını beklemedim değil.

Filmin belli bir yerinden sonra nedense aklıma hep Orson Scott Card’ın ‘Ender’in Oyunu’ geldi. Herhalde şu yaş sabitliği olayı yüzünden olsa gerek.

Son olarak müzikleri es geçmemek gerekir, çünkü Hans Zimmer döktürüyor adeta. Sırf şu faktör bile sizi film boyunca sürükleyebiliyor…

Edit 1: Christopher Nolan’ın neden yaşayan en iyi 1-2 yönetmenden biri olduğunu 3B filme karşıtlığından biliyordum da Interstellar’ı çekerken hiç green screen kullanmadığını bilmiyordum. Hiç bir sahnenin sırıtmamasının sebebi ortaya çıkmış oldu. Bence filmin görselliğinin bu kadar iyi olmasındaki en önemli noktalardan biri bu. Çünkü en teknolojik filmlerde bile yeşil ekranlı sahneler ciddi anlamda belli olabiliyor. O yelişi post productionda temizleyeceğiz diye kişilerin arkasından da ışık verilince saçma yerlerde saçma şeyler olabiliyor. Büyüksün be Nolan…

Size does matter

Orijinal adı Gojiro olan bu Japon canavarı ilk kez Hollywood sayesinde 1998 yılında Godzilla adı ile tanımıştım. İyi ki Japon versiyonlarını görmemişim. Hayal edilemeyecek kadar komik geliyor bana hala. Tabi çocuğuz o senelerde, bayıldık filme. Hala da severek izlerim denk geldikçe. Bunun bir remake olduğunu düşünürsek, Hollywood yaptığı remake’yi yeniden çekiyor. Bu benim yaşıtlarım için bir ilk bile olabilir.

Bu sene Türkiye’de 16 Mayıs’ta tabii ki 3B olarak (eksik olmasın) vizyona girecek. İlk fragman da geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Umarım bir öncekinden öteye taşıyabilirler filmi ki bir anlamı olur…

Ender’in Oyunu

endersgameKitapçılarda bilim kurgu raflarında her zaman görüp, bir türlü alamadığım kitaptı kendisi. Geçenlerde filmi çıkınca üzerine atlayıp izledik. Kitabı okumayınca film gayet güzel. Tabi kitaba başladıktan sonra bir kez daha izleyince daha ilk 40 sayfada ne kadar farkı olduğunu gördüm.

Kitapları filme çevirirken ki özellikle fantezi, bilim kurgu ve çizgi romanları sinemaya uyarlarken inanılmaz eksiltiyor ve değiştiriyorlar. Tabi ki her şeyi filme koyamazlar lakin üç yıllık eğitim sürecini de üç aymış gibi göstermezsin. Ya da bunu bir şekilde ifade edersin. Dinin yasaklandığını da en başta not olarak verebilirsin gibi ufak ama önemli detayları atlamamalısın. Çok iyi niyetliyiz belki ama filmi iki saatin üzerine çıkarınca ne kaybedebilirler? Sonuçta ismi Ender’in Oyunu ama kardeşlerinin dünyada yapmaya devam ettikleri ve zaferden sonrası dünyada neler olduğu da önemli. Film sadece Ender’e odaklanmış.

Kitap ise çok güzel. Sürükleyici ve dünyası çok başarılı. Bana göre tek sorunu zaman kavramını bir dengesi yok. Yani çok hızlı ve detaysız yıllar geçebiliyor. Buna karşılık iki gün sayfalarca sürebiliyor.

Genç beyinlere güvenme ve ileri görüşlülüğü inanılmaz Orson Scott Card’ın. Yalnız bütün kitap veya film boyunca bir an bile ağaç yaşken eğilir sözünün geçmemesi de enteresan :)

Bence önce filmi izleyin, sonra kitabı okuyun. Diğer türlü moral bozucu olmasın sizin için. Benim açımdan da kötü olan okuma sıramın bu kitap yüzünden değişmiş olması. Çünkü serinin daha 5-6 kitabı daha var. Hepsi Enderle ilgili değil, fakat yan karakterler de çok ilgi çekici olduğu için okumaya değer.

Bu arada Ender ismi nereden geliyor diye merak ediyor insan. Sebebi ablasının Andrew Wiggan ismindeki kahramanımıza sanırsam daha kolay geliyor diye Ender demesinden dolayı

Ender’i Hugo’dan tanıdığımız sevimli(!) çocuğumuz Asa Butterfield oynuyor. Ayrıca Harrison Ford ve Ben Kingsley de bonusları.