Kapat kapat kimse görmesin!

Ülkemizde engellenen internet site sayısı aldı başını gitti. Son olarak belirtinen rakam 6000 (yazı ile altıbin). Maşallah. İpin ucu kaçtı gidiyor. Sırada Facebook olacak gibi. Bakan açıklama yapmış, uyarılara karşılık bir hareket yok diye. Biz bu kafayla zor dostum zor. Ama buna karşılık milletvekilleri, savcılar filan trafik kurallarına uymazsa ceza yemeyecekler. Yasallaşmış mesela bu. Kafaya bak, internete yasak, ama kurallara uymamak serbest. Trafikte kendinize dikkat edinderim ben. Bundan sonra kırmızıda geçecekelr alıp başını gidecek. Adamın kurala uyacağı varsa da artık olmaz. Çok iyi ya. Sonra Avrupa Birliği bizi istemiyor tripleri. Bu kafaları nasıl istesinki. Daha yaya geçidinde geçene korna çalan kafalar olduğu sürece. Çok iyiye gidiyoruz gibi gözükmek ayrı bir güzel. Neyse çok kaptırdım kendimi.

Geçen gün Avea’nın sitesine girdiğimde çok güzel bir banner gördüm. Blackberry’nin hastası olduğum telefonu 9800 Torch Türkiye’ye geliyormuş. Sadece Avea ile değil, Vodafone ile de alınabilecekmiş. Fiyatı veya kampanyası nasıl olur bilmiyorum ama ben o telefonu istiyorum! Dünyanın ilk dokunmatik ve qwerty klavyeli akıllı telefonu diyorlar. Onlar diyorsa doğrudur. Onlar kim bende bilmiyorum ama doğrudur!

Yeni OS 6’ı ile piyasaya sunulmuştu telefon. Amerika’da AT&T firması ile alabilmek dışında 500 dolara kontratsız da alınabiliyor. Korkuyorum ben buradaki fiyatından açıkçası. Malum Amerika’da 2000 dolarlık laptopı burada 6500 TL’ye satan bir zihniyet var. Hani vergi vergi diyorlar da bu yalanı ne kadar daha yedirmeye çalışacaklar. Böyle bir vergi yok, bu tamamen kar payı kar derler adama. 2000 TL’ye yakın birşey olur heralde, iPhone’lardan biraz tecrübemiz var artık. Kontratsız alma seçeneği de olursa aslında çok güzel olur. Bekleyip görüceğiz artık.

Bir vesileyle gördüğüm “Samuray Şemsiye”yi Türkiye’de 399 TL’ye satan zihniyet varsa aslında laptoplarıda o fiyatlara satarlar. Normal fiyatı 25 dolar. İnanılır gibi değil cidden ya. Yalnız şemsiye çok iyi. Alırsam bunu, gittiğim yerlere almazlar beni diye de korkuyorum. Ama çok güzel ve yaratıcı bir ürün. Alınca detaylarını yazarım pek tabi ki de.

Bu güzel ürünlerden bahsetmişken, dün bunlardanistiyorum.com’da çok yaratıcı ve pratik bir ürün daha buldum. Kendileri Dynomighty markasının bir ürünü olan Bottle Cap Tripod yani Şişe Kapağı Tripod. Çok zekice bir ürün. Her şişeye uygun. Tabi büyük makineler için şişeninde boyutu önemli. Sitede şu an satılmakta. 25 TL değerinde bu ürün. Bu dönem çok harcama yapmamış olsam direk alacağım bir üründür kendisi. Burda reklamını yaptık diye hemen bitirmezseniz ayrıca sevinirim.

Kandır kandırabilirsen…

Turkcelllinin (cebinin) gücü, Turkcell’in (para) çekim gücü. Ne yaparsam yapayım faturam 50 TL altına düşmüyor. Olmuyor yani. Çeşitli ucuz paketlere de geçtim ama gene bi’ yerlerden vergi geçirdiler ve fatura umduğumdan fazla geldi. Yaklaşık 10 senelik abonesiyim ama sağolsunlar onlar daha hiç üye olmayan insanlar için en iyi kampanyaları düzenliyor. Bizim gibi eski aboneleri fena halde  emiyorlar. Bu saatten sonra da başka operatöre geçmekle uğraşamıyorum. Kötü olan da bu…

Gece 3:45 oldu ben hala ayaktayım. İstesem oturamam bu saate kadar. Amaçsıza bağladım, bende anlamadım.

Şimdi Dünya Basketbol Şampiyonası’nda kalan maçlara başbakan filan giderse bu ponpon kızlar olmayacak mı hiç? Demek ki içi fesat bu insanların, orda o kızları görünce ne geçiyorsa akıllarında görmeye bile tahamül edemiyorlar. Vay anasını be… Zaytung’da bu konuyla alakalı efsane bir yazı var. Okumanızı tavsiye ederim.

Şu Gillette’in askerli reklamını her izlediğimde gülüyorum. Sonunda böyle komutan geliyor, aferin asker iyi traş diyor ya heh işte orada kopuyorum işte. Ben hayatımda öyle bir şey diyen komutan ne gördüm, ne duydum, ne de okudum. Askerdeyken ben, babam emekli havacı dediğimde bölük astsubayı ¨hee sosyete asker¨ demişti. Reklamda resmen bu modda. Zaten havacılar oradaki askerlerde. Gerçekçilikten uzak bir reklam.

Bu seferde kısa ve öz olsun, olmaz mı? Olur bence ya…

Inception ve diğerleri

İzledik, gördük ve çok beğendik. Inception beklenen etkiyi yaptı. Imdb’ye 9.5 puanla girmesi büyük ses getirdi ama o puanda kalmayacağı zaten belli olan bir şey. Christopher Nolan, Batman’in devamını çekmeden önce ara sıcak olarak ana yemek yapmış. Oyuncu seçimleri, senaryo ve en önemlisi konu çok başarılı. Özellikle film bittiğinde ucunun açık olması ve sonunu tamamen izleyiciye bırakmış olması tadından yenmiyor dedirtiyor. Ama Matrixle karşılaştıran veya Matrix’den sonra böyle bir filmi pek doyurucu bulmayan kesimde yok değil. Saygı duymak lazım tabi. Fazla da detaya girmek istemiyorum çünkü her şey spoiler olabilir. Öyle bir film. Ama müzikleri bir de filmle görünce dağıldım. Hans Zimmer döktürmüş adeta. Çok çok güzel bir soundtrack albümü var. Şiddetle önerilir.

Rüyalardan konu açılmışken, geçen internette gördüğüm haberle, Inception’ın çıkış tarihleri hemen hemen aynı tarihte olunca dedim işte bu! Adam filmden çıkmış olmalı. Eşini ve hamile kızını rüyasında soyunurken gördüğü için boğmuş. Rüyasında neler yaşıyorsa adam ya da kızını ve eşinin nasıl soyunduğunu hayal etmişse artık ki bu kadar gaza gelmiş. İstanbul’un göbeğinde bu olaylar yaşanırken bizde yuvarlanıp gidiyoruz işte.

İşten eve her döndüğümde bilgisayarımın kapanmış olduğunu görmek beni çıldırtmaya başladığından beri sabahları evden çıkarken bilgisayarımı kapatır oldum. Sözde UPS bağlı bilgisayara ama son bir yılda filan hiç bir işe yaramıyor. Zaten nasıl işse, ne yağmur var ne kar ama elektrikler kışın kesildiğinden daha çok kesiliyor. Zaten 2010 yılında hala elektrikler kesiliyorsa sorun büyük demektir. Neyse, sabır sabır ya sabır.

Ntv’deki Dünya Basketbol Şampiyonası Türkiye reklamklarını izlemenizi tavsiye ederim. “Onların dünya yıldızları varsa, bizim ay yıldızımız var” tarzında sloganlı reklam. Cidden yaratıcı olmuş, böyle 3-4 tane slogan var. Denk gelmenizi öneririm.

Kombinemi aldım, gelmek isteyenleri beklerim.

Not: Bu yazıyı iki gün önce yazmıştım ama dün Fenerbahçe, Young Boys’a elendikten sonra UEFA’nın sitesindeki efsane manşet beni benden aldı. Young Boys reşit oldu diye bi’şey. Çok iyi yaa…

Naneli nane

Geçen gün çok nadiren yaptığım bir şey olan televizyon izleme eylemini gerçekleştirdim. En ilgimi çeken şey her zaman reklamlar olmuştur ve gene özlediğim reklamın yeni versiyonunu gördükten sonra mutlu oldum. “Var mı Nazo gibisi?!” şeklinde sloganı olan içecek reklamı. Şaka gibi, yeni versiyonu çıkmış, kulaklarıma ve gözlerime inanamadım. Ama bir olayı iyi benimsemişler; reklamın iyisi kötüsü olmaz. Mesela Mondi’nin efsane reklamı. “Kızım sana Mondi alayım mı?” diye şarkı söyliyerek kızını Mondi’ye götüren ebeveyn figürü. Herhalde yapılabilecek en kötü reklamdı. Ama denildiği gibi reklamın iyisi kötüsü olmaz ki hala bu reklam aklımızda. Adam rezalet olarak da olsa kafamıza soktu bunu. Birini delirtmek için bu reklamları zorla 24 saat izletmek süper fikir olabilir.

Dün nane huzurunu buldum. Naneli ve mentollü sakızı çiğnedikten sonra Cafe Nero’da ekstra nane şurubu eklenmiş naneli frappucino içtim. Çıkınca da naneli ve mentollü sakıza devam. Oh mis! Nane adama döndüm.

Hans Zimmer döktürmüş gene. Inception, Amerika’yı sarsa dursun filmin soundtrack albümü mükemmel. Fragmanını izlediğim zaman filmin “aha batman lan!” dedim. Benzerlikle var soundtrackte ama bu daha hoşuma gitti. 7 / 24 onu dinlemeye başladım. Filmde kulaklarım yabancılık çekmez artık.

Haftasonu not defterlerini inceledim. Moleskine özellikle ilgi alanımda ama fiyatlarının kol gibi olması insanın ekonomisini zorluyor. Bir de yeni şehir modelleri çıkmış ki gayet başarılı. İçinde o şehrin haritası var. Zekice. Reyonda diğer alternatiflere bakarken LeColor’un not defterlerini gördüm. (Rec) Note adı altında çok şık ve yaratıcı bir ürün gördüm. İlk sayfada “Start recording” ve tarih kısmı var. Son sayfasında ise “Stop recording” ve tarih kısmı var. Kayıt tuttuğunuzu çok hoş bir şekilde göstermişler. Ayrıca içinde ufak notlar yazmak için koparılabilir sayfaların olduğu bir kısım da mevcut. Arka kapağa yapışık olan zarfının içinde de mini bir cetveli var. Son sayfalarda popüler renk bilgisi, vitaminler hakkında bilgiler ve kahve çeşitleri ve içlerindeki kahve – süt oranlarını gösteren sayfalarda var. Avrupa piyasasında da baya tutulmuş. Ama derseniz ben bunlara bu kadar para vermem ki (Rec)Note Moleskine’den daha ucuz, kendi not defterinizi yapabilmeniz için Michael Shannon bir öğreti hazırlayıp bunu paylaşmış. Ben uğraşıp el emeği, göz nuru bir not defterine sahip olmak istiyorum diyorsanız, ahanda buradan inceliyebilirsiniz.

Şimdi Reklamlar…

Geçen gece gene bir suç işlemek üzereyken kendime dur dedim. Saat 22:45 civarı Domino’s’tan incecik pizzalardan bir tane sipariş verdim. Gece yemek yemek kendi prensiplerime aykırı olduğundan suç olarak görüyorum. Pizzam geldi, açtım kutuyu ve 2 dilim yedim. Ama diğer kalan dört dilimi de yememek için kendimi çok zor tuttum diyebilirim. Geri kalan dilimleri sabah kahvaltısı olarak yemek için ayırdım. Ama yani çok fena bir şey bu incecik pizza olayı. Çerez gibi gidiyor. Hafif de geliyor bana. Aman tanrım korkuyorum! Bir de Yemeksepeti ve telefonla sipariş dışında kendi sitelerinden de satışa başlamışlar. AcıkTık adı altında sitelerinde bulabilirsiniz bu olanağı. Diğer seçeneklere göre burdan sipariş verirseniz, pizzanız nerede, onu takip de edebiliyormuşsunuz (Ama Yemeksepeti’ndeki gibi promosyonlar var mı bilemiyorum). Sitenin görsellerini dergide gördüm ve baya yaratıcı yani. Tebrik ettim.

Madem internet sitelerinden girdik, ordan devam edelim. Aynı dergide bir başak reklam daha gördüm. Bulucak.com. Geçenlerde arkadaşıma; “böyle bir site biliyor musun?” diye sormuştum. Tam aradığım şeye şansa da olsa ulaştım. Nedir bu sitenin olayı? Siteye girdiğinizde nereden – nereye gideceğinizi ve tarihi seçtiğinizde o güne ait uçuş bilgileri çıkıyor. Tüm havayollarını ve başlangıç fiyatlarını görebiliyorsunuz. Öyle tek tek tüm havayollarının sitelerine girmektense tek site üzerinden hepsini bir anda görmek çok büyük kolaylık. Fiyatlarda bu sitenin bir indirimi veya bir etkisi var mı bilmiyorum ama burdan beğenir, sonra kendi sitesinden de yer ayırtır veya satın alabilirsiniz diye düşünüyorum. Yalnız sitenin tek bir eksikliği şu olabilir; sadece Türkiye içi uçuşları kapsıyor…

3. reklam ise maximiles’ın reklamı. “Koleksiyonunuzu genişletin” sloganıyla böyle çeşitli otellerden alınmış şampuanlar bir evin banyosunun rafında. Müthiş bir düşünce. Basit ama cidden etkileyici. İş yerinde olduğum için pek tepki veremedim ama yazıya dökerek rahatlıyorum şu anda…

Son günlerde…

Sonunda bilgisayarıma kavuştum. Belki sorunu gideremedim ve yeni harddiskime Windows 7 kurup, ilişkimize yeni bir sayfa açtım, ama sonuçta eski harddiskime format atmak zorunda kalmadım. Hoş bir kaç sıkıntı var hala ama sırayla onlarıda gidermeye çalışıyorum. Ama şu cızırtı olayını hala çözemedim ve kafayı yeme durumuna gelmiş bulunuyorum.

True Blood, 3. sezonu ile sevenlerine tekrardan merhaba dedi. Bende ilk defa bu diziyi her hafta izleyen moda büründüm. Ama böyle olmuyormuş bunu farkettim. Böyle bütün sezonu arka arkaya izleyeceksin, oh mis. Bu tip bir diziymiş bunu anlmadım. 2. bölüm güzeldi evet, ama 3. bölümden sonra bu kanaata vardım.

Bugün eve dönerken aklıma bir şey geldi. Bu ilk defa olmuyor, hatta hemen hemen her film izleyişimde aklıma geliyor. Şimdi bu Hollywood filmlerinde en klişe olan örnekle olayı açıklayayım. Esas adamımız, filmdeki güzel kızı kapar ve bir araba kovalamacası başlar. Böyle silahlar patlar filan, sonra esas adam kötüleri daha rahat vurmak için direksiyonu kıza bırakır. Haliyle koltukları da değiştirirler. Gelin görünki bu iki oyuncumuzunda boyu eşit olmaması rağmen koltuk ayarı yapmadan rahatlıkla arabayı kullanabiliyorlar. Hep aynı bu. Artık gözüme batıyor ciddi bir şekilde ve rahatsız oluyorum. Arabalarda eski püskü şeyler genelde. Hani hafızasında filan vardır da oda yok. Tabi benim istediğimde olmayacak bişey ama daha dikkatli olursa senaristler sevinirim…

Geçen gün Dünya Kupası maçlarından birini izlerken bir reklam gördüm. Grundig Led TV’nin reklamı. Şu buzdolabının içinde bile televizyon olup, maçın hiç bir anını kaçırmamaya çalışan delikanlının reklamı. Efsane olmuş ya. Çok güldüm. Ama gelin görünki reklamda belirtilmek istenen şey; maçın hiç bir anını kaçırmayın, usb’ye kaydedin. Yani ben içeri su almaya gittiğimde o usb ye kaydetmeye başlayacak ve geldiğimde kaldığım yerden devam edebileceğim. En azından benim anladığım bu. Ama bu maç yani, dizi filan değilki. Yan komşunun gol sesini duyduktan sonra benim ekranımda gol olmamış, ben n’apayım öyle maçı. İnternette izlerken bile gecikmeden şikayetçiyiz biz, böyle mantığı kaldıramıyor bünyem.

Maçlardan bahsetmişken, Almanya – İngiltere maçında verilmeyen gol olayı var. Şu Defoe’nun vurduğu top, önce üst direğe çarpıyor, sonra da kale çizgisinin içinden sekip dışarı çıkıyor. Almanya kalecisi Neuer’de çok akıllıca topu hemen tutup, oyuna sokuyor. Ben olsam onun yerinde “ah ulan girdi be” der ve üzülme moduna geçerim. Hakemde benim bu hareketlerimden dolayı golü verirdi. Bende rezil olurdum haha. Ama yani o golüde görmeyen insan da bu işi yapmasın di mi?… Japonya, Paraguay’a penaltılarla elendi. Japonya’da penaltıyı kaçıran arkadaş, harakiri denemelerine girmiyordur umarım…

Bu arada Çırağan’daki iş başarıyla bitti ve dinlenmeye fırsatımız oldu. Tatil planlarına başladım tabiki de. Ama hala karar veremedik, nereye gitsek filan. Bu konuda önerilere açığım (Tabi işe girersem tatil umrumda olmaz).

Bugün (30 Haziran)  lise arkadaşım Mümtaz’ın düğünü için Çeşme’ye gideceğim. Hazır gitmişken akarabalarımıda ziyaret edeceğim haliyle. Geçen cumartesi üniversiteden bir akraşım evlendi. Gerilmeye başladım bende, sözlenen arkadaşlarım filan da var, bunlar bana bir mesaj mı onu çözmeye çalışıyorum şimdide. O kadar yaşlandık mı ya?…

P.S: Hala Rammstein’ın etkisindeyim. Neyseki bu konuda yalnızda değilim, benim gibi bir sürü insan var. Konserde cep telefonumla çektiğim videoyuda burada paylaşayım dedim. Sonisphere 2011 içinde dedikodular dolaşmaya başladı. Bazı gruplar; Ironmaiden, Pearl Jam, Slipknot… Olan bizim stada oluyor valla…

“Lost”suz bir hayat bizi bekler…

Eveet ve o gün geldi çattı. Lost dizi finali ile sevenlerine yani bizlere veda etti. Peki finali izleyiciyi tatmin etti mi? Asıl soru bu sanırsam ve herkesin kendine göre bir cevabı olduğu kesin. Ama gerçek şu ki JJ Abrams bir dahi. Diziyi ilk izlediğiniz günü hatırlayın. Uçak düşer, insanlara panik içindedir, hayatta kalmaya çalışırlar vs vs. Sonunda bir ambar kapağı bulurlar ve ohaaa, acaba adada yaşayanlar mı var yoksa deriz. Karada gemi bulurlar, bu geminin burda ne işi var nasıl gelmiş deriz. Kapağı aşarlar, başka yerler bulurlar, videolar izlerler, başka insanlar çıkar ohaa başka yaşanlar varmış lan oluruz. Her bölüm ayrı bir heycan, ayrı bir macera modundadır. Bölüm kötü olsa bile sonunda bir görüntü bizi kitler, hemen bir hafta geçsede yeni bölümü izlesek moduna gireriz. Böyle ola ola altı sene geçti ve dizi bitti. Tabi her sona yaklaştığımız gün merakımız daha artsa da bizi şaşırtma oranı düştü, çünkü o kadar değişik şeyler gösterdi ve yaşattı ki bize dizi artık şaşırmamaya başladık. Lost bu normaldir moduna girmeye başladık. Tabi teori tartışmaları devam etti durmadan. Her yeni bölümde ürettiğimiz teorileri çürütme üzerine oldu. Finale yaklaşan her gün sorularımızın cevabını alacağımızı sandık, Block Smoke ne? Adanın merkezinde ne var? MiB’in adı ne? Elektro manyetik olay ne alaka? vs vs. Bir ton soru. İşte burada JJ Abrams devreye giriyor. Bunların bizi oyaladığını resmen finalde gözümüze sokuyor. Pati’de birinin yazdığı gibi; Mangal dumanı gibi şeyin ne açıklaması olabilir ki? Bunlara takıldık ve belkide cevapları hep kaçırdık.

Finali fazla duygusaldı, gerçekten mutlu edecek duygusallıktı belkide. Kavuşmalar için diyorum tabi. Son 10 dakikada da bize cevapları veriyor. Bizi aylardır, yok hepsi Jack’in gördüğü bir rüyaydı filan deyip yemeye çalışmaları hoştu. Bunları yiyen varsa geçmiş olsun.  Hatta en son Evangeline Lilly’in canlı yayında bir programda dediklerine bizim basınımızın lapinlemesi paha biçilmezdi. Neyse artık hayatımıza Lost’suz bir şekilde devam edeceğiz. Gerçekten de yaşattıkları ve izlettikleri ile unutulmaz bir dizi olarak tarihe geçti. Bu ne biçim sondu lan diyerek ilk sezonlarda yaşattıklarınıda bir kenara atmayın. Olması gibi gereken, duygularımıza hitap eden bir finaldi.

Bu arada dün ATV’de idi sanırsam, Feriköy’de kurulan 2. el pazarının haberi vardı. İnanılmaz hoşuma gitti. Gidesim geldi direk ama malesefki gidemeyeceğim bir süre. İş güç yüzünden. Sadece pazarları kuruluyormuş. Baya eski şeyler var, çeşitli Avrupa şehirlerinde görüp “Neden bizim ülkemizde yok lan bunlardan?” diye sızlanmıştım. Meğersem varmış. Gidip görülmesi gerekiyor. Saatler ilgimi çekti baya. Bu arada tv de röportajda bir kızın, ikinci el şeyleri daha çok seviyorum çünkü bir hatırası var, yaşanmışlığı var tarzı cevap vermesi de yani nasıl klişedir anlatamam. Retro ile alakası var bu şeyin.

Dün Osmanbey’e metro ile gittim. Tam karşımda dev bir ekran vardı. Metroyu beklerken izledim bir süre filan da sonra bir anda Sütaş’ın reklamı çıktı. Böyle inekler bakıyor direk, TREN GELİYOOOR tarzı bir yazının altında. Aynı anda metro teşrif ediyor. Güzel olmuş çok beğendim. İneklerde komik bakıyor cidden. Yaratıcı beyinler çalışıyor. Durmak yok yola devam…