Geliyor gönlümün efendisi vol.02

Ve yine yeni yeniden, iki yıl sonra yeni tekli, albüm, klip ve turnesi ile Liam Gallagher geri dönüyor. Bugün ilk teklisi Shockwave’in klibi yine çok iyi bir pazarlama strateji ile yayınlandı.

Adidas ile ortak çalışma ile kendine özel Spezial modeli çıkaracak olan LG, bu iş birliğinin adımlarından biri de Londra Hackney Round Chapel’deki konseriydi. Shockwave’i ilk orada çalan LG, bir kaç gün önce kendi Instagram hesabından çarkının bir kısmını yayınladı. Viral baya ses getirdi. Sonrasında zaten şarkı patladı.

İlk albümdeki şarkılara göre daha çok sesli ve gaz diyebiliriz şarkı için. LG giderek kendini geliştiriyor. Zaten geçtiğimiz yıllarda vokal dersleri de aldığını biliyoruz. Git gide kendine güveni artıyor ve sesini geliştiriyor. Champagne Supernova’yı bu seneki setlistine eklemesi ve tertemiz söylüyor olabilmesi de bunun bir sonucu. Why me? Why Not.’daki balladlardan bir tanesi de yine internete sızan şarkılarından Once. Sızan kısım baya iyi duruyordu. Albümdeki kendi favorilerinden biri de Shockwave gibi ama sanırsam daha sert olan River.

Şarkı sözleri çok içten geliyor bana. Resmen yaşadıklarını, hissettiklerini yazıp, söylüyor. Böyle olunca da çok daha samimi şarkılar çıkıyor ortaya. İşin kalitesi de artıyor. Zaten gerek annesi ile yapılan röportajlar olsun gerekse kendi açıklamalarından anlayabileceğimiz duruma göre müzik piyasasından önce/sonra hiç değişmemesinin de bunda etkisi var.

Üstüne bir de belgesel çekildi malum, ah bir de onu izleyebilsek süper olacak. Onu da ayrıca yazmak, konuşmak lazım. Böyle kuru kuru olmuyor.

Turne olayına bakacak olursak, şimdilik sakin bir yaz geçirecek Liam. Albümün Eylül’de çıkacağını düşünürsek ve o zamana kadar da teklileri piyasaya sürecek olmasını da hesaba katarsak normal bir durum diyebiliriz. Bu sene değil ama belki yine seneye gelir mi İstanbul’a? diye düşününce de albüm ismi geliyor aklıma. Neden olmasın? Ya da diğer seçenek biz bir çılgınlık yapıp yine el diyarlarına gideceğiz. Kim bilir?…

Şey, ne geldi aklıma bak!

13on-618471-unsplash

Mesela diyor ki geçen gün X şehrine gittim, süperdi! (Şehrin adını sen koy; Paris, Londra, Amsterdam, Barcelona vs. vs.) Sonra devam ediyor; yaya geçidine ayağımı atar atmaz arabalar duruyor, ulan ne gelişmiş memleket yeaaa… Yahu babacım, yavrucum neysen artık, madem bu, bu kadar muazzam bir olay, “neden aynını burada yapmıyorsun?” diye sormazlar mı? Misal araba kullanırken neden yol vermiyorsun? Madem medenilik seni bu kadar etkiliyor, medeniliğe bu kadar bayılıyorsun, sen neden medeni olmuyorsun diye sormazlar mı adama? Artık havasından mı suyundan mı ülke sınırlarına girince özüne dönüyor insanlar. Oh rahatladım. Normalde pek bu tip şeyler yazmayı sevmem ama bu da hassas noktam diyelim. Neden yükseldin diyenlere gelsin.

Aa bu arada Mumford & Sons yeni albüm çıkardı, adı Delta. Şöyle yorumlara baktım baya gömüyorlar çünkü klasik bir Mumford & Sons albümü değil. Daha modern pop mu diyim bir şekilde o kendi havalarından çıkmışlar. İşin garibi ben beğendim. Böyle bir birleşim güzel olmuş. Ama beni baz almayın, sonuçta otoriteler daha doğrusunu bilir. Üstteki konu ile çok alakasız oldu ama yazmadan da edemezdim.

O an için beklersin ya…

21 yıl önce orta okula gittiğim dönemdi… Evde durmadan Burçin’li, Yunus’lu, Jess’li, Yiğit’li Number One TV’yi izliyordum. Bir öğleden sonra helikopterden inip şarkı söyleyen adamların klibine denk geldim. Şu an bile düşünce anlamadığım bir sebeple çok etkilenmiştim. Belki bir gün sonra okulda bunun muhabbetini açtığımda beni gazlayan arkadaşım C. olmasa böyle bile olmayabilirdi. Koşarak albümü almaya gittiğimde, öyle bir albüm yok denmesi bile her şeyi değiştirebilirdi. Belki de 1-2 hafta sonra aynı gazla önceki iki albümü için de aynı cevabı almak ve durmadan dinleyememiş olma ihtimali de değiştirebilirdi. Neyse ki bunlar olmadı, o gün benim için milat oldu ve Oasis hayatımın bir parçası oldu.

Geçen sene Ekim ayında beni o gün gazlayan arkadaşım C.’den bir telefon geldi ve “20’sinde Liam’ın Avrupa turnesi biletleri satışa çıkacakmış, gidelim mi? Ne dersin?” diye sordu. O anki coşku ve “harbi, bu sefer olacak galiba” hayalini gerçeğe dönüştürmek için o tarihte saat 10:00’da bilgisayar başında hazır hale geldik. Bu aslında hayallerimizi yıkabilecek bir gerçekle de yüzleşmekti; çünkü İngiltere konser biletlerinin yaklaşık beş dakikada tükendiği bir gruptan bahsediyoruz -ki 2009’da Oasis’in yeni Wembley Stadyumu’ndaki konserin saha içine çıkan on binlerce bilet 10 dakika içinde tükenmişti. Milano’yla başlayan denemeler, kararsızlığımız yüzünden Berlin’in de tükenmesi sonucunda Amsterdam’da başarı ile sonuçlandı. Bunların hepsi panik, kararsızlık ve heyecan dolu 15 dakika gibi bir süre içerisinde oldu. Artık tek yapmamız gereken 8 Mart 2018’i beklemekti.

Zaman konser için yaklaştıkça heyecanımız da artıyordu. O anın hayali ile sanki gerçeküstü bir olay yaşıyordum. Normalde sıklıkla yaptığımız bir şey değil sonuçta yurt dışında konser izlemek, özellikle bu şekilde konser için bir yere gitmek. Bazı önceki konserlerin Liam’ın sağlık sebepleri ile iptal edilmesi de ayrıca gerildiğimiz bir noktaydı. Ama “Amsterdam’a her türlü gelir” mantığı bizi biraz rahatlatıyordu. Nitekim zaman geldi çattı, biz Amsterdam’a gittik ve konser gününü beklemeye başladık. Ama içimizde hep bir şüphe olmadı değil, ta ki sabah attığı “Amsterdam’a geldik” tweet’ini görünce. İşte o an titremeye başlamıştık. Sonuçta gençliğimizde durmadan dinleyip, en hayran olduğumuz adamın konserine gidecektik. Geçmişte Türkiye’ye hiç yaklaşmadıkları için bir daha izleme şansımız olmayabilir korkusu da cabası. 2008’de gittiğim Oasis konserinden tam 10 yıl sonra yeniden, çok daha yakından Liam Gallagher’ı izleme şansım olacaktı. Bu istediğimiz şeye çok daha kolay ulaşabildiğimiz bu çağda bile hayal gibi bir şeydi.

Konserine gittiğim tüm İngilizler gibi konser programı aynen denilen şekilde ilerliyordu. Saat 21:00 olduğunda Fuckin’ in the Bushes çalmaya başladı. Ve üstünde parkası, kollarını hafifçe sağa sola sallayarak Liam sahneye geldi… Morning Glory, Greedy Soul, Wall of Glass derken yine o en sevdiğim şarkılarından biri olan Slide Away… Yeni albümden birkaç şarkı sonra yine Oasis şarkıları başladı. Konserinde çalmasını hiç ummadığım Be Here Nowüstüne Wonderwall ve bis… Bisten büyük sürprizle döndü. Liam ile birlikte Bonehead** de sahnedeydi. Supersonic, Cigarettes & Alcohol efsanelerinden sonra Liam’ın da en sevdiği Oasis şarkısı olan Live Forever ile bir buçuk saat rüya gibi geçmişti (Konserin son anları). Konser biterken ne olduğunu anlamadık bile. Yetmek kelimesi yetersizliğini gösterdi. İlk defa bir konser sonrası alanı terk etmek istemedim. Boş boş sahneye bakarken unutulmaz anı halen yaşıyordum.

Liam’ın sahnedeki aurası gerçekten çok farklı, çok acayip. Birçok grubu veya şarkıcıyı sahnede izleme şansını buldum ama onun gibi bir modda olanı hiç görmedim. Orada çok farklı bir ruh halinde, çok farklı bir alemde gibi. Bakışları, hareketleri, konuşmaları… Röportajları veya öyle videolarda izlediğimizden çok farklı. Kendi dünyasına giriyor orada ve o anı yaşıyor. Anlatılmaz yaşanır gibi bir durum var. Sanki seyirci hiç yok da aynadan kendini izliyor gibi. O an kontrol tamamen onda. Bunu şovun bir parçası olduğu için değil, kendisi böyle olduğu ve hissettiği için bu şekilde davranıyor. Eski videoları, canlı kayıtları izleyince aradaki fark sadece yaşı ve saçı. Davranış, hareketler hep aynı.

Konserle ilgili bir not da şarkılarda Noel Gallagher’ın söylediği yerleri Liam söylemiyor, seyirciye bırakıyor (Wonderwall nakaratını bunun dışında bırakabiliriz). Artık aralarında devam eden husumetten olsa gerek onun hakim olduğu şarkılar da şu ana kadar konser şarkı listelerinde yer almadı.

İstanbul’a dönüp bunların anısını yaşamaya devam ederken şaka gibi bir haber aldık. Artık kaderin bir oyunu mu, yoksa bir mucize mi bilmiyorum. 14 Ağustos 2018’de KüçükÇiftlik Park’taki Liam Gallagher konserini anons edildi. Heyecandan titremeye başladım. Ama bu Liam, sahneye çıkana kadar konserin olup olmayacağına emin olamazsın, bu da onun acı gerçeği. Her durumda şu anki umut ile bile 10 yılda bir izlediğin adamı 5 ayda iki kere izleme şansına sahip olmak da pek olası bir durum değildi, ama olacak diye ummaya devam. O an için yeniden beklemeye başladım.

Liam’ın çok güzel bir açıklaması var: ‘’200 kişi de olsa 2000 kişi de olsa konser, konserdir. Sen sadece moda girmeli ve herkesi coşturmalısın. En iyi şekilde söylemeli ve  kontrolü devamlı elinde tutmalısın.’’ Belki de bu yüzdendir ilk turneden sonra Britanya’daki konserlerinde şarkı listesini değiştirdi. Wonderwall gibi en popüler Oasis şarkısını listeden çıkardı ve yerine onun B-Side’ı olan Whatever’ı ekledi. Bunu birkaç şarkı için de yaptı. Ama ne zamanki Britanya dışına Avrupa’ya turneye başladığında eski listeye çok yakın bir liste yaptı. Be Here Now’ı çıkarıp Whatever ile devam etmek gibi. Bir yıl her yerde aynı liste ile konser vermek yerine biraz bölgesel olarak modifiye etmesi bence çok hoş bir durum. Bunun üzerine yukarıdaki dediğini okuyunca çok daha anlamlı geliyor.

Tekrar tekrar teşekkür: MTV Türkiye her ne kadar artık olmasa da 2008’de beni o konsere gönderdikleri için halen ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir insanın en büyük hayallerinden birini gerçeğe dönüştürmüşlerdi.

* Bonehead nam-ı değer Paul Arthurs. Kendisi Oasis’in daha grup adı bile konmamışken Liam Gallagher, Tony McCarroll ve Paul “Guigsy” McGuigan ile olayın en başından içinde olan gitarist. 1999 yılındaki büyük değişimde o da gruptan ayrılmıştı.

Müzik Öneri: Loma

Bir süredir dinlemek istediğim ama zaman bulamadığım albümleri bu hafta dinlemeye başladım. Onlardan biri de Amerikalı indie pop grubu Loma idi.

Emily Cross, Jonathan Meiburg ve Dan Duszynski’den oluşan grup, grup ile aynı ismi taşıyan albümlerini Şubat başında piyasaya sürdü. Albüm hakkında en enteresan ve doğrudan albümün de sounduna yansıyan şey ise, albüm Cross ve Duszynski’nin evliliklerinin bozulduğu dönemde kaydedilmiş. Albüm de bu evlilik için Texas kırsalında kurulan bir evde kaydedildi ve kayıt sonrası ev de yalan oldu… Albümü dinlerken bu ruhu sonuna kadar yaşıyorsunuz.

10 şarkıdan oluşan albümü dinlemenizi tavsiye ederim…

Neler oluyor, neler?

Hangisi ile başlamak lazım bilemedim. Editors mü? Nick Cave & The Bad Seeds mi? Yoksa The Good, The Bad and The Queen mi?

Editors bombayı patlattı ve ilk singleını yayınladı. Martta çıkacak yeni albümden Magazine yine muhteşem bir albümün geleceğinin habercisi, bu çok net. Her albümde üstüne fazlasıyla katarak bizi çıldırtan Editors’ten tek kötü haber, şu ana kadar açıklanan tur programında Türkiye olmaması. Yetkilileri göreve çağırıyorum, yapın bir kıyak daha arkadaşım! Şu konsersiz günlerimize neşe gelsin!

Konser demişken de Garanti bombayı patlattı ve bu sene Garanti Caz Festivali kapsamında Nick Cave & The Bad Seeds konserini açıkladı. 10 Temmuz’da KüçükÇiftlik Park’ta gerçekleşecek konserin biletleri muhtemelen çıkınca bitebilir. Şu konsersiz uzun dönemde bu konser haberi o kadar güzel geldi ki… Ayrıca belki de bu yaz için umutlanabiliriz bile…

Ve son ve en güzel haberlerden biri Damon Albarn’ın çıldırıp her sene bir albüm çıkarma manyaklığı ile birlkte The Good, The Bad and The Queen’i yeniden toplayıp, yeni albüm çalışmalarına başlaması. Muhtemelen bu sene çıkacak, tam tarih ve dönem belli değil. Bu kadar uzun bir aradan sonra artık yeni şarkılarını dinlemeye açız. Türkiye’ye geldikleri dönemde üşenip gitmemiş olmamla hala kafamı duvarlara vurma eylemim devam etmekte.

Şimdilik sağdan soldan gördüğüm haberler böyle, buraya gelip yazılarımı okuyan 8-10 kişi belki bilmiyordur ve mutlu olur…

Sesiyle gizli hazine: Mary Elizabeth Winstead

En son BrainDead ve Fargo’nun son sezonunda ortaya çıkan Mary Elizabeth Winstead’in yeni öğrendiğim gizli bir özelliği varmış. Portugal. The Man’in son albümü Woodstock’ta bulunan şarkılardan Noise Pollution’ın bir kısmında da back vokallik yapmış kendisi. Fransızca kısımları…

Bunun üzerine Youtube’da biraz gezince çok güzel videolarına denk geldim. Çok kısa olduğu için şarkıların tadı damağımızda kalıyor. Durup durup dinleme modunu açtım. İsteyenle de paylaşmış olayım…

Peaky Blinders ve Dark dizi olarak güzel de ya müzikleri?

Kendi çapında müzik dinleyip, takip eden biri olarak filmlerin, dizilerin müzikleri benim için fazla önemli. O kadar dizi/film izleyip sadece müzikleri yüzünden belli bir seviyeye gelememiş yapımların içinden müzikleri ile birlikte alıp götüren yapımlar da mevcut.

Bunlardan bir tanesi malum bu sezon ortalığı kasıp kavuran Netflix yapımı Alman dizisi Dark var. Ufak bir Alman kasabasında geçen dizinin konusunda kaybolan çocuklar var. Devamı her türlü spoiler olur diye konusu hakkında yazmayı bırakıp muhteşem müziklerine yönleniyorum. Dizinin sinematografisi zaten uçuyor, o sahnelerle müziklerin de uyumu dizinin de izlenmesini daha keyifli hale getiriyor. Soap&Skin daha çok kendine yer bulmuş. Özellikle tema şarkısı olan Apparat ile birlikte yaptıkları Goodbye benim favorim. Tüm liste için sizi buradan alalım.

Müzikleri ile ortalığı yıkan diğer dizi de BBC Two yapımı olan Peaky Blinders… 1919’da İngiltere’nin sanayi şehirlerinden Birmingham’da Peaky Blinders isimi bir gangster ailesini merkezinde tutuyor. Dizi baya baya iyi. Cillian Murphy diziyi alıp götürüyor zaten. Ama bana soracak olursanız dizi kadar olay olan müzikleri. Baya özenliler ve dizinin o sezonki konusuna seçiyorlar. Zaten dizinin tema şarkısı Nick Cave & The Bad Seeds – Red Right Hand. Ağırlıklı olarak da Nick Cave & The Bad Seeds, PJ Harvey ve Arctic Monkeys. Bunların dışında Radiohead, Johnny Cash, Royal Blood, The Kills, Tom Waits, The White Stripes ve daha bir çoğu da kendine yer bulmuş. Dizinin bir albümü yok ama BCC Music tüm şarkılardan bir çalma listesi oluşturmuş. Buradan dinleyebilirsiniz.  Ayrıca Cillian Murphy BBC Radio 6’te Jarvis Cocker’ın programında kendi listesini de yorumlarıyla çaldı. BBC programı kaldırmış ama listesine buradan ulaşabilirsiniz. Baya zevkli herif!

ÇARESİZ GİBİ GÖZÜKEN MUTSUZLUĞUN KÖKÜNÜ KURUTMAK İÇİN DAMITILMIŞTIR.

 

Müzik Öneri: NOVAA & LO

Normalde Youtube’da 400-1000 arası izleme sayılı müzik önerilerim oluyor ama bu sefer ki öyle değil. Aslında burada sadece NOVAA veya LO’yu değil ikisinin birden yaptığı albümü öneriyorum. Elektronik pop şarkılar yapan ve prodüktör olan Alman NOVAA ile söz yazarı ve prodüktör olan LO 2015’ten beri “Lights” albümü için çalışıyor. Çok da güzel çalışmışlar, çok güzel bir iş çıkmış ortaya.

Albüm synthpop sevenleri mutlu edecektir. Dinlemenizi tavsiye ederim. Şarkıların bir kısmına buradan ulaşabilirsiniz.

Müzik Öneri: Melis

Yaklaşık 3-4 ay önce Soundcloud’da denk gelmiştim kendisine. Yarı Türk, yarı Çek, Berlin’de yaşayan bir müzisyen Melis Soyaslanová. 2012 yılında Josh Christopher ile kurduğu IYES’ten de edindiği tecrübeyle, 2017’nin Kasım ayında kendisi için zorlu bir dönemden sonra beş şarkıdan oluşan ilk EP’si Parallels’i piyasaya sürdü. Anne babasının boşanması ve arkadaşlarıyla arasının bozulması gibi ağır bir dönem geçirmesi üzerine duygularını hem sound olarak hem de söz olarak şarkılarına yansıtmış. Sesindeki kırılganlık ve naiflik de şarkılardaki duyguları yansıtmasına yardımcı oluyor. Sözlerini de kendi yazdığı şarkıları daha çok folk, çağdaş elektronik, fütüristik pop karışımı.

IYES tecrübesinden ilk demo teklisi Love Song Idea’ya kadar nasıl bir sound’da müzik yapacağının üzerinde çalıştığını belirtiyor Melis. Bu süre zarfında da şarkı sözü yazma konusunda kendini geliştirmiş. Üzerinde bir baskı olmadığı için acele etmediğini, geçtiğimiz beş yılın kendisine çok fazla şey öğrettiğini söylüyor. Grup olunca devamlı bir uzlaşma zorunluluğu olması da solo çalışmalarının kendisini çok yansıttığına yüzde yüz emin olması gerektiğini ifade ediyor.

Love Song Idea, Melis’in YouTube sayfasına koyduğu videosuyla da çok etkilemişti beni. Şarkı, alışılmışın dışında olmasına rağmen yoğun bir ilişki yaşayan, hala birbirlerine değer verip anlayışlı davransalar da yaşadıkları aşktan bıkmış ve hayal kırıklığı içindeki iki kişinin arasında geçen bir diyalogu anlatıyor. Bu şarkı Melis’in Parallels EP’sinde bulunmuyor ve şarkının kayıt ve yayın sürecinin de kendine özel bir hikayesi var. Şarkı sözleri ve melodisi bir anda aklına geliyor ve kendi yatak odasında kendi imkanlarıyla kaydediyor. Bu şarkı bilgisayarının sabit sürücüsü çöküp silinene kadar da bir prodüktörle çalışmayı düşünmüyormuş. O yüzden elinde kalan tek düzgün kayıt üzerinden oluşturulmuş. Şarkının bu halinin de mükemmel olmasa da kendi içinde bir güzelliği olduğuna inanıyor ki sonuna kadar kendisine katılıyorum.

Love Son Idea’dan sonra beni en çok etkileyen şarkıları da Flower ve Holding Hands. Özellikle Flower’da yavaş yavaş yükselen müzikle Melis’in duygu dolu sesi çok güzel bir bütünlük sağlıyor.