Ender’in Oyunu

endersgameKitapçılarda bilim kurgu raflarında her zaman görüp, bir türlü alamadığım kitaptı kendisi. Geçenlerde filmi çıkınca üzerine atlayıp izledik. Kitabı okumayınca film gayet güzel. Tabi kitaba başladıktan sonra bir kez daha izleyince daha ilk 40 sayfada ne kadar farkı olduğunu gördüm.

Kitapları filme çevirirken ki özellikle fantezi, bilim kurgu ve çizgi romanları sinemaya uyarlarken inanılmaz eksiltiyor ve değiştiriyorlar. Tabi ki her şeyi filme koyamazlar lakin üç yıllık eğitim sürecini de üç aymış gibi göstermezsin. Ya da bunu bir şekilde ifade edersin. Dinin yasaklandığını da en başta not olarak verebilirsin gibi ufak ama önemli detayları atlamamalısın. Çok iyi niyetliyiz belki ama filmi iki saatin üzerine çıkarınca ne kaybedebilirler? Sonuçta ismi Ender’in Oyunu ama kardeşlerinin dünyada yapmaya devam ettikleri ve zaferden sonrası dünyada neler olduğu da önemli. Film sadece Ender’e odaklanmış.

Kitap ise çok güzel. Sürükleyici ve dünyası çok başarılı. Bana göre tek sorunu zaman kavramını bir dengesi yok. Yani çok hızlı ve detaysız yıllar geçebiliyor. Buna karşılık iki gün sayfalarca sürebiliyor.

Genç beyinlere güvenme ve ileri görüşlülüğü inanılmaz Orson Scott Card’ın. Yalnız bütün kitap veya film boyunca bir an bile ağaç yaşken eğilir sözünün geçmemesi de enteresan :)

Bence önce filmi izleyin, sonra kitabı okuyun. Diğer türlü moral bozucu olmasın sizin için. Benim açımdan da kötü olan okuma sıramın bu kitap yüzünden değişmiş olması. Çünkü serinin daha 5-6 kitabı daha var. Hepsi Enderle ilgili değil, fakat yan karakterler de çok ilgi çekici olduğu için okumaya değer.

Bu arada Ender ismi nereden geliyor diye merak ediyor insan. Sebebi ablasının Andrew Wiggan ismindeki kahramanımıza sanırsam daha kolay geliyor diye Ender demesinden dolayı

Ender’i Hugo’dan tanıdığımız sevimli(!) çocuğumuz Asa Butterfield oynuyor. Ayrıca Harrison Ford ve Ben Kingsley de bonusları.

Remzi Ünal Polisiyesi

bir sapka bir tabanca celil okerAskerdeyken çarşı izninde kitap almaya D&R’ye gitmiştim. Celil Oker’in Remzi Ünal’ı ile ilk o gün tanıştım. Bir Şapka Bir Tabanca’nın konusunu beğenip satın aldım. Sonra kitabı ilk açtığımdaki yüz ifadem sanırsam baya komikti. Çünkü kitabın ilk kelimesi “yaşıyordum” tarzında bir şeydi. Yani bir önceki kitabın resmen devamı ya da bir önceki kitabın sonu ile bağlantılıydı. İçimde ukte olmuş okuyamamıştım. Daha sonra İstanbul’a geldiğimde tüm kitaplarına baktım Celil Oker’in. İlk kitabı 1999 yılında yayımlanan Çıplak Ceset idi. Kafaya taktım hepsini alıp okuyacaktım. Liste şu şekilde idi (Aşağıdaki güncel liste lakin anlattığım olay 2009-2010’da gerçekleştiğini belirteyim):

Çıplak Ceset, 1999
Kramponlu Ceset, 1999
Bin Lotluk Ceset, 2000
Rol Çalan Ceset, 2001
Son Ceset, 2004
Bir Şapka Bir Tabanca, 2005
Yenik ve Yalnız, 2010
Beyaz Eldiven Sarı Zarf, 2011 (Kısa hikayeler)
Ateş Etme İstanbul, 2013

Bir şekilde bir kaç kitabı bulmuş almıştım, lakin Rol Çalan Ceset ve Bin Lotluk Ceset kitaplarını internette dahi bulamadıydım. Sonra eldekilere kurban deyip okumaya başladım. İlk iki kitaptan sonra bir iki sene ara vermek zorunda kaldım. Bundan yaklaşık bir ay önce filan yeniden Celil Oker kitaplarına geri döndüm. Bu sefer gittigidiyor ve simurg sayesinde bende olmayan kitapları buldum. Üstüne de yeni çıkan ve bende olmayan Yenik ve Yalnız ile Ateş Etme İstanbul kitaplarını aldım. Bu sabah itibariyle Ateş Etme İstanbul’u da bitirdiğim için uzun süredir yazmak istediğim yazıya başladım.

Kimdir bu Remzi Ünal?

“Remzi Ünal… Şu, Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiç bir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’ın Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevhuzur özel detektif Remzi Ünal”*

Remzi Ünal bu tanımı her kitapta yapar ve her kitapta birazı değişebilir. Son kitabındaki tanımı okumak isteyenler için spoiler vermemek içinde yazmıyorum.

Şu an iş yerimin Etiler’de olması ve Remzi Ünal’ın da oturduğu evin buraya çok yakın olması daha da ilgimi çekti kitaplara. Sanki yolda onu görecekmişim gibi hissediyorum ki buralardan taşındığını öğreniyoruz daha sonra. Keyfi değil mecburiyetten.

Celil Oker’in Remzi Ünal serisi bizden biri. Yabancı değil. Çok içten ve her gün yaşadığımız olayları olanca sıcaklığı ile anlatır. Halk diline hakim, hiç birimizden farkı yok. Olaylar anında kahraman değildir, genelde ilk darbeyi o alır, nadiren de Aikido bilgisi ile kendisini kurtarır. Bekar, yalnız yaşayan, karizmatik ve kadınların ona asılmalarına rağmen klişe sevişme hikayeleri olmayan bir dedektiftir.

Suçluları polise teslim etmek gibi bir derdi yoktur. Polisin, savcıların görevine karışmaz. Müşterisinin istediğini elde etmesini sağlar ki genelde hikayenin başka sonuçlarını da ortaya çıkarır. Pratik zekası ve öz eleştirileri gerçekten muazzamdır. Hele ki şu günün sonundaki herkesin toplanıp olayı sonuçlandığını anlatma biçimi ve son iki kitabında bununla da dalga geçmesi baya hoş. Bütün ipuçlarını size direk sunmaz, sonunda parçalar birleşirken ve o olayı açıklarken öğrenirsiniz. Bunu da çok havalı yapmaz, mütevazi bir şekilde olayları sonlandırır.

Bir Şapka Bir Tabanca ile de “Ceset” kitaplarına ceset ismi vermekten vazgeçip, bunu da kitabında hikayede kendinle hoş bir şekilde dalga geçerek mütevaziliğini de gösteriyor.

Celil Oker kitaplarını yazarken kendini de geliştirmiş. Bu şekilde eleştirmek haddime değil belki, bununla birlikte her geçen kitabın bir öncekine göre daha iyi olduğunu düşünüyorum. Kitaplar gitgide kalınlaşıyor. Bunun sebebi olayların daha uzun sürmesi değil betimlemelerin ve Remzi Ünal’ın duygularını daha çok anlatması. Yaşının ilerlemesi, olaylara bakışı ile de alakalı. Hele ki olayların çözüm toplantılarında artık daha detay duygulara iniyor ve düşüncelerinden, gözlemlerinden daha çok bahsediyor. Aslında kitabın genelinde de gözlemlerinden ve düşüncelerinden daha çok bahsediyor fakat final kısmında bunu daha da çok yapması okuru daha da heyecanlandırıyor. Hadi artık diye hızla işi gücü bırakıp kitabı bitirmek istiyorsunuz.

celil oker ates etme istanbulKitapların arasında en beğendiğim diye bir kitap öne çıkmadı, hepsini büyük zevk ve heyecanla okudum. Ateş Etme İstanbul’da kendini İstanbulla bir dost olarak görüşü ve kendisinin aslında hepimizin İstanbulla olan ilişkisini çok güzel anlatışı muazzam. Bunun dışında Rol Çalan Ceset ve Bir Şapka Bir Tabanca bir adım öne çıkabilir. Yenik ve Yalnız ise aralarında en vasatı geldi bana. Vasat dediğim iyinin kötüsü gibi düşünün. O kadar güzel kitaplardan sonra insan hep daha iyisini bekliyor. Remzi Ünal’ın biraz mutsuz ve buhran bir havası olduğundan da kaynaklanıyor olabilir.

Kitapların tek sorunu bulunamaması. Eski kitapların hepsi bir takım kitap sitelerinde aranınca çıkıyor, sepete ekleyebilirsiniz, satın alabilirsiniz ama gelmez. Çünkü yayınevinde bile mevcut değiller. Lakin sanki ellerinde varmış gibi umutlandırırlar. Sahaflarda veya gittigidiyor, sahibinden gibi sitelerde bulabilirsiniz. Hiç olmadı sahaf siteleri var çok güzel (Simurg onlardan biri misal). Onlarda da bulma imkanınız mevcut. Yalnız önce bir telefon edip, yada özel mesaj atıp elindeki kitabın varlığını sorun. Malumunuz tutulmuş ev ilanı gibi sadece reklam amaçlı da koyabiliyorlar oralara.

Son diyeceğim, kitapları tavsiye ediyorum. Akıcı dili ile de hızlıca okuyabileceğiniz, bir çok filme ve kitaba rağmen çok daha gerçekçi ve İstanbul’dan. Karakterlerin doğallığı da cabası. Artık hayatımda ilk kez bir serinin devam kitabını bekleyeceğim.**

*Çıplak Ceset kitabından alıntıdır
** Asgard Üçlemesinden çoktan umudu kestiğim için artık sadece Remzi Ünal Polisiyesi kaldı.

celil_okerCelil Oker kimdir? (wikipedia’dan alıntı) 1952 yılında Kayseri’de doğan yazar, ortaokulu Talas Amerikan Ortaokulu’nda tamamladı. Ardından Tarsus Amerikan Koleji’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne devam eden Oker 1979 senesindeki mezuniyetinin ardından çevirmenlik, gazetecilik ve ansiklopedi yazarlığı yaptı. Bu işlerin ardından 1983’te reklam yazarlığına başladı. Markom ve Merkez Ajans isimli şirketlerde çalıştı. Halen Bilgi Üniversitesi’ndeki işine devam eden Oker, aynı üniversitede yaratıcı yazarlık teknikleri dersi de vermektedir.

Kitaplar ve sinemalar

ba793096-0cd7-4d18-a4e5-606c46ee8ee5Uzun zamandır karma yazı yazmıyordum. Son dönemde yazı yazmıyordun bile demeniz normal olabilir. Zaten günlük 20-30 kadar kişi okuduğu için fazla isyan da çıkmıyor.

Bu aralar gene kitaplara sardım. Deli gibi okumaya başladım. Yavaş okuyan biri olduğum için kitapları hızlı bitirememek bir handikap. Son dönemde Japon yazarlara takmış bulunuyorum. Önce Haruki Murakami, arkasından Yukio Mishima ve en sonra Ryu Murakami. Hepsinin ortak yönü normal olmayışları. Ciddiyim, normal insan olduklarını pek düşünmüyorum. Yalnız inanılmaz kitaplar yazmışlar o ayrı. En son Denizi Yitiren Denizci ve Şeffaf Mavi’yi okudum. İkisi birbirinden çok farklı filan ama insanı şaşırtan, hayrete düşüren yerleri çok fazla. Özellikle Mişima’nın Denizi Yitiren Denizci kitabını tavsiye ediyorum.

World-War-Z-Poster-2013Son iki haftada sinemanın da dibine vuralım dedik. Yaklaşık iki-üç aydır gidemiyorduk. Hangover 3, Star Trek 2, The Lone Ranger ve World War Z. İlki tam bir hüsran, Star Trek 2 ise gayet başarılı. Benedict Cumberbatch kas filan da yapmış, Sherlock’daki yapısından çıkmış filan ama gerçekten çok iyi bir kötü karakter. Zaten tipi de pek normal değil, tam uymuş. The Lone Ranger tam bir Verbinski-Bruckheimer ve Johnny Depp projesi. John Reid karakterini önermişler Depp’e, o Tonto’yu seçmiş. Eğlenceli, zaman geçirmelik bir film tam. World War Z ise esasen roman olan bir zombi filmi. Klasik zombi filmlerinden çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Öyle insan parçalayan, ağzının kenarlarından insan etleri akan zombiler pek yok. Olayların daha realistik geliştiği bir film. Tabi ki içinde saçma durumlar mevcut. Genel olarak fena film değil.

Yaz dizileri de kendince ilerlemeye devam ediyor. Tavsiyem bu sakin dönemde izleyemediğiniz filmleri izleyin. Örneğin biz Fast and Furiuos 6’yı izledik. Film kendi serisi için tatmin edici. Fakat Dom filan ölse üzülmezdim de gül gibi karakteri öldürdüler ona çok üzüldüm. Filmin sonunda bir sürpriz daha var. O da olmaz olsaydı dedim. O derece.

Bunun dışında Trance gayet başarılı bir film olmuş. Danny Boyle bayadır sessiz sedasız oturuyordu. Sağlam filmle  geri gelmiş. Bu arada her gittiğimiz filmin başında Pasific Rim’i göstermeleri ağzımızın suyunu akıtıyor. 19 Temmuz’da vizyona girecek film için geri sayım başladı.

Efendi Uyanıyor – H. G. Wells


Uzun süredir kitap yorumu yapmıyordum, belkide zayıf noktalarımdan biri olduğu içindir. Bununla birlikte H. G. Wells’in “Edebiyat tarihinin ilk distopyası” olarak Maya Kitap tarafından yayınlanan Efendi Uyanıyor kitabı hakkında bir bilim kurgu severi olarak diyeceklerim var.

1910 yılında “The Sleeper Awakes” adıyla yayınlanmış ilk olarak. Kitabın arka kapak yazısı şöyle:

Efendi UyaniyorBir 19. yy. centilmeni olan Grahamın öyküsünü anlatıyor. Nadir görülen bir uykusuzluk hastalığından mustarip olan Graham en sonunda uyumayı başarır. Ne var ki bu kez 200 yıllık trans halinde bir uykuya dalacaktır. Uyandığında ise, banka hesabına işleyen faizler sayesinde dünyanın en zengin ve en güçlü adamı olduğunu öğrenir. O artık bambaşka ve hiç tanımadığı bir dünyada yaşamaktadır. Dünyanın tek efendisi ve sahibi odur! Graham uyuduğu sırada servetini idare eden Konsey, tüm gezegene hüküm süren son derece karanlık ve acımasız bir sistem kurmuştur. Oysa insanların bir kurtarıcı olarak gördüğü Grahamdan beklenen, toplumu bu korkunç despotlardan kurtarmasıdır.

Bir distopya klasiği ve politik bilimkurgu türünün en iyi örneklerinden biri olan Wellsin bu başyapıtı, okuru fantastik bir maceraya sürüklüyor. Günümüzden 114 yıl önce yazılmış olmasına rağmen global şirketlerin yükselişi, uçakların seyahat amaçlı kullanımı ve birçok teknolojik gelişmeyi zamanının çok ötesinde başarılı bir şekilde tahmin etmiş olması şaşkınlık yaratıyor. Geleceğe dair yerinde tahminlerinin yanı sıra toplumsal adaletsizlikle boğuşan bir dünyayı tasvir eden Efendi Uyanıyor, distopya, bilim kurgu ve politik roman hayranları için mükemmel bir seçim.

H. G. Wells de bir çok bir çok bilim kurgu yazarı gibi inanılmaz tahminleri ile şaşırtıyor. Tabi hayal gücü de bir yere kadar. Konunun saçmalığı veya mantıklılığı hakkında pek diyecek bir lafım yok. Buradaki amaç geleceği tahmin etme. O zamanla şu an ne kadar bir değilse, o zamanki tahmin etme hayal gücüyle şu anki de bir değil. O zaman 200 yıl sonrası o kadar hayal edebilinirken biz 50 yıl sonrasını artık hayal edemez olduk. Filmlerde gördüğümüz şeylerin hiç birine şaşırmamamız da bunlardan dolayı.

1910’da yazıldığı için o zamanki hayalgücü yelpazesi ile şu anki bir olmuyor haliyle. O yüzden okurken ve olayları hayal ederken zorlanabiliyorsunuz. Örneğin televizyon ve kamera anlatımlarında başta zorlanmadım değil. Tahmin etmek kolay oldu belki, lakin o dönemde birinin tasvirini okumak farklı duygular yaratıyor.

Dönemin bir çok bilim kurgu kitabında ortak olan global firmaların dünyayı yönetme olayı bunda da mevcut. Şu anki hikayelerde bile öyleyken bunun 1910’da yazılmış olması bana sorarsanız büyük olay. Bir şekilde işçi sınıfının ezilmesi her dönemde hep ortak nokta. Sonunda isyan etmeleri ve isyanın asıl adamları olmaları da.

Yevgeniy_Zamyatin_BizSistemin bir parçası olup, sadece sistem üzerinden yaşanması taa o dönemlerde yazılmaya başlanmış bir şey. Aldoux Huxley, Ayn Rand, George Orwell, Kurt Vonnegut ve Ursula K. Le Guin’a esin kaynağı olmuş Yevgeniy Zamyatin’in 1921’de yazdığı ve şu an Rusça’dan direk çevrilerek de basılan BİZ romanında da sistemin hakimiyetini anlatışı daha sertti. Arthur C. Clarke’nin “Şehir ve Yıldızlar”ında sistem aynı mantıktı. Efendi Uyanıyor’un tek farkı bu sisteme karşı gelip, isyan eden kişi 200 yıl önceden gelip, özgürlüğü görmüş, sistemin insanları nasıl tek tipleştirdiğinin farkında olması.

Bu tip hikayelerde sistemden kopmak isteyenlerin içinde olan aslında “insan”ın içindeki ruhla alakalı tamamen. Hoş hepsinde akıl çelen bir durum oluyor ama o sadece katalizör etkisi yapıyor. Sonuçta başından beri içinde bunu kabul etmeme durumu var, sadece o ilk adımı atmasını sağlayacak etki eksik kalıyor.

Bu tip kitapların aslında hepsinin ortak yönü hemen hemen aynı. Sistemin insanları, halkı köle haline getirmesi ve sonunda birilerinin ya da bir grubun uyanması ve eskiye geri dönüş…

 

Boşnak Mujo’dan seçmeler – 1

Mujo bizim Temel gibi Boşnak fıkralarının ana karakteri. Şu an okuduğum kitapta üçüncü fıkradan sonra artık buradan hepsini paylaşmak istedim. Gerçekten çok başarılı. En azından kitaptaki seçmeler öyle…

Mujo Amerika’ya yerleşiyor, sonra da Suljo’yu yanına çağırıp durmaya başlıyor. Suljo bir türlü yanaşmıyor gitmeye, mahalle kahvesinden, arkadaşlarından, günlük alışkanlıklarından ayrılmak istemiyor. Mujo ısrarcı, ona habire mektup yazıyor. Gel buraya, diyor: Burada her yer süt dolu, bal dolu. Suljo da cevap yazıp, iyi hoş ama, ben Bosna’daki hayatımdan memnunum, fazla çalışmaam gerek yok, kahve içmek, gazete okumak, yürüyüşe çıkmak, canım ne zaman isterse yapmak için fazlasıyla vaktim var, diyor. Amerika’da ömrüm kölelikle geçer. Burada halimden memnunum, diyor. Mujo, burada çok çalışmana gerek yok, diye yazıyor. Sokaklar para dolu, tek yapman gereken eğilip toplamak. Tamam o zaman, diyor Suljo, geliyorum. Böylece Amerika’ya gidiyor, Mujo ona evini gösteriyor, beraber yemek yiyor, kahve içiyor, eski günlerinden konuşuyorlar. Sonra Suljo, ben yürüyüşe çıkıyorum, diyor, senin şu Amerika’nı bir görelim bakalım. Yürüyüşe çıkıyor, sonra geri geliyor. Mujo, ee, diye soruyor, nasıldı? Ne diyeyim, diyor Suljo, haklıymışsın. Caddede yürüyordum, içi para dolu bir çanta gördüm. En az bir milyon dolar vardı herhalde. Bir milyon dolar mı? Mujo’nun ağzı açık kalıyor. Aldın mı, diye soruyor. Çantayı aldın mı? Tabi ki almadım, diyor Suljo. Buradaki ilk gübümden de çalışmamı beklemiyordun herhalde.

Lazarus Projesi – Aleksander Hemon

“Aksın Gözyaşlarım” dedi polis

Philip K DickNormalde okuduğum kitaplardan alıntı yapmam. Daha önce herhalde Bernard Werber’in Karıncalar’ından alıntılarım olmuştur. Lakin şu an okuduğum Philip K. Dick’in “Aksın Gözyaşlarım” Dedi Polis kitabında bir kızım beni benden aldı diyebilirim. Paylaşmak istedim.

“Acı kendini bırakmanı sağlar. Minik dar kabuğundan dışarı adım atarsın. Ve eğer ondan önce aşık olmamışsan acıyı hissedemezsin -acı, aşkın son meyvesidir, çünkü aşkın yitimidir.”

Bu da bu kitapla ilgili ekşisözlükten bir alıntı (zihuatanejo, 29.06.2012 08:54)

philip k. dick “aksın gözyaşlarım dedi polis” adlı kitabını yazdıktan yıllar sonra, kitabında yazdığı bir sahneyi aynen yaşar. yani arabası bozulan bir zenciyi arabasına alır, bir benzin istasyonuna götürür, orada bir anda fark eder. zencinin adı kitaptaki zencinin adıyla aynıdır, aynı mizansende, aynı konuşmayı tekrarlamaktadırlar. dick zaten bu olayla bir hayli sarsılmıştır, ama dahası da olur.dick dindar bir adam değildir, incili de hayatında eline almamıştır. ama bir gün tesadüfen karşısına incilden bir bölüm çıkar, ve bu bölümde anlatılan hikaye, kişiler, isimler, daha önce “aksın gözyaşlarım dedi polis”te yazdığı sonra da gerçek hayatta bizzat yaşadığı o olaya bire bir denk düşmektedir. dick’in kendi tabiriyle, bu yok sayılamayacak, tesadüftür denip geçilemeyecek bir olaydır. bunu hayal etmiştir, sonra yaşamıştır, sonra da incilde okumuştur. ve bu, en azından, imkansız saydığımız bir şeyin imkansız olmadığını gösterir. yani “nedensellik belki de sandığımız gibi işlemiyor”, diye düşünür dick. biz her şeyi bu gerçeklik üzerine kurmuş olabiliriz, ama ya bunun altında yatan başka bir gerçeklik varsa! hiç değişmeyen, koşullardan, kişilerden ve zamandan bağımsız bir gerçeklik! o zaman o hep oradadır, ve bizim üzerine ördüğümüz sembolik düzen belki de sadece bir kılıftır. o halde kılıf zaman zaman yarılır, ve altından bir şey çıkar. o da diğer her şeyle bağdaşmayan, apayrı bir şey olabilir. ama bu nedenle onu yok saymak mı gerekir? dick, “böyle bir şeyi yok sayamadım,” diyor. “ne olduğunu bilmiyorum, bir açıklamam yok, ama arıyorum…”

Yeter artık Twitter!

Twitter çıktı mertlik bozuldu ama. Oraya 1-2 cümle bir şey yazmaktan buraya yazı yazamıyorum içime oturuyor. Zaten deli gibi uykum var. Kaldıramıyorum artık bunları. Hatırlatıcı diye kullanalım o zaman orayı, değil mi?

D&R ve yeni çıkanları beni benden alıyor doğrusu. Daha önce “Sil Baştan” isimli kitap çıkar çıkmaz %25 indirimli reyonundaydı. Böyle sallamasyon takılıyordu orada. Ben de oradan alıp okumuştum. 3 ay sonra filan kitap en çok satanlarda eski indirimsiz fiyatıyla duruyordu. En son bombaları ise Arka Bahçe Yayınlarının çıkardığı ve kitap kapağının içinde “Birinci Basım: Mayıs 2005” yazan kitap yeni çıkanlar standında. Dizi tutunca ve Epsilon Yayınları hemen kitabı çıkarınca onu da oraya koyu vermişler. Ama cidden komik ya olay. 7 yıllık kitabı sen çık yeni çıkanlara koy. Biz de saf saf en son ne çıkmış, en çok ne satıyor diye reyonlara bakıyoruz.

Cumartesi Ramazan’dan önce son bir vurgun için Taksim’e gittik. Önerim Asmalı Mescit’e gitmekti ama ölmüş orası. Bezgin dışında dışarıda masası olan yer yok. Zaten oranın da yeri dışarda diye kurtarıyor. Ana yoldaki her yer bomboştu. Resmen öldürmüşler. Sırf canlılığını seviyordum, artık onu da almışlar. Ama sanmıyorum bu uzun sürsün. Maksimum iki aya eski haline bürünür.

Bilenler bilir Gökhan Semiz’i. Tuvalette yazdığı şarkı sözleri ile herkesi eğlendiriyordu. Aklıma geldi geçen gün, şu anda ortam tam onluk. Durmadan üretim yapabileceği bir siyaset ortamımız var. Ah be Gökhan, özledim seni ya…

Bir isyan da Ayvalık tostuna gelsin. Ayvalık tostu diye bir şey yok artık haberiniz olsun. Ne zaman İstanbul’da satışa çıktı, artık tost most kalmadı ortalıkta. Bütün olayı ekmeği ile piştikten sonra tostun içine ketçap, mayonez, turşu ve domates koymalarıydı. Şimdi karışıkta ki sosisli bile soslu. Rezalete bak. Hayır saçma olan Ayvalık da bile bu dönüşümü geçirdi. Saçma sağan bir şeye çevirdiler. Hiç de güzel değil. Ayvalık’ta o tostu yemeyen insanlar tostu şimdiki haliyle tanıdı ve öyle sanıyorlar. Üzücü olan bu. Ne kadar çabuk yozlaştırıyoruz her şeyi. Taklit ederken bile beceremiyoruz. Sırf para, sırf para. Değer diye bir şey kalmamış hayatta.

Volkswagen, Nokta

Takıldım şu yeni VW Passat reklamına. Herkes için eski olabilir ama benim için baya yeni. Televizyon izlemeyen biri için en azından. En güzel sahnesi bence annesinin tabağı önüne ittikten sonraki tripleri. Bu arada reklamın Türkiye versiyonu ile Avrupa versiyonu farklı. Benim Youtube’da izlediğim versiyonunda anahtarda iki tane yan yana tuş vardı, bizim versiyonda tek tuş var. Ben yanlış anlamışım ama yabancı versiyonunda arabayı çalıştırıyor çocuğun babası. Ama benim için VW reklamları arasında Golf GTI reklamı farklı yer tutacak. 

İnce detayların güzel işlendiği bir reklam. Baya eski olduğu için ve benimde daha yeni gözümü açtığım zamanlar olduğundan belki daha çok etkilemiştir beni. Ama izlemekten sıkılmadığım bir reklam. Üstüne bu Passat reklamı artık son noktalardan birini koydu.

Bu hafta cumartesi akşamı El Classico serisinin ilk maçı oynandı. Yorgunluktan mı yoksa maçtan mı bilemeyeceğim ama ikinci yarı uyku modunu açtım. En azından ilk golü gördüm, ikinciyi kaçırmışım. Olay maç değil zaten. Olay bu maçı Ataşehir Trio’da sinemada yayınlanması. Adamlar İspanya’da bunu yapıyor mu bilmiyorum ama kraldan çok kralcı mıyız neyiz anlamadım. Ayrıca maç da gayet sıkıcıydı.

Bu hafta İzmir’e gittim, geldim. Havaalanında dükkanlar vardır, onlarda metrobüs oyuncağı gördüm. Sanki başka yerlerden de hatırlıyorum ama yani çok komik ya. Evde metrobüs ile oynayan bir çocuk düşünemiyorum. Vın vın metrobüs şöförü olacağım ilerde ben! Aslında iyi para var. Baya iyi para demek istedim. Mühendisten, öğretmenden daha fazla kazanıyorlar. Şşş kimse duymasın.

Bu haftasonu yeni bir kitap aldım. NTV Yayınları çıkarmış, yüz binlerce satılmış filan. Ferdinand von Schirach adında bir ceza avukatının yazdığı “Suç” adında bir kitap. Baya popüler olmuş ve film hakları bile alınmış. Hatta ilk filme de karar verilmiş ve çekimlerine başlanmış sanırsam. “Şans” adlı hikaye film yapılmaya karar verilmiş. Şu ana kadar 4 tane hikaye okudum ve bana göre aralarında en klişesi ve klasiğini film yapmaya karar vermişler. Belkide nabız yoklayıp kendine bağlama amacı güdülmüştür. Hikayelerden biri “Diken” bana The Maiden Heist filmini hatırlattı. Nedense kitaptaki adamı da filmdeki karakterlerle eşlemeye çalıştım. Kitap güzel, akıcı ve hikayeler cidden eğlenceli. Hepsinin gerçekten yaşanmış olması insanda merak uyandırıyor.

Kitap zannettiğim bir şeyinde albüm olduğunu öğrendim. İlk gördüğüm de Semih Saygıner’in Gizli Aşk albümünü kitap sandım. Çünkü kitap çıkarması daha makul geldi bana. Albüm ne alaka yani? Adam nereden nereye getirdi kendini. Yani merak ediyorum ama kesinlikle dinlemek istemiyorum şarkılarını. Ah şu teknoloji nelere kadirsin…

Never Let Me Go

Mark Romanek imzalı, başrollerini Carey Mulligan, Andrew Garfield ve Keira Knightley’in çektiği böyle ağır bir drama filmi. Film Kazuo Ishiguro’nun filmle aynı ismi taşıyan kendisinin 6. kitabı. Normalde ağır filmleri bir kere izler bırakırım ama bu film beni çok etkiledi ve zamanım olsa da yeniden izleyebilsem diyorum. Biraz konusundan bahsedecek olursam; Ruth, Kathy ve Tommy dönemin elit yatılı okullarından Hailsham’da okumaktadırlar. Bu arkadaşlar 11 yaşındayken okula yeni gelen gözetmen öğretmen bir gün derste o çocukların neden orada olduklarını dayanamayıp söyler. Aslında bire bir anlatmaz ama en büyük ipucunu verir. Zaten daha sonra okulda bir daha görünmez. Evet filmde bir aşk üçgeni var ama sırf aşk üçgeni olsa sıradan bir film olabilirdi. Hafif bilim kurgu ögeleri içeriyor. Bunu film bitince anlayabiliyorsunuz kesinlikle. O da üstünde düşünürseniz. Filmi benim için bu kadar etkileyici kılanşeylerden biri de müzikleri. Rachel Portman imzalı film müzikleri de süper ötesi. Yaklaşık dört gündür filan başka hiç bir şey dinlemiyorum neredeyse. Normalde bu tip müzikler beni kısa bir süre sıksa da bu filminkiler gerçekten çok çok başarılı. Ayrıca afişi de ayrı bir hoşuma gitti. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum.

Madem filmle girdik, filme devam edelim. Uzun zamandır yeniden izlemek istediğim Jurassic Park’ı şu iki gün içinde yeniden izledim. Michael Crichton’ı tebrik etmek gerekiyor yeniden ve yeniden. Gerçekten çok başarılı bir hayal gücü çalışması olmuş. 1993 yılı yapımı film. Kitap da 1990’da yayınlanmış. Şöyle düşünürsek, elektrikli arabalar ve dokunmatik – interaktif  ekranları o zaman bu kadar net düşünüp yazmak ve çekmek gayet başarılı bir düşünce. Hani dokunmatik ve interaktif ekran olayı daha önceki filmlerde de vardı az çok ama gene de doğru şeyi doğru yerde kullanma uygulamasını görmek hoş bir şey. 1979 yapımı olan Alien’daki ana bilgisayarı hatırlayan var mı bilmiyorum ama cidden çok komik bir durumdu. Evet dönemin sistemi ve teknolojisi öyle gerektiriyordu ama bir oda dolusu bir bilgisayar ama yaklaşık 10 inç bir monitör. Herhalde gerek duymamışlar büyük ekrana. Alien da ne filmdi be!

Not: Şimdi kafama dank etti! Zamanında evde nereden geldiğini bilmediğim “Beni Asla Bırakma” isimli bir kitap bulmuştum. Filmin ismini Türkçe düşünüp, üzerine Japon bir yazarı tekrardan görünce o kitap olabilir mi diye hemen internetten baktım, ve o kitap olduğunu gördüm. Bu bir işaret miydi acaba? Türkçe kitabın kapağı ne kadar başarılı olmasa da ki Orjinalinin de kapağı pek başarılı değil, kitabı kafamı toparlayıp, şu yoğun dönemleri atlattıktan sonra okumayı düşünüyorum. Ama önce kitabın nerede olduğunu bulmam da lazım sanırsam.