Şey, ne geldi aklıma bak!

13on-618471-unsplash

Mesela diyor ki geçen gün X şehrine gittim, süperdi! (Şehrin adını sen koy; Paris, Londra, Amsterdam, Barcelona vs. vs.) Sonra devam ediyor; yaya geçidine ayağımı atar atmaz arabalar duruyor, ulan ne gelişmiş memleket yeaaa… Yahu babacım, yavrucum neysen artık, madem bu, bu kadar muazzam bir olay, “neden aynını burada yapmıyorsun?” diye sormazlar mı? Misal araba kullanırken neden yol vermiyorsun? Madem medenilik seni bu kadar etkiliyor, medeniliğe bu kadar bayılıyorsun, sen neden medeni olmuyorsun diye sormazlar mı adama? Artık havasından mı suyundan mı ülke sınırlarına girince özüne dönüyor insanlar. Oh rahatladım. Normalde pek bu tip şeyler yazmayı sevmem ama bu da hassas noktam diyelim. Neden yükseldin diyenlere gelsin.

Aa bu arada Mumford & Sons yeni albüm çıkardı, adı Delta. Şöyle yorumlara baktım baya gömüyorlar çünkü klasik bir Mumford & Sons albümü değil. Daha modern pop mu diyim bir şekilde o kendi havalarından çıkmışlar. İşin garibi ben beğendim. Böyle bir birleşim güzel olmuş. Ama beni baz almayın, sonuçta otoriteler daha doğrusunu bilir. Üstteki konu ile çok alakasız oldu ama yazmadan da edemezdim.

Yaz yaz ama ne yaz?

muhd-asyraaf-407174-unsplash

Baya uzun süre olunca bir şeyler yazmak gerekiyor diye zorladım, zorladım ve bir şey çıkmadı. Bu aralar beyin durgun, bön bön takılıyor. Diziler var bir ton misal. Kayda değer sadece Daredevil üçüncü sezon var. Muhteşem ötesi, kelimelere dökemiyorum bile. Adeta bir “masterpiece“. Yani sadece bu sezonu izleseniz bile olur, o derece. Başka da birşey gelmiyor aklıma, olmuyor.

Yeni albümler var misal, bir sürü çıktı. Taze çıktı. Ne dinleyek diye düşünmenize gerek yok. Ama kayda değer birşey yok o ayrı. Uçtuk kaçtık, yeniden tarih yazdık… Yok olmuyor.

Gezdik desek? Gezemedik çünkü. Malum neyle gezeceğiz? O da yok. Bitti, kalmadı. Ama olduğu kadarıyla ilgili bir kaç fotoğrafı unsplash.com’a yükledim. Bu arada uzun süredir takipteyim, muazzam site. Tasarım yapmak için değil, wallpaper için kullanman yeterli. Bu kadarda sığılaştırdım olayı. Oh! rahatladım.

Aaa bak Mortal Engines‘ın filmi geliyor. Keyifli olacak gibi. Eleştirmeye çok meraklıyız ya o yüzden filmden sonra yardırayım diyorum. Tutar mı? Iı ıh. O da olmadı. Eleştirecek adam çok, bana kalmaz o iş. Yani bugün bile Bohemian Rapsody’i bile yerden yere vurabilenler var, o yüzden onlardan rol çalmayalım, doğrusunu onlar bilir. Hayır, bende ufacık bir kaç eleştrisel şey dedim de bana böylesi hayli hayli yetiyor halen. Sonuçta festival filmine de çevirmeye gerek yok olayı. Sizi duygulandırıyorsa olay bitmiştir. Nokta.

*Görseli unsplash‘ten çaktım. Ba-dum-tıs.

İdam gelse ne değişecek?

Geçen hafta gerçekleşen vahşetin detaylarını daha yazmaya gerek yok sanırsam, fakat etkileri daha çarpıcı denebilir. O kadar içleri çürümüş insan var ki mini eteği hafifletici sebep veya olayın sebebi olarak gösterebiliyorlar. Herkesin de bildiği gibi olayın aslında mini etekle gram alakası yok, içlerindeki iğrençliklerle alakası var. Bunu savunan insanlarında o tecavüzcülerden pek farkı yok. Zihniyet aynı. Kadın isterse siyah çarşafa kapansın, içi pislik dolu erkek yine o kadına iğrenç sapıklığı ile bakar ve fırsatı olsa tecavüzünü eder. Sadece Türkiye’de bunun örnekleri o kadar çok görüldü ki ağlanacak halimize gülüp geçtiğimiz için belki de bunlar oluyor. Eşeklere, mağazadaki mankenlere, kediye, köpeğe tecavüz eden insanların hikayelerini hepimiz okuduk. Durum öyle bir hal aldı ki sanki başı kapalı, muhafazakar kadınlar hiç tecavüze uğramıyormuş gibi olaylar yok sayıldı ve kendi düşüncesine sahip insanlar tarafından aldatılmış oldular. Sebep daha komik: Muhalefet olmak, senle aynı düşüncede olmam inadı yüzünden. Bu olaylar bile insanların bir olup kötülüğe karşı getiremiyorsa, bir daha hiç bir getiremez. Nefret ve sevgisiz zihniyet insanları bu hale getirmiş.

Kadın ölümleri, tacizleri ve tecavüzleri öyle rakamlara ulaştı ki sanılıyor ki hala sorun mini etek. Ufacık çocuklara tecavüz edenleri adaletin, doktorların ve belli basının koruduğu bir ortamda haliyle bu olayda laiklikle bağdaştırıp, bundan bile siyasi durum çıkarmak isteyenler de cabası ve bunu diyen insanların konuyla ilgili gram fikrinin olmadığını da araştırmalardan bihaber olmasıyla anlayabiliyorsunuz (Bkz. en çok tecavüz Afrika, Güney Asya ve Arap ülkelerinde var. Ya fakir, ya az gelişmiş/hiç gelişmemiş ülkeler). Biraz dünyadan haberleri olsa bunu demeye bile utanırlar mı? Bu olaydan dolayı kendinden utanmıyorsa, boşuna hevesleniyoruz…

Ben de kesinlikle katılıyorum bu tip insanları yaşatmamak gerekiyor. Bu insana ne öğretebilirsin ki? Nasıl adam edebilirsin ki? Şu hayata nasıl kazandırabilirsin? Fakat acı olan idam çözüm değil, çünkü bu adamlar yine idam edilmeyecek, yine fırsattan istifade başka sebeplerden başka insanlar idam edilecek. Bu eskiden de böyleydi, (olmamasını istiyoruz) olursa şimdi de öyle olur, o yüzden lütfen bu oyunlara gelmeyin…

Carl Sagan ve Cosmos

cosmos-a-space-time-odyssey-531e83340baf3Bu sezonun güzel belgesellerinden biri Cosmos: A SpaceTime Odyssey idi. Galaksiyi, evreni, bilimsel tarihimizi anlatan bu dizi aslında bir remake. 1980 yılında Carl Sagan’ın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği bu belgeseli ona hayran olan Neil deGrasse Tyso, yeniden yapımcılığını üstlenerek yeni bir seri olarak bizlere sundu.

Benim için belgeselin en alıcı bölümü 12., küresel ısınmanın ele alındığı bölümdü. Neden, sonuç ve nasıl önlem alabilirizi inanılmaz anlatmışlar. Üstüne 13. ve final bölümünde, 1980’deki belgeselin finalinde bulunan Carl Saga’nın konuşması verilmiş. İşte bu çok etkileyici kısmı sizinle paylaşmak istedim.

Carl Sagan Voyager’ın görüntüleme ekibinin üyesiydi ve Voyager’ın son bir fotoğraf çekmesi onun fikriydi. En son bir nesil öncesinde, Apollo’nun Ay’a son uçuşunda bir astronot tüm Dünya’nın fotoğrafını çekmişti: Sınırları olmayan bir dünya olarak gezegenimiz Bu yeni bir anlayışın ikonu haline geldi. Carl bu süreçteki bir sonraki aşamanın ne olacağını anladı. NASA’yı, uzay gemisi Neptün’ün ötesine geçtiğinde Voyager’ın kamerasını evimize doğru son bir bakış için Dünya yönünde ters döndürmeye ikna etti. Kendi deyimiyle, “soluk mavi noktaya.”

“İşte orada. Orası evimiz. Bizler oradayız. Sevdiğiniz herkes, tanıdığınız herkes duyduğunuz herkes, gelmiş geçmiş tüm insanlık hayatlarını orada yaşadı. Bütün neşe ve kederlerimiz kendinden emin binlerce din, ideoloji ve ekonomik doktrin bütün avcı ve toplayıcılar bütün kahramanlar ve korkaklar bütün uygarlık kuran ve yıkanlar bütün krallar ve köylüler bütün aşık çiftler bütün anne ve babalar, umut dolu çocuklar mucitler ve gezginler bütün ahlak öğretmenleri, bütün yozlaşmış politikacılar bütün süperstarlar, bütün büyük liderler türümüzün tarihindeki tüm azizler ve günahkarlar burada günışığına asılı bu toz zerresi üzerinde yaşadılar. Dünya, muazzam kozmik alanda küçük bir sahnedir. Tüm o generaller ve hükümdarlar tarafından şeref ve zafer içinde dönemlerinin efendileri olmak için döktükleri kan ırmaklarını düşünün yalnızca küçük bir noktanın, bir bölümünde. Bu küçük pikselin bir köşesinde yaşayan sakinlerin diğer bir köşenin farkları zorlukla ayırt edilebilen sakinlerine yaptıkları bitmek bilmeyen zorbalıkları düşünün. Yanlış anladıkları ne çok şey vardı birbirilerini öldürmeye ne kadar da hevesliydiler nefretleri ne kadar da ateşliydi. Afra tafralarımızın hayali benmerkezciliğimizin ve evrende ayrıcalıklı olduğumuza dair yanılgımızın boyunun ölçüsü bu soluk ışıklı nokta tarafından alındı. Gezegenimiz onu saran devasa kozmik karanlıkta yapayalnız bir noktadır. Bütün bu karanlık ve enginlik arasında bizi kendimizden korumak için başka bir yerden yardım geleceğine dair hiçbir iz yoktur. Dünya, şimdilik bildirimiz tek yaşam barınağı. En azından yakın gelecekte türümüzün göç edebileceği başka bir yer yok. Evet, ziyaret edebiliriz Ama yerleşmek? Henüz değil. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin Dünya, bu zamanda ayakta kalabildiğimiz tek yerdir. Gökbilimin insanı mütevazi yaptığı ve karakter geliştirdiği söylenir. İnsan kibrinin ahmaklığını uzaktaki bu görüntüden daha iyi vurgulayan bir şey yok gibi. Bana göre bu görüntü birbirimize nezaketle yaklaşma ve bu soluk mavi noktayı koruma ve gözetme sorumluluğumuza vurgu yapar. Şimdiysse dek bildiğimiz tek yuvayı.”
Carl Sagan

Cinemaximum rezaletleri!

cinemaximumBayadır içimde yazayım diyorum. Hepsinde de belki düzelir ya abartma diye kendimi durdurdum. Fakat en son Hobbit’in gösterime girmesine bir kaç gün kala yaşadıklarım ile sinirim tavan yaptı. Kurumsalmış gibi gözüküp bu kadar kötü halkla ilişkileri olan bir firma daha önce görmedim ben. Sadece oturduğun koltuk rahat diye bizi soyan insanlar.

Hiç bir zaman bir sinemasına ve müşteri ilişkilerine ulaşılamıyor. Arkadaş 7/24 ‘mü yoğunluk olur? Haftaiçi saat 10:15’de aradığımda bile sinemada kimse cevap vermiyor. Neyin yoğunluğu bu? Kimi kandırıyorsunuz! İnternet sitesinden de e-posta ile ulaşmaya çalıştım ve bana tam beş (rakamla 5) gün sonra geri döndüler. Gerçekten merak ediyorum, ellerinde arayan veya ulaşmak isteyen müşterilere bakan sadece bir kişi mi çalışıyor da bu kadar yavaş ve yetersiz olabiliyorlar.

Sinema fiyatları en kazık firmalardan bir tanesi Cinemaximum. Bunun sebebini Turkcell ile anlaşmalarına bağlıyorum. Devamlı bir alana bir bedava veya sarı kutu ile alınan biletlerin parasını bu şekilde çıkarmaya çalışıyorlar. Çünkü ben sinemaya gittiğim zaman adam gibi salonda da izlemek isterim. Paso sorun çıkıyor salonlarda ve filmlerde ve üstüne filmin başında şanslıysan iki fragman izlersin, geri kalan yarım saatte sadece reklam var. Evet ben reklamdan kaçmak için sinemada adam gibi film izlemek isterken beni seans saatinin başından beri yarım saat boyunca reklama boğuyorlar. Bunu da twitter üzerinden yazdığım da direkt mesaj ile açıklamak istediklerini yazıyorlar. Ne anlatacaksınız ki bana? Anca karımızı mı karşılıyor? Ben sinemaya sadece dev ekranda film izleyeme değil, reklamlardan da kaçmaya gidiyorum. Sen beni daha film başlamadan reklama boğup, bayarsan senden hiç haz etmem ve zorunda olmadıkça (o da IMAX) önünden bile geçmem.

Capitol’ün sinemaları bana sorarsanız İstanbul’un en iyisiydi. Şu an reklam sürelerini bilmiyorum ama eskiden özellikle şu kadar dakika reklam var diyorlardı ve gerçekten de sadece 1.5 dakika filan katlanıyorduk. Geri kalan zamanda rahat dört tane fragman izleyebiliyorduk. Üstüne bir mekanda dört tane büyük salonu var. Zaten başında reklam olsa da Cinemaximum’un bu konuda eline su dökemez. Dile kolay yarım saat reklam.

Bir de büfe komedisi yaşadık tabi ki İstinye Park’ta Cumartesi günü. 11:00 seansının filmi araya giriyor ki salon tamamen dolu, büfelerde sadece birer kişi çalışıyor. Haliyle o kadar kişiyi kaldıramadığı için biz de alacağımızı alamadık ve film başladı. Üstüne aynı seansta aynı koltukları farklı kişilere satmışlar. Bu kadar efsane rezaletler sinemada yaşanıyor. Asıl komiklikler bu. Sinemada yer ayarlamak bu kadar zor olabilir mi?

Komik durumlardan biri de sinemadan sinemaya fiyatlar değişiyor. İstinye Park’da 18.00 TL olan bir film, Ankara’da 14.50 TL veya Cevahir AVM’de 15.00 TL olabiliyor. Hepsi aynı film için yanlış anlaşılmasın. Nabza göre şerbet. Bu kadar paralar verince bir beklentiniz oluyor sanıyorsunuz ama yok. Misal Cevahir’de film bitti, kimse salon ışıklarını açmıyor. Karanlıkta merdivenlerden inmeye çalışıyorsun. Görevli de bunları izliyor. Hani kimse yok sanmayın. İnsanların bu cebeleşmesinden zevk alıyor sanırsam.

Hani reklamın iyisi kötüsü olmaz diyorlar ya bu işte en kötüsünü kendi hareketleri ile yapıyor. Dediğim gibi IMAX olmasa bırakın gitmeyi önünden geçmeyeceğimiz bir kurum oldu artık. Tabi burada önce Bonus, sonra Maximum olan sinema isminin arkasındaki işletmecilerde en büyük sorun. Mars Entertainment Group’un bu konuda kendini çok geliştirmesi gerekiyor. Genelde suratsız olan büfe görevlileri de cabası. Hele bir de internetten bile satışına başladılar. Aldığın bileti sinema gişesinde normal sıraya girip bastırıyorsun. “Ee abi o zaman benden neden 6.00 TL hizmet bedeli altında para alıyorsun ki?” diye sormazlar mı? Ben gene gelip aynı çileyi çekiyorum.

Genel olarak cidden çok kötü bir işletme Mars Entertainment Group’un işlettiği Cinemaximumlar. Belki bu yazıyı görünce yine DM ile size ulaşabilir diye de sallama bir cevap yazarlar.

Sert!

tel icinBu sefer sert olacak. Düşünceler neyse ağızdan çıkan o şeklinde. Örnek mi? Çok uzaklara gitmeyelim. Metrobüs’ün Zincirlikuyu durağı akşamları çok kalabalık oluyor. Bunu zaten herkes biliyor. Evet o durak akşamları insanları kaldırmıyor. Peki vatandaş ne yapıyor? Ben bunu sorgularım. Kendini çok akıllı gören ki kendileri beyinsiz, gerizekalıdan başka bir şey değiller, yola taşıp bir sürü insanın önüne geçiyorlar. Haliyle yanaşamayan metrobüs de yoldan adam topluyor resmen. Bu devamlı böyle olunca kimse durağın yerine, kaldırama, diğer metrobüslerin nereden geçtiğini umursamadan yollara taşıyor. Sonrası belli, kaos. Bunu da düzenlemek, düzeltmek için kimse yok piyasada. 2-3 adam toplanınca sokakta polis salmasını bilirler üstlerine. Normal gündelik hayatımızda düzene girmesi gereken yer için hiç bir önlem alınmıyor.

Türkiye’deki nüfus dağılımı dünyadaki en saçma ve kötü olanıdır tahminen. 70 milyonluk ülkenin 15 milyonu (bence bu rahat 20 milyon) tek bir şehirde. Koskoca ülkeye bu nüfusu yayamayıp, tam tersine hala İstanbul’a çekmek kadar kötü bir strateji olamaz. Sonunda işte orada yaşayan vatandaş hiç bir kurala uymaz, sadece kendi bildiğini yapar ve yozlaşır. İçinde ne sevgi ne saygı kalır. Metrobüste hamile kadına yer vermeyen kadınlar örneği. Bu kadar yozlaştık işte biz. Hamile bir kadına veya ama bir insana otobüste yer vermeyecek kadar. Bir yerden alışveriş yaparken önünde sırada bekleyenlere saygı göstermeyip, direk istediğini söyleyecek kadar. Buna tepki göstereni ya sallamayacak ya da onunla kavga edecek kadar.

Trafik kurallarına uymayıp yüzlerce kişiyi aptal yerine koymak bunlardan biri mesela. İyice çığırından çıktı gidiyor. Trafik kurallarına uyunca koyun olmuyorsun, düzen için gerekli kurala uyuyorsun. Ama onun yerine bir şekilde milletin önüne geçerek kendini uyanık sanan gerizekalılar piyasada dolu. Elini nereye atsan çıkıyorlar.

Bir de Nispetiye Caddesi var. Meşhur hani, “elit” diye hitap edilen yerlerden. Hep denen bir şey var; ya turistler neden hep Eminönü’ne filan gidiyor da böyle yerlere gitmiyor diye. Hiç gitmesinler oralara, hep Eminönü’ne filan gitsinler. Çok net. En azından kaldırımdan yürüyebilecek. Nispetiye Caddesi’nde yürüyecek yer yok. Restoranların valeleri sağ olsun dağ gibi jiplere kadar her arabayı kaldırımlara koyduğu için yürüyecek yer yok. O kadar “elit” mekanlar işte. En acısı buna mani olan ve düzeni sağlayan kimsenin olmayışı. İşte en acısı bu. Günlük hayatı insanlar için kolaylaştıracak ve bu tip düzeni sağlayacak kişiler maalesef ki başka şeylerle meşgul. Bunları yapınca herhalde görevlerini yapmış olmuyorlar.

“Rahatladın mı?” dersen, hayır rahatlamadım derim.

Neler oluyor bir anlasak…

Şu son günlerde neler oluyor bir anlasak. İyice çığırından çıktı olaylar. Kürtaj ile başladı, cami ile devam etti ve şimdi de uçuş sektöründeki çalışanlar için grev yasağı. Ee pes artık. Sondan mı başlasam bilemedim ama insanların elinden grev hakkını almak ne demek? İnsanlar grev yapanları destekledi diye bir SMS ile işten atmak normal, grev yapmaları mı anormal? Hepsi birden grev yaptıklarında hepsini mi işten atacaklar acaba? Ne olacak? O kadar saçma ki şu olay. Tamam insanlar mağdur kaldılar uçuşlar iptal oldu diye filan da insanlar haklarını savunmasın diye umursamazca diktatör triplerinin anlamı nedir ki? Bu ülkede milletvekili değilsen zaten çalışan olmak zulümdür. Her güzellik kendilerine anında çıkarken, normal çalışanlar için bir gram iş yapmak aylarca sürer. İki yıl sonra emekli olabilecekler zaten, sorun da yok onlar için.

Bundan önce de Çamlıca’nın tepesine her yerden görünen, en büyük cami yaptırma olayı. Yani ne anlamsız bir hayaldir ya. En güzel cami deseler anlam kazanacak ama maalesef ki düşünce bu değil. Bende İstanbul’a hatta tüm illere her yerden görünen, adam gibi düzgün eğitim veren okullar hayal ediyorum, istiyorum. Yapılabilir mi? Hayır. Çünkü içindeki sistemi can sıkıldıkça her sene değiştirdikleri için çocukların kafalarında hep sorular var: Seneye ne olacak acaba diye. Cami yaptırmak bir amaca hizmet için olabilir, dini her şeye alet etmek için olmaz. Her yerden görünen cami yaptırdık, bize oy verin hey hey hey. Bu nedir ya? Bir kelimenin gücü bu kadar basit aslında ama amaç farklı işte. Büyüklük değil işlevsellik önemli. İstanbul’da kalan son yeşil alanlara da betonlar dökelim. Acaba orada buna ihtiyaç var mı? İhtiyacı olan yerlere baksak önce… Yazık…

Kürtaj olayına diyecek bir şey yok zaten. Ne desek boş. En son bir de “siz doğurun, devlet bakar” cümlesi çıktı. Tecavüze uğramış (tecavüz edenler zaten hep salınıyor, tecavüz ettikleri insanların hep kendi istekleri ile tecavüze uğramış oluyor(!) ), bununla ilgili suçluların sırtı sıvazlanmış, üstüne de çocuğuna el koy. Zaten tecavüz değil bunlar. Mantıken değil. Hep kendi istekleri ile olduğu için tecavüz olamaz ki… Milli gelir insanlara her geçen gün daha da yetmezken üçten beşe çıkan çocuk emri sayısına rağmen zaten eksik olan okul sayıları da umursanılmazken akıllar başka yerlerde. Hani bunlarla ilgili yazmayayım diyorum ama o kadar sabır zorlanıyor ki artık, evdeki huzurumuz kaçıyor. O kadar ileri ki demokrasi böylesi hiç görülmedi. Bu eskiden kupon dağıtan gazetelerin kafası biraz da. Süper kupon, mega kupon, süper mega kupon, ultra mega süper kupon … gidiyor böyle. Kendi kendine icat edilmiş ileri’nin bir sonraki aşaması ne acaba? süper ileri? en ileri? ilerinin ilerisi? Önerisi olan var mı?

Şikelendik!

Pazar akşamı Trabzon’daki olaylı maçtan sonra çaktırmadan PFDK şikeden dolayı sevk edilen kişiciklerin cezalarını açıkladık. Gördük ki bir seneye yakındır devam eden şike olaylarının asıl sorumlusu İbrahim Akın’mış. Şizofren gibi her şeyi tek başına yapmış. En büyük cezayı o aldığına göre bunu anlamalıyız diye düşünüyorum. TFF başkanı Demirören ne demişti? “Şike girişimi sahaya yansımamıştır.” Futbolcu şike yaptı diye adama ceza veriyorsunuz üstüne sahaya yansımamıştır diyorsunuz. Milyonlarca insanı aptal yerine koymaktan başka bir şey değildir. Futbolcunun şike yaptığı maçta şike yok. Ayrıca şike sahaya yansımamış. İbrahim Akın herhalde o maç oynanırken Moda parkında çayını yudumluyordu…

Şike olaylarının başından beri ilerlenen yolun yanlış olduğunu savunmuştum. Şike varsa hemen cezaları kesersin bunların cezasını vermek bu kadar uzun sürmezdi. Şimdi senin verdiğin bu cezalardan sonra hukuk nasıl ceza verebilecek? Mahkeme Aziz Yıldırım’ı şikeden dolayı cezalandırırsa TFF ne yapacak? Onlar mı itiraz edecek karara? Bu kadar saçma sapan bir şekilde işin içinden çıkılırsa bitmişiz demektir. LigTV para kazansın diye bir playoff uydurulup insanları birbirine düşman ettikleri yetmiyor, bir de saçma sapan işler yapıyorlar. Geceleri rahat uyuyabiliyorlar mı acaba?

Her şeyden çıkardığımı sonuç İbrahim Akın şikenin elebaşı. Futbol hayatı bitti zaten de çıkıp konuşacak mı acaba? En başında iftira etti diye olayı başına neler geliyor. Boşuna dememişler doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar diye. Ama şu ana kadar susuyorsa da bir şey vardır demek. Herhalde playoffun bitmesini beklemiyordur konuşmak için…

Üstüne Türkiye Kupası final maçı da lig bittikten sonra. Sırf playoffda oynuyorlar diye yorulmasınlar. Gerçekten süper zeka beyinlersiniz. Tebrikler…

Ben Türk şöförü ve yayasıyım

Ben Türk şoförüyüm;
Kornayı çok severim, yoldaki en büyük dostumdur. Hemen tepki gösterir benim adıma.
Yaya geçitleri mi? Start finish düzlüğü değil mi?
Trafik lambaları da start ışıkları. Hele ki kırmızı söndüğü an hiç düşünmem basarım… Yanlış anlaşılmasın, kornaya basarım. Gaz ikinci planda. Olsa da olur olmasa da…
Sarı ışık gaza kökle değil miydi?
Kaldırımlar var asıl en sevdiğim. Beleş park yerleri. Özellikle hafif yüksek ki araba fazla yer kaplamasın. Çok iyi düşünmüşler ya…
Yolun ortasında durmuş arabadan eşya indiriyorum, amca oğlunu bekliyorum. Bekleyiver iki dakka ölmezsin ya.
Herife bak ya babasının malı sanki! Kapatmış yolu eşya indiriyor! Seni mi beklicez birader! demesini de bilirim. Vahşi doğada yaşam zor birader.
Xeon farlarımla havama hava katarım. Karşıdan gelen zor mu görüyor? Kör mü birader koca arabayı göremeyecek!

Ben Türk yayasıyım;
O yeşil ışıklı direklerden pek anlamam. Zaten aydınlatamıyor pek ortalığı da neden var bilmiyorum.
Arabalar kırmızı da geçti mi çıldırırım, kör mü arkadaşım? Hayatımızı tehlikeye atıyorlar. Bize de mi ışık var? Nerede?!
Dur be kardeşim bi’ geçelim karşıya! Patladın mı!? Hangi ışık kırmızı?
Sabırsızım, 5 saniye bile çok değerlidir benim için. Dünyayı kurtarıyorum tabii. Neden bekleyecekmişim ki bir ışık renk değiştirecek diye beş saniye? Ölürüm daha iyi.