Bir Roma & Floransa Gezisi…

Kasımda aşk başkadır dedik ve geçen hafta Roma & Floransa gezisi yaptık. Tabi ki Pegasus’un indirimli biletlerinden istifade ettik de dönüşümüzde hoş şeyler yaşatmadılar. Ayrıca Euro’nun bu insafsız yükselişi de çok can sıkıcı olabiliyor. Paris, Viyana gibi şehirlerden sonra bir nebze daha ucuz olan Roma’da da paramızın değersizliği bizi zor durumda bırakmadı değil…

Gelelim gezi kısmısına… Her gezi meraklısı gibi gitmeden gezilecek yerleri çıkarıp, hepsini gezemedik. Ama gariptir gezemediğimiz yerlere çok üzülmedik, çünkü alternatifleri muazzamdı. Bir başka klişe ise nerelerde ne yapılır, ne yenilir tarzı yazılar okudum bol bol. Hemen hemen hepsinde zaten aynı yerler öneriliyordu ama bir kaçında tek olan ve bizim de keşfettiğimiz yerler oldu. Klasik Baffetto’da pizza, Pastifico’da makarna filan yemek dışında diğer hazineler de çok güzeldi. Bunlardan ilki kesinlikle Panino Divino. Vatikan’a çok yakın olan bu sandviç mekanı çok ufak ama inanılmaz güzel. Çok eğlenceli iki abimiz işletiyor burayı. Çok taze malzemeler ve uygun fiyatları. Bence Vatikan ziyaretinizden önce veya sonra uğramalısınız.

Roma için ikinci mekan belki biraz bilinen bir yer olabilir ama Est! Est! Est! – Pizzeria Ricci. Tam bir esnaf lokantası. Mekan dekoru muhtemelen açıldığı gibi bırakılmış. Masalar filan eski, Baffetto’nun bir sınıf üstü gibi. Babalarının resmi kasanın üstünde. İtalyan yaşlı çiftler filan çok içeride. Klasik turistik mekanlardan uzak bir havası var. Normalde pizzacı mekan ama makarnaları da çok lezzetli. Kesinlikle gidin derim.

Bir diğer mekan ise biraz daha bilinen Cantina a Cucina. Baffetto’nun hemen yanı denebilir. Baya kalabalık, sıra oluyor. Çok içerlere girmeyin havasız baya. İlk girişteki masalar süper. İç dekor filan çok tatlı, fiyatlar pahalı değil. Garsonlar çok iyi. Tiramususu normalden biraz daha farklı ve çok güzel. Biz lazanya yedik, çok başarılıydı.

Bir diğer alternatif biraz daha pahalı ve turistik olmasına rağmen önereceğim Hostaria Pantheon. Pantheon’a sırtınızı verince sağ köşede kalan mekan. Burada sadece kahve içsenizde olur keze o meydanda devamlı bir atraksiyon var. Hem Pantheon’un heybetini izleyebilir, hem de fonda çok güzel müzikler de dinleyebilirsiniz. Dinlenmek için güzel bir alternatif. Biz yemedik ama ıstakozlu bir makarnası var, herkes ondan sipariş ediyordu.

Floransa içinse klasik Gusta Pizza dışında alternatif olarak Yellow Bar çok başarılıydı. Makarna yemeğe gittik ama pizzalarda çok güzel gözüküyordu. Açıkçası deniz mahsüllü risottoyu tavsiye ederim. Akşam yemek yerleri için saçma sapan bir yere gittik, bunun yerine tekrar buraya gelmek çok mantıklı olurmuş. Bu arada hanım çok sevmediği için ben gidemedim ama Piazza della Signoria’da replika heykellerinin orada bir sokak var, oradaki şarkütericiler muazzam gözüküyordu. İçimde kaldı resmen.

Gezilmesi gereken yerlere gelirsek klasik yerler dışında kesinlikle görmeniz gereken bir kaç yer var. Bir tanesi San Giovanni de’ Fiorentini Kilisesi. Ponte Sant’Angelo’dan geçip kendisini gördük. Zaten çıkışından gözüküyor. Biraz ufakça ama içi baya güzel bir kilise. Buraya çok yakın ve Barok mimarısının ilk örneklerinden olan Parrocchia Santa Maria in Vallicella nam-ı değer Chiesa Nuova. İçerisinde orijinali Vatikan müzesine götürülmüş Caravaggio eseri var. Giriş ücretsiz, içeride bilgi veren ses kayıtları da mevcut. Buradan çıkıp biraz daha Vittorio Emanuele II caddesinden ilerlemeye devam edince son görme tavsiyem Sant’Andrea della Valle Kilisesine ulaşabilirsiniz. Özellikle tavan muazzam. Girişe ayna koymuşlar oradan daha rahat inceleyebiliyorsunuz. Bir yerden sonra boynunuz fazla ağrıyor yukarı bakmaktan çünkü. Aynı şekilde burada da ücretsiz sesli anlatım cihazı mevcut. Bu tip yerlere turlar götürüyor mu bilmiyorum ama görülmesi gereken yerlerden olduğuna eminim.

Alışveriş kısmına gelirse, Roma merkezdeki tek Adidas kapanmış ve Footlocker dışında Adidas satan yok. Biraz garip değil mi? Üstüne orada eski sezon olan ürünler burada yeni sezon olarak satılıyor. Zaten Euro’nun durumu bu haldeyken oradan bir şey almanıza gerek yok, Türkiye’de daha makul fiyatlar. Parfümlerde ise durum çok daha karlı…

Her yurtdışı dönüşü aynı dilekleri diliyoruz ama olmuyor. Euro düşse her şey daha güzel olmaz mıydı?

Özledim ya seni Budapeşte…

Processed with VSCO with f3 preset

Liberty Bridge

Gittiğim yerlere bir daha bir daha gitmek gibi bir adetim yok ama yeniden gitmeyi istemek gibi bir adetim var. Gidebilitor musun diye sorarsanız, tabi ki hayır. Ama nedense bu aralar Budapeşte’ye yeniden gitmek gibi bir hevesim var. Öyle ahım şahım bir yer de değil, hatta geçen sene buradan Viyana’ya trenle geçerken ülkeler arasındaki farkı da gözle görebiliyor olmanıza rağmen yeniden gidesim var. Muhtemelen Szimpla Kert’in olağanüstü atmosterinden. Zaten şu an gitsem her akşamımı orada geçirebilirim. Klasik bilgileri vermek yerine yerin atmosferini anlatabilsem keşke. İçeri de her türlü mutlu oluyorsunuz, ortam sizi buna itiyor. Kimse kimseyi darlamıyor, canlı müzik isterseniz bunun için bir alan var. Dekorasyon efsane ötesi, her yeri incelemek istiyor insanın canı. Acayip bir yer ya…

IMG_2610.JPG

Szimpla Kert

Şehrin değişik bir büyüsü var. Misal Viyana öyle değil, beni orada çeken başka şeyler var. Onla ilgili de yazmak lazım bir ara. Budapeşte’nin o eski havasından olabilir. Tuna nehrinden bile olabilir. Sakin, rahat bir şehir. Hiç anlamadığım bir dile rağmen uyum sağlayabiliyorsunuz insanlara. Ucuzluk da cabası. İkinci elciler de. İkinci el diye okunuyor ama sıfır diye satın alınıyor. Tek sorunu schengen. Hoş tabi bu Avrupa Birliği muhabbetine bu seviyeye de çıkmış olabilirler, çünkü ülke fakir. O kadar gereksiz meslek var ki varlığına anlam veremiyorum.

Kaldığımız yer de çok iyiydi. Corvin meydanında, daha çok öğrencilerin olduğu Sun Resort Apartments. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine buraya yöneldik ve kendisine de çok teşekkür ettim. Corvin avm var dibinde. Avm’de Cropp adında bir Polonya markası var. Daha çok gençlere yönelik bir marka ama ben çok beğendim. Budapeşte’de bir tane dükkanları var onu da bulmuşum. Acayip sevdim diyebilirim. Hatta hanım iş için Polonya’ya giderken sipariş bile verdiydim. Yolunuz düşerse uğrayın derim.

87CFF2C8-C871-4226-91FB-6DDBA1E4257A.JPG

Spiler

Bir de Szimpla Kert’e giderken Kiraly caddesi diyeceğim ama daha çok sokak denebilir, onu kesen pasaj dicem ama daha çok ara sokak gibi bir yerde bir sürü mekan var. Benzetme yapamıyorum bizde öyle ortam yok. Biz çok beğendik ve eğlendik açıkçası. Spiler favori mekanımız oldu ara sokakta. Ayrıca noddle yapan bir yer vardı, o da güzeldi.

Detaya inmeden özlem gidererek yazmak istedim, herhangi bir sorunu olursa özelden yazın, yardımcı olayım.

Not: Fotoğraflar bana ait, sağda solda kullanmayın, kullanacaksanız haber verin :)

Adeta küçük Beşiktaş: Kıyıköy

Baya zamandır gitmek isteyip şu üç günlü tatili fırsat bilip gidebildik Kıyıköy’e. Kırklareli’nin Vize ilçesine bağlı Kıyıköy, yüzünü Karadeniz’e dönmüş ufak bir Beşiktaş adeta. Hangi mekana gitsek, hangi sokağında gezsek hep kartal heykelleri, asılı Beşiktaş formaları veya oralı insanların üstünde Beşiktaş ile ilgili t-shirtler. Sırf bu yüzden bile ısınmış olabilirim oraya.

İstanbul’dan öğlen çıktığımız için haliyle köprünün az trafiği olsa bile ve İstanbul çıkışındaki otoban trafiği ile üç saat sürdü yol. En yakın yol arkadaşımız Yandex Saray üzerinden gitmemizi tavsiye etti. Otobandan çıktıktan sonra Saray’a kadar yol duble ama Saray sonrası virajlı tek şeritli yola dönüyor. Zaten bu kısım uzun sürüyor. Önünüzde de yavaş giden birileri varsa Allah kolaylık versin. Aslında kilometre bazında çok uzak bir yer değil. Dönüş ise hiç trafiksiz iki buçuk saat sürdü.

Processed with VSCO with e5 preset

İlk defa “gidince kalacağımız yere karar veririz” dediğimiz için yer aramakla da zaman kaybettik. Üç gün tatili duyan gelmiş, her yeri kapatmış. Lakin baya ucuza ama pek de güzel olmayan bir yeri ayarladık. Amaç sadece uyumak diye standarları aşağı çekince bir nevi çekilebilir oluyor. Daha sonra herkesin önerdiği gibi nehir kenarına inip, huzuru aramaya gidiyorsun. Lakin kalabalıktan ne seviye yapabilirsin artık sana bağlı. Tavsiyem hemen bir deniz bisikleti kiralayın ve ormanın derinliklerine ilerleyin. Ama herkesin yaptığı gibi fış fış pedallara abanmayın, nehrin geniş yerlerinde ayaklarınızı uzatıp sessizliğin tadını çıkarın. Arada takatakatakataka diye gelen sandallar biraz durumu bozsa da çabuk geçip gidiyorlar. Bir de nehir kenarındaki dallara da odaklanın ki yüzünü güneşe uzatmış kaplumbağaları görebilin.

Processed with VSCO with f2 preset

Havanın serinlemesi yüzünden biz yapamadık ama sahile veya sahilin üzerinde kalan tepeye gidip denize karşı sandalyenizi kurup keyfini çıkarın. Açıkçası hava cumartesi gibi olsaydı muhteşem olurdu. Akşam zaten günübirlikçiler dönüyor ve ortam daha rahat oluyor, sakinleşiyor.

Akşam yemeği için herkesin önerdiği Köşk Restorant’a gidebilirsiniz. Kalamar yemeyin, önermiyorum. İzmir dışında şunu düzgün yapabilen yer yok maalesef ki. Kalkanın memleketinde kalkan yemeden olmazdı, lakin fiyat pek uygun değil. Hele bizim gibi geç kalanlara da iki kiloluk kalmış olması cebimiz açısından iyi olmadı. Ama değdi be! diyebiliyorum. Mezeler fena değil, yemek sonrası helva güzel. Yalnız genel olarak fiyatlar İstanbul’dan farksız. Ona hazırlık olun. Tabi bir sürü mekan alternatifi de var. Özellikle deniz manzaralı ve havanın da güzel olduğu anlarda keyif alınabilecek yerler.

Köy geceden kalma olunca sabah 9:30’da kahvaltı yapacak yer bulamıyorsunuz. Bizim gibi erkencileri Necip Usta ağırlıyor. Çok sıcak, sempatik bir yer. Ailece işletiyorlar mekanı ve size güzel bir kahvaltı sunabiliyorlar. Açıkçası biz beğendik. Keşke zaman olsaydı biraz daha kalsaydık. Özellikle o saatlerde her yer boş olduğu için denize karşı sistemi kurup, dalıp gidebilirsiniz.

Köyün içinin görüntüsü bakımsızlığı ortaya çıkarıyor. Gecenin geç saatlerine kadar bakkallar filan açık, içiniz rahat olsun. İnsanlarının da kafası bir o kadar rahat. Bir de burası yazın çok kalabalık olmadığı anlarda sanki baya güzel olur.

Güzel Kaş’ı Ne Hale Getirdiniz!

Geleneksel Kaş seyahatimizi bu sene de gerçekleştirdik ve deniz kalitesi dışında genel olarak sinir bozucu hüsranlıkla sonuçlandı.

Kuytu Köşe Pansiyon bu senede tatmin edici idi. Fiyat performans istediğimizi bize sundu ki geçen seneye göre daha bile iyiydi. Normalde olması gereken abla yeniden işe başlayarak fark yaratmış.

Kaş’ın geneline bakarsak, seneye muhtemelen Bodrum seviyesine ulaşır fiyatlar. Arkadaş iyi güzel kaliteli mekansın da 50 TL’ye pizza, 40 küsür TL’ye makarna da satılmaz. Gurme pizza diye değişik şeyler sunuyorsun, yanında mısırlı sucuklu pizza satıyorsun. O zaman çok gurme lezzetler sunuyoruz 50 TL pizza satarız dersen kalitenden de ödün vermiş olursun. Zaten genel olarak aşırı pahalanmış ama lezzet olarak vasat yerler çoğalmış ya da mekanlar bozup bu seviyelere ulaşmış. Misal her sene gittiğimiz Voyn, makarna ve tarz olarak meyhanelerden farklı bir tarzken, şimdi tüm makarnaları kaldırıp, meyhane moduna geçmeye çalışmış ama geçememiz. Ortam ve tarz buna müsait değil. O fiyatlarla ve o tabaklarla da git gide kötüleşen bir mekan olmuş. Yemek lezzeti de çok sıradan. Yine geçen sene keşfedip çok beğendiğimiz Gelos, sıradanlamış. Ama fiyatlar Kaş’ın en yükseklerinden. Ortam, müzikler, hizmet çok iyi, hakkını yememek lazım ama mezeler geçen seneye göre vasattı. Öyle bir mekanın suya para alması filan baya sinir bozucu. Genel olarak içecekler de İstanbul limitlerini aşmış durumda. Her yer gömme derdinde. Zaten 200 TL hesap ödeyecek insanlara 50 TL şemsiye şezlong parası geçirmek paragözlük. Bu rakamlar 4 kişilik bir grup için geçerli, iki sanıp da gaza gelmeyin.

Yine de güzel yerler tabi ki var, fakat dört senedir gözlemlediğim işler pek iyiye gitmiyor tatilciler için. Kaş’ta favorim hala Maya Steakhouse. Fiyatlar yükselmiş ama lezzet hala çok iyi. Ah şu peynir tabağı da olsa… Ama bu sefer sözü aldım :)

Akşam içmelik mekan olarak da Barcelona yine favorim. Yerinin bir özelliğinin bir özelliği yok ama ortam güzel.

Deniz olarak favorim Hidayet Koyu. Deniz değil sanki akvaryumda yüzüyor gibisiniz. İşletme, Blanca ise Kaş’ın en iyilerinden. Küçük Çakıl’da Caretta Caretta saldırısı var günlük. Bir tane kaplumbağa arkadaş Jaws gibi geziyor dönemsel olarak ve ısırıyor. 10 sn’de denizde insan kalmıyor. Ama bunun sorumlusu maalesef o hayvan değil, o hayvanı buna alıştıran oranın yerlileri. Sen oralarda besleyip alıştırırsan o da gelir yemek ister, aç kalınca da sağa sola saldırır ki sabah yine denize bütün bütün ekmek atan adamı da görmedik değil.

Kaputaş geçen sene işletme sonrası patlamıştı, bu sene de aynı durumda. Duşları da öyle bir yere koymuşlar ki duş alıp dönerken terliyorsun yine. Şemsiyeler de bir işe yaramıyor baya baya güneş çarpıyor.

Kaş’ta genel olarak kafalar değişiyordu ama bir senede bu kadar çok değişeceğini ummazdım. Bir yıla Bodrum, iki yıla Alaçatı olur. Umarım olmaz…

Kaş’tan Nağmeler

Geçen sene Kaş önerileri yazmaya başlayıp sadece (yazıyla) bir de kalınca tabi ayıp etmedim değil. Bir sene önce bu yazıyı yazıyor olsaydım daha mutlu olabilirdim. Bu sefer güzel mekan önerileri dışında Kaş’ın gidişatını yerden yere vuracak gibi gözüküyorum.

Bu sene üst üste üçüncü gidişimizi gerçekleştirdiğimiz Kaş seyahatimizden, artık sezona denk gelmesi mi yoksa popülerliğinin tavan yapıp patlamasından mı bilmiyorum ama durum iç açıcı değil. İnanılmaz kalabalığa ek olarak, hayır biz şezlong parası almıyoruz ama kişi başı 20/25 TL harcamanızı rica ediyoruz gibi kendilerini sevim ve sıcak sanmalarla adamı ters köşeye yatırmaya çalışıyorlar. Hepsini geçtim ekmek kazandığı yeri işletme sananlar denizin temizliğine çoğu yerde önem göstermiyor. İşte esnafın bunu unuttuğu an yozlaştığı andır ve kötüsü bunun farkına varmamasıdır.

Deniz olarak eşimle benim favorim Küçük Çakıl’dı. Bu sene muhtemelen mevsimden dolayı, denizin de bizi ters köşeye yatırdı. Belli bir saatten sonra kirliliğin de artması hayal kırıklığı yarattı. Keza Kaputaş plajına da şu meşhur işletmenin yapılıp tamamen özel koya dönmesi de sinir bozucu. O meşhur yoldan çekilen fotoğraflar artık eskisi gibi olmayacak. Saat 11’den sonra giderseniz yer bulma ihtimaliniz yok gibi bir şey. Bunlara ek olarak bu sene Limanağzı’na da gidelim dedik. Lakin orası nedense benim için hayal kırıklığı oldu. Kaş’ın genelinde olan mavi deniz burada yeşile kaçıyor. Kir veya başka bir şeyden değil, muhtemelen denizin dibinden dolayı. Yoksa deniz çok sakin, hatta Caretta Carettalarla yüzme şansınız bile oluyor. Ama bana sorarsanız asıl müşteriyi işletmeler çekiyor. Karayolu ile gidilmiyor, o yüzden teknelerle gidebiliyorsunuz. Gidiş-dönüş kişi başı 15 TL’lik bir ücreti var. Bunlara ek olarak daha önce gitmediğimiz ve bu sene gittiğimizde nasıl şu ana kadar gelmemişim dediğim Hidayet Koyu’na gittik. Yanlış saatlerde gitmemizinden de kaynaklı taşların üzerine oturmak zorunda kaldık. İşletme bu sene her şeyi yenilemiş hatta seneye şezlong sayısını 250’ye çıkaracaklarmış. Pansiyon da cabası. Fikrime bu gelişmeler o koyunda bozulacağı anlamına geliyor. İşletme anlamında değil belki ama doğal güzellikler insanların çoğalması ile bozuluyor. Eskiden deniz canlıların (sadece balıklar değil) yavruladığı ve onlarla yüzülen bu koyda balık sayısı bile azalmış. Gerisini tahmin etmek zor değil.

Mekanlara gelirsek, Kaş’ın yeni yerlisi İstanbul’da beğenmediğim için gitmediğim AYI. Hep boş gördüğümüz Kaş Restoranı devasal bir AYI olmuş. Gün batımı için Deja Vu’ya alternatif. Akşamlar için ise müzikler açısından da gidebilecek bir mekan. Bu sene garson arkadaşlar da çok kafaydı, çok memnun kaldık. Tabi en büyük eksisi, oradayken Kaş’ta değilsiniz, İstanbul’dasınız. AYI’nın bir standardı olduğu için Kaş ruhundan çok uzak. İki günden fazlası zarar olabilir.

gelosBu sene ilk kez gittiğimiz yerlerden biri de Gelos. Akşam mezeli, deniz ürünlü bir yemek planlıyorsanız muhakkak buraya gidin. Çarşı içinde bir binanın çatı katında olan Gelos’ta deniz manzarasına çok şık Türkçe müziklerle gecenizi geçirebilirsiniz. Bir grup olarak oradaydık ama romantik bir akşam yemeği için güzel bir alternatif. Klasik mezeler burada pek yok, ağırlıklı olarak kendilerine has yaptıkları mezeler ve ara sıcakları var. Kurutulmuş domates dolması vari meze çok güzeldi. Ayrıca kalamar ve ahtapot ızgaraları çok iyi. Fiyatlar ise yeni Kaş standartlarında.

Bir diğer mekan ise, arkadaşımız sayesinde gittiğimiz, pek yolumuzun üzerinde olmayan Oxgyn. Marinada üç sene önce açılmış mekan yer ve ambiyans olarak çok iyi. Sessiz, sakin akşamınızın hafif müziğin eşliğinde  geçirmek isterseniz ideal bir alternatif. Biz yemek de yedik ve memnun kaldık. Hamburgeri öneririm. Mekanın asıl özelliği ise ki menüde yoklar, kişiye özel kokteyller. Siz sevdiğiniz veya o an canınızın çektiği içecekleri söylüyorsunuz barmen arkadaş size özel kokteyl hazırlıyor. Bunların da görünümü sıradan kokteyllerle alakası yok, kurutulmuş çiçekli buzlar filan, baya güzel. En azından bir akşamınızı burada geçirmenizi şiddetle öneririm.

kuytuKaş’ta kahvaltı nerede yapılır dediğinizde en çok alacağınız yanıt Bi Lokma olur. Her sene uğradığımız bu mekanı bu sene de es geçmedik, fakat tatilimizin son gününde daha iyisini bulduk: Kuytu. Kuytu Köşe Pansiyon’un karşısında bulunan bu şirin mekanda serpme kahvaltıya ek olarak Alman ve İngiliz kahvaltı seçenekleri de var. Bi Lokma’ya göre çeşitlilik adına da bir adım önde. Mekanı çok geç keşfettiğimiz için akşam yemek yiyemedik. Yiyenlerinkini görünce kıskanmadık da değil, görüntüleri çok güzeldi. Menü de gayet tatmin edici.

Akşam yemeği alternatiflerinden biri de yine geç keşfettiğimiz Bella Vita. İtalyan karı kocanın işlettiği, meydanın oradaki restoranın menüsü haliyle İtalyan mutfağı. Makarnalar güzel ama pizzalar daha güzel. Deniz mahsüllü pizza yiyerek, tatil grubunun yediği makarnalardan daha çok keyif aldım ve memnun kaldım. Misal pizzadaki karidesin büyün olması da ayrı bir hoştu. Mekanın tek sorunu servis olabilir. Küçük mekan, kalabalık dönemlerinde sorun olabiliyor. İtalyan sahipler de genellikle yabancı turistlerle ilgileniyor, bu da daha iyi hizmet almanıza mani olabiliyor.

Eskilere gelirsek Mercan Balık devirle Rastgele olmuş, çok da iyi olmuş. Devir sonrası baya düzelen mekanın menüsünün ara sıcaklarında Rastgele Spesiyal diye harika bir şey var. Tüm ara sıcak deniz canlısını içeren ve sacın içinde harika sosuyla geliyor, giderseniz yiyin gari.

Maya bildiğiniz gibi. Her zaman favorin mekanım beni hayal kırıklığına uğratmadı, hatta üstüne eski müşterisini hatırlayarak beni benden aldı. Ayrıca mekanın en büyük eksikliği peynir tabağı da ileriki dönemde menüye girecek haberini de aldık.

Sevdiğimiz mekanlardan Voyn da daha iyi bir hale gelmiş. Hizmet ve servis çok daha güler yüzlü ve dinamik bir hale bürünmüş. Kremalı tavuk tagliatelle sipariş edip, yemeğin ortasında hanımın lazanyası ile değiştirdik. Mantar olmamasından belki makarna beni baydı. Değişim sonrası lazanyayı yiyince, ona bayıldım. Gecenin en güzel anı ise aşçının masa masa gezip yemekler hakkında fikir alması ve açıklama yapıp, bizi bilgilendirmesi. Böyle ufak detaylarla müşteri çok memnun kalabiliyor.

Son olarak sonunda yamaç paraşütünü de tecrübe ettim. Yamaç kıyılarında takılmak bir yerden sorna sıkabilse de inişteki akrobasi muhteşem. Akrobasisiz eksik kalırdı. Hepsinden öte uçmak çok büyük bir keyif. Nedense rollercosterdaki heyecan ve adrenalin uçarken olmadı. Olayın tek sorunu ucuz bir hobi olmaması.

Abartıyorsun diyebilirsiniz, genel olarak Kaş’ın Bodrumvari bir yere dönüşmesi yakın gözüküyor. Belki çok yakın değil ama yakın. O zamana kadar keyfini çıkarmanızı öneririm. Fiyatların artışı, işletmelerden yozlaşmaya başlamasının temel sebeplerinden biri de turist profili. Bu kadar popüler olmayaydı iyiydi…

Paris’te alternetif eğlence parkı: Parc Asterix

Park-Asterix

Paris denince akla gelen ilk simgelerden biridir Disneyland. Ünlü Mickey Mouse, Goofy, Donald Duck ve diğerlerinin mekanı Disneyland’a çok güzel bir alternatif var Paris’te: Parc Asterix (GeziVia sitesine hazırladığım yazıdır)

parc-asterix-map

Disneyland’a gitmiş veya “çok çocukça yea”(!) diye düşünenler için Parc Asterix çok güzel bir alternatiftir. Parkın teması adı üzerinde Asterix ve hikayeleri üzerine kurulmuş. Parkta altı konsept var; Mısır, Roma İmparatorluğu, Galya, Vikingler, Antik Yunan Çağı ve Zamanda Yolculuk.Parkın içindeki eğlence aletleri ise Disneyland’a göre daha extremendir.  Şanslıysanız içeride Romalıların skeçlerine de denk gelebilirsiniz.

parc-asterix-l-egypte-et-oziris

Şiddetle tavsiye edebileceğim atraksiyonların başında iki sene önce açılan Oziris var. Bu adrenalin patlamasını en önde yaşamanızı şiddetle öneririm (En ön için ayrı bir sıra oluyor). Klasik roller coasterların tam tersine raylar üstünüzde ve ayaklarınız havada asılı kalıyor. Taklalar, burgulardan öte sisin içine bilinmeze girdiğiniz tünel muazzam.

parc-asterix-goudurix

Bunun dışında bir diğer rollercoaster önerisi Goudurix. Tabi ki Oziris’ten sonra hafif gelecek atraksiyonun da en önü için ayrı bir sıra var. Normal roller coaster sınıfında olan Goudurix’te en acımasız kısım üç burgunun üst üste geçildiği nokta. Korkutucu gelmesin, inanın çok rahatlıyorsunuz.

Oziris ve Goudurix dışında tam 30 tane farklı atraksiyon mevcut parkta. Benim önerebileceklerim ise şunlar: Le Grand Splash, Tonnerre de Zeus, Le Défi de César ve La Trace du Hourra.

Etkinliklerden de her ne kadar taraftarı olmasak da Yunus şovu gerçekten başarılı. İnteraktif bir şov olan La Légion Recrute‘yi de izlemenizi tavsiye ederim.

White Tour BusParc Asterix, Paris’in 30 km kuzeyinde kalıyor. Araba ile gitmek dışında Carrousel du Louvre’dan direkt parka giden otobüse (shuttle) binebilirsiniz. Otobüs sabah 9:00’da Paris’ten parka gitmek için kalkıyor. Paris’e dönüş için de parktan akşam 18:30’da kalkıyor. Son ve en çok tercih edilen gidiş ise metro ile Paris-CDG Havalimanı’na (Terminal 1-3 istikametine giden tren ile)  gidip, oradan parka giden otobüslere binmek. Trenden indikten sonra bir üst katta Parc Asterix’in gişesi buluyor. Oradan park biletinizi de alabilirsiniz. Sonrasında sizi otobüslere yönlendiriyorlar. Sabah 9:00’dan akşam 21:30’a kadar her yarım saatte bir otobüs kalkıyor.

Asterix ve extreme ortamları sevenlere şiddetle tavsiye ederim. Daha önce Paris’e ve Disneyland’a gitmiş kişiler içinde çok güzel bir alternatif Parc Asterix.

 

Uzaydan İstanbul

uzaydan_istanbul

Bir süredir Kanadalı Astronot Chris Hatfield’i takip ediyorum twitterdan. Her gün uzaydan dünyanın belli şehirlerin fotoğraflarını çekip paylaşıyor. Benim anladığın o an bunu yapıp, paylaşıyor. Muazzam görüntüler var paylaşımlarının içinde.

Bir süre önce tek ben değilimdir muhtemelen ama İstanbul’un da fotoğrafını paylaşması için tweet attım. Yaklaşın bir hafta, on gün önce kendisi fotoğrafı paylaştı.

Eskiden bu kadar aydınlık değildi şehir. Boğaziçi Köprüsü ışıl ışıl. Avrupa şehirleri ile arasındaki en büyük fark, bizde ana yollar dışındakiler belli değilken, onların her şeyi düzen içerisinde. Her zaman aynı noktaya getiriyorum sanırsam konuyu…

Neyse fotoğrafın tadını çıkarmanı dileğiyle :)

Kadıköy’ün sıcaklığını yansıtan mekan: Cafe Rea

CardGusto-Cafe-Rea-9-678x1024Bazı mekanlar vardır, sizi içine çeker ve orada kalmanızı sağlar. Hiç tanımadığınız bir yer olsa da bir şekilde bir defa gitmiş olsanız bile yeniden gitmek istersiniz. İşte Kadıköy’deki Cafe Rea böyle bir yer.

Bir hafta sonu deneyelim diye gitmiştik. Sıcak karşılama ve servis kendini sevdirdi ama en önemlisi kalkmak istediğimiz zaman bize mani olunup gelen ikramlardı. Bunun bir kerelik olup olmadığını anlamak için yeniden denediğimizde de tanınmak çok güzeldi. İşte senelerdir aradığım mekan buydu dedim. Aynı gün iki kere gittiğim yer bile tanımazken, Cafe Rea’daki arkadaşlar direk tanıdı. Bir ay bile gitmesek değişen bir şey olmadı.

Bir önemli noktada bugün onu almayın ya kısmı. Pizza istediğimde onu yapan kişinin o gün orada olmadığı için önerilmemesi. İşte bu kadar samimi olmaları bizi çekmesi.

Bir süre sonra bizi orada tutanın aslında bir kişi olduğunu anladık. Bize devamlı servisten öte arkadaşlık yapan kişinin işten çıktığını öğrenmemize rağmen gitmiştik. Lakin eski ilgiyi görmeyince fena halde bizi itti kendisinden. Demek ki mekanlardan çok içerideki insanlar bizi tutuyormuş. Ne zaman ki o kişi geri gelince bizde onun gibi kürkçü dükkanına geri döndük. Daha ben dönemedim ama en azından bizden birileri döndü. Aylardır gideceğiz ama hala fırsat olmadı. Şiddetle tavsiye ederim herkese bu mekanı. Özellikle Rae Schnitzel denenmeye değer. Ayrıca tatlıların taze günlük, ev yapımı olduğunu da son olarak söylemek isterim.

Not: Bilmeyenler için Cafe Rea Kadıköy Barlar sokağının bir üst paralelinde. Ayrıca sitesindeki fotoğraflar cidden kötü, aldanmayın.

Barcelona 2011

Beş yıl sonra yeniden Barcelona’da olmak… Özlemişim ortamı ama görünce de hayal kırıklığına uğradım. Aşırı kalabalık, hani öyle böyle değil. Üstüne İspanyol arkadaşlar çok güzel İngilizce anlıyor ama konuşmuyorlar. İspanyolca cevap veriyorlar her şeye. Bakıyorsun sende bön bön. Hatta ilk vukuatı ilk muhattap olduğum kişiyle yaşadım. Sorduğum soruya İspanyolca cevap vermeye başladı bende dinlemedim. Sonunda İspanyolca bilmiyorum dediğim zaman bilmem kaç cent İspanyolca mı? İngilizce mi? diye bir cevap aldım. Ee sen İspanyolca konuşursan tüm cümlede ben dinlemem ki… Neyse… Uzun lafın kısası halk şımarmış. Artık Barcelona’nın futboldaki başarısı ile de artan turist sayısı ile de alakalı olabilir mi bilmiyorum. Maç biletleri zaten uçuyor. Orada olduğum sürece Barcelona – Milan maçına denk geldim. Maça gideyim diye düşünüyordum ama mininum 100 euro idi biletler. Hoş stada gitsem daha ucuza da bulunurdu da kasmadım nedense. İçimden gelmedi.

Bu sefer daha önce dışından bakıp içine girmediğim mekanları da ziyaret ettim. Bunlardan ilki La Sagrada Familia. İlk gittiğimde dışındaki inşaattan mekan pek anlaşılmıyordu. Bir sene sonra biraz daha anlaşılırken, bu sefer baya baya iş ilerlemişti. Artık içerisinde bir çalışma yok. Sadece dış cephenin birinde çalışma devam ediyor. Girmek için yaklaşık bir yarım saat sıra beklemeniz gerekiyor. Eğer yeri anlatan o kulaklıklı cihazlardan almak istiyorsanız bir de onun sırası var. Hele ki hediyelik eşya dükkanına girmek isterseniz işte onun sırası en uzunu. Gaudi’nin muhteşem zekası ile becerisi ile yapılmaya başlayan ve ölümünden sonra halen yapımı devam eden bu mekanı imkanı olan herkese görmesini öneririm. Böyle fotoğraflarla olacak iş değil. Camların renklerinin bile bir açıklaması var.

Daha önce dışarıdan bakıp içine girmediğim mekanlardan biri de gene Gaudi’nin Casa Mila’sı. Tabloya bakar gibi içeriyi geziyorsunuz. Zaten ilk önce çatıya çıkıp, oradan bir Barcelona manzarasının tadını çıkarırken heykellere doyuyorsunuz. Daha sonra sergi kısmı ve binanın tanıtımı var. Sırf Casa Mila’nın değil Gaudi’nin yaptığı tüm binaların maketleri ve tanıtımı var. Bunların dışında gene Gaudi’nin yaptığı ergonomik  sandalye ve koltuk tasarımları ile kapı kolu tasarımlarını görüyorsunuz. Zaten bir kat aşağıda evin bir katını gezme şansınız oluyor. İlk yapıldığı orjinal hali ile. Asansör ile değil de merdivenler inerken de kapı kollarını görebilirsiniz.

Üçüncü mekan ise Palau de la Música Catalana. Burası Gaudi’nin yaptığı mekanlardan biri değil. Onun hocası olan Lluís Domènech i Montaner’in eseri. Burayı gördükten sonra en çok bu mekanı görmediğime üzüldüm. Gerek hikayesi ile gerek mimarisi ile inanılmaz bir mekan. Saat başı İngilizce tur var. Zaten tursuz içeriyi gezemiyorsunuz. Önce bir video gösterimi var, daha sonra da salonu gezdiriyorlar. Halen aktif olan bu mekanın içerisindeki her heykel bir akımı, bir olayı simgeliyor. Gayet de değişikliğe ve her türlü müziğe açıklar. Geçen sene tekno konseri bile verilmiş. Diktatörlük zamanında da kendisini koruyabilen nadir yerlerden Palau de la Música Catalana. Tek sorun içeri de fotoğraf çekmek yasak.

Bunların dışında önceki iki seferde gitmediğim yerlerden biri de Montjuïc kalesi idi. Önce füniküler daha sonra teleferik ile gidilen mekandan tüm şehir ayaklarınızın altında. Kale de pek gezilecek bir şey yok. Sadece manzarası için gidilip görülesi bir yer.

Bunların dışında zamanı olan herkesin bana göre yapması gereken şey eski sokaklarda rastgele dolaşmak, doğaçlama yapmak. Yön duygunuzu unutup gezeceksiniz. Çok değişik dükkanlar, binalar, insanlar, mekanlar görme şansınız oluyor. Biz mesela çok güzel hanımsı bir yer bulduk yemek yemek için. Yemek mekanlarını bir sonraki yazıda ayrıyeten paylaşacağım.

Sonuç olarak beş senede çok değişen bir yer olmuş Barcelona. Yaşamak istediğim bu şehir kendisinden biraz soğuttu beni ama sonuçta gönül bu hala seviyor orayı. Futbolla gelen başarı ciddi şekilde şehri de etkilemiş. Zamanla düzebilir belki ama eski halini de aratmasın…

Not: ilk üç fotoğraf bana ait ama Palau de la Música Catalana’nın içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan haliyle onu internetten bulup paylaştım.