Radyasyonlandınız!

Tam Game of Thrones bitmiş, sonu ile bazı insanları diziden tamamen soğuturken, bir kısmını da tatmin etmişken, HBO ara vermeden en azından sonu ile hayalkırıklığı yaşatmayacağı garanti Chernobyl’i yayınlamaya başladı.

Dizinin en büyük spoilerı(!) fabrikanın patlaması ile başlayan dizi, bu olayın ne kadar büyük bir felaket olduğunu anlatıyor. Hikayeden önce söylenmesi gereken şey dizinin dönemi anlatış şekli, prodüksiyonu, oyuncuları ve yaşattığı duyguları inanılmaz olmuş olduğu. Gerçekten dibine kadar çaresizliği, vahameti, acıyı, duyguyu izleyiciye yaşatıyor. Bu işin duygusal ve ruhsal kısmı. Buna karşılık hikaye anlatımında yanlışlar var, farklı izah ediliyor vb. durumlar olduğunu söyleyenler de mevcut (ki bu gerçek). Özellikle Hollywood’un diziyi çekmesinden Rusya da rahatsız(dır). Ben izlerken bunu hiç böyle düşünmedim. Olaya tamamen hümanizm üzerinden yaklaşmaya çalıştım. Çünkü benim kanaatime göre de verilmek istenen mesaj Rusya’nın veya Rus fizikçilerin yanlış yapması veya hatalı karar alması değildi. Tabi ki köklerine ve tarihine bakınca o odada bulunan insanların hangi duygularla o şekilde davranmış olduklarını anlayabiliyoruz. Gurur, ego ve Rus yetiştirilme biçimi ne gerektiriyorsa o yaşanmış. Doğru ya da yanlış, kültürün gerektirdikleri buydu. Yaşananları savunmak değil demek istediklerim, sadece o anki insan psikolojisi buna sürükledi. İzlediklerim çıkarım yaptığımda bu sonuca ulaştım.

Dizinin bazı kısımları senaryolaştırma için değiştirilmiş ki popüler kültüre uyarlama ve seyirciye satma adına bu ufak dokunuşların normal olduğu kanısındayım. Abartılmadığı sürece iş gören bir yöntem. Sonuçta hikayeyi kökten değiştirip, çok farklılaştırma durumu yok ortada. Satması ve duyguyu körülmeke adına ufak dokunuşlar var. Misal Emily Watson’ın canlandırdığı Ulana Khomyuk karakteri aslında gerçekte yok. Kadın felaket sonrası yardıma koşan fizikçilerin hepsini temsilen yaratılmış bir karakter. Zaten yabancı olduğumuz bir dil, üstüne bir ton Rus ismi ile de boğuşmamız ve hikayeyi güçlendirme adına yapılmış doğru bir hamle.

Uzun lafın kısası HBO yine muhteşem bir prodüksiyon ile çok başarılı bir iş çıkarmış ki dizinin internetteki puanlarına bakarsak zaten bu sadece bir kitlenin değil büyük çoğunluğun da düşündüğü şey. HBO böyle yapımlara devam etsin, tek istediğim o…

Peaky Blinders ve Dark dizi olarak güzel de ya müzikleri?

Kendi çapında müzik dinleyip, takip eden biri olarak filmlerin, dizilerin müzikleri benim için fazla önemli. O kadar dizi/film izleyip sadece müzikleri yüzünden belli bir seviyeye gelememiş yapımların içinden müzikleri ile birlikte alıp götüren yapımlar da mevcut.

Bunlardan bir tanesi malum bu sezon ortalığı kasıp kavuran Netflix yapımı Alman dizisi Dark var. Ufak bir Alman kasabasında geçen dizinin konusunda kaybolan çocuklar var. Devamı her türlü spoiler olur diye konusu hakkında yazmayı bırakıp muhteşem müziklerine yönleniyorum. Dizinin sinematografisi zaten uçuyor, o sahnelerle müziklerin de uyumu dizinin de izlenmesini daha keyifli hale getiriyor. Soap&Skin daha çok kendine yer bulmuş. Özellikle tema şarkısı olan Apparat ile birlikte yaptıkları Goodbye benim favorim. Tüm liste için sizi buradan alalım.

Müzikleri ile ortalığı yıkan diğer dizi de BBC Two yapımı olan Peaky Blinders… 1919’da İngiltere’nin sanayi şehirlerinden Birmingham’da Peaky Blinders isimi bir gangster ailesini merkezinde tutuyor. Dizi baya baya iyi. Cillian Murphy diziyi alıp götürüyor zaten. Ama bana soracak olursanız dizi kadar olay olan müzikleri. Baya özenliler ve dizinin o sezonki konusuna seçiyorlar. Zaten dizinin tema şarkısı Nick Cave & The Bad Seeds – Red Right Hand. Ağırlıklı olarak da Nick Cave & The Bad Seeds, PJ Harvey ve Arctic Monkeys. Bunların dışında Radiohead, Johnny Cash, Royal Blood, The Kills, Tom Waits, The White Stripes ve daha bir çoğu da kendine yer bulmuş. Dizinin bir albümü yok ama BCC Music tüm şarkılardan bir çalma listesi oluşturmuş. Buradan dinleyebilirsiniz.  Ayrıca Cillian Murphy BBC Radio 6’te Jarvis Cocker’ın programında kendi listesini de yorumlarıyla çaldı. BBC programı kaldırmış ama listesine buradan ulaşabilirsiniz. Baya zevkli herif!

ÇARESİZ GİBİ GÖZÜKEN MUTSUZLUĞUN KÖKÜNÜ KURUTMAK İÇİN DAMITILMIŞTIR.

 

Dizi Öneri: Flaked by Netflix

Bu sefer pek bilinmeyen tam Nick Horby kafaları bir dizi öneriyorum: Flaked

Kahramanlar ve hikaye Venice, California geçiyor. Chip (Will Arnett) uzun süre önce alkolü bırakmış bir marangoz. Böyle havalı mekanlarda geçince hikaye laps diye marangoz yazınca garip geliyor ama işte hayat. Zamanında bir tabure yapmış, ödülü almış, biraz paralanmış o yüzden dizi boyunca hiç para muhabbeti dönmüyor. İş güç desen zaten yok. Düzenli olarak alkol grubuyla takılıyor. Komşusu / ev arkadaşı Dennis (David Sullivan) da o gruptan. Zaten genel olarak Chip ve Dennis üzerine hikaye.

Chip, eski eşiyle bir trafik kazasına karışıyor, birinin ölmesine sebep oluyor. Hatta bu yüzden hapis de yatıyor. Daha sonra mahalleye London (Ruth Kearney) geliyor. Daha sonra öğreniyoruz ki London (ismi fake, sadece Venice’de bu ismi kullanıyor tanınmamak için) aslında kardeşini öldüren adamı tanımak için gelmiş filan. Olaylar bu şekilde gelişiyor. Daha fazla detaya girersem spoiler olmaya başlar, o yüzden susuyorum. Yalnız dizi güzel, yaşadıkları kafalar, ortam filan güzel vakit geçirtiyor.

Netflix yapımı olan Flaked’in ilk sezonu sekiz, ikinci sezonu ise altı bölüm. Bölümler de 20 dk’lık. Şimdi izlemeye başlasan akşam biter.

Beklenen ve Gelen Diziler

Her zaman dedikodu olarak hayatını sürdüren American Gods bir ay önce Starz’ın yapımcılığı ile başladı. Biraz kitabı hatırlamam zor oldu ama o kadar iyi uyarlamışlar ki hemen anımsamalar başladı. Özellikle tanrıların oyuncu seçimleri muazzam. Dizinin genel havası da zaten kitabı birebir yansıtıyor. Umarım bozmadan bitirirler. Neil Gaiman kafası sevenler için kaçırılmaz bir yapım.

Wachowskilerin de dizi piyasasından uzak kalamadığı Sense8, Netflix yapımcılığında ikinci sezonunu yayınladı. Konu çok güzel, hikaye akıcı ama nedense ikinci sezon da bazı şeyler eksik. Çok güzel dolu dolu geliyor, bir anda bir şeyler oluyor ve bu mu yani sezon finali? diye tepki göstertiyor adama. Resmen yarım kaldı sezon. Zaten ilk bölüm başladığında ne olmuştu diye baya bir süre hatırlamaya kastık. Şu özetsiz başlayan diziler bazen sinir bozabiliyor. Bu arada ikinci sezon genel itibariyle baya güzel, 3-4 günde tüm bölümleri izledik, sadece sonu can sıkıcı.

Geleceklerden de bir anima efsanesi olan Death Note var. Malum geçtiğimiz aylarda trailerı da düştü. Netflix bunu da sahiplenmiş, iyi de yapmış. Ellerinden boş yapım çıkmadığını ve daha önce filmleşmiş versiyonlarından çok daha güzel olacağını düşününce insanın içi kıpır kıpır ediyor. Trailer da baya güzel. Burada kritik olan ana karakterlerin seçimi ve oyunculukları. Ayrıca o dünyayı nasıl resmettikleri de kritik. Dizinin arkasında Netflix olunca Shinigami veya Ryuk gibi karakterleri anime etmek de problem olmaz. Yeter ki diğerlerini düzgün yapsınlar, yapmacık olmasın. Bu arada yayın tarihi de 25 Ağustos olarak iletilmiş. Az kaldı…

Dizi Öneri: The Crown

0a5c641e7e2e7050b86ff0dc5d55c7b9acd65ebb

Normalde bu kadar heyecan yapıp daha sezonunu bitirmeden yazıya dökmeye çalışmazdın ama Netflix’in The Crown serisi alışkanlıklarımı bozdurdu. Konusunu filan ilk duyduğumda meeeh kraliçe hakkında yapılmış bir yapım daha düşünürken izlemeye başladığımda ters köşe yaptı. Belki kraliçeyi yüceltme şekilleri budur diyeceğim ama özeleştiri yapılan da bir sürü anı var.

Dizinin konusunda Kraliçe Elizabeth II var belki ama aslında tacın ağırlığı ve getirip götürdükleri daha da ön planda tutuluyor. Kral George VI’nın akciğer kanseri olmasına ve baya ciddi ameliyat geçirmesine rağmen sigaraya tam gaz devam etmesi ile gelen ani(!) ölümü ile Afrika gezisi sırasında apar topar İngiltere’ye döner. Haliyle babasının büyük kızı olarak taç onun hakkıdır. Burada olay kendisinin hazırlıksız yakalanması ve ne yapması gerektiğini aslında içgüdüsel olarak aksiyon haline dökmesi. Zaten “Anne Kraliçe” diye bahsedilen ve Elizabeth’in babaannesinin ona yazdığı mektup ve önünde saygıyla eğilmesi ile gazı alıyor. Oradan da yürüyüp gidiyor.

crown2

Dizideki olaylar gerçek yaşananlardan anlatılıyor, fakat yaşanan ince detaylar muhtemelen esinlenmedir. Bunlara rağmen kraliçenin özel anayasa eğitimi dışında hiç bir eğitim görmemesi ve bunu kendinde eksik olduğunu düşünmesi de işin farklı bir boyutu. Başta kendi evinde yaşamaya direnmesi, başbakanla konuşması üzerine Buckingham Sarayı’na taşınması da aslında dizide bazı mesajları çok güzel veriyor. Winston Churchill’ın yaşından ve bununla gelen bazı olaylarladan dolayı memnuniyetsiz olsa da hiç bir an görevden alma ve benzeri harekette bulunmuyor. Tam tersine o ve kabinesinin önerilerini her zaman ciddiye alıyor. Bunun sebebi ise onları halkın seçmiş olması ve onların fikirlerinin halkı temsil ediyor olmasına inanması. Beni en çok etkileyen nokta bu oldu dizide.

Dizi de değinilen bir başka nokta ise bunun ters açısı. Halkın tacı nasıl gördüğü ve tacın neler simgelediği. Aslında somut olan bir cismin ne kadar soyut şeyleri simgeleyebileceği. Burada işte yüceltme işlemi tavan yapıyor. Nitekim kocası Philip’in de onla evlenmek için elindeki tüm unvanları bırakması ve aslında kendini yepisyeni bir nevi elinde çok büyük gücü olan fakat aslında hiç bir de özgürlüğü olamayan bir role gelmesi ile de bu çok güzel ifade ediliyor. Çift olarak aslında çok modern ve klasik düşünceler dışında düşünmelerine rağmen… (Daha fazla spoiler olmaması adına detaya da girmek istemiyorum)

crown3

Ufak bir detay belki ama dizi de o kusursuz hizmeti eden, kusursuz sofraları hazırlayan kişilerin de aslında birer insan olduğu ve hatta gerçekten merak ettiklerini de çok güzel, sırıtmadan veriyorlar. Kraliçe veya başka isimli biri gelmeden saatlerce selam verecek şekilde beklemek yerine aslında öncesinde geliyor mu? diye camlarda bekliyorlar. Tam zamanında da hizaya giriyorlar. Aynı şekilde evdeki tüm hizmetçiler bu modda. Benim bu için bu detaylar çok önemli.

Netflix’in üstlendiği İngiliz yapımı The Crown’da filmlerden de tanıdığımı oyuncular var. Bunlardan en öne çıkanı belki de pek iyi rollerde görmeye alışkın olmadığımız ve Kral George VI’i oynayan Jared Harris. Kraliçenin kocası Philip’i ise Doctor Who’dan tanıdığımız Matt Smith canlandırıyor. Elizabeth rolünde ise Claire Foy gerçekten harika işler çıkarıyor. Sinematografi konusunda da çok başarılı dizi. Benden öneri: fırsat bulursanız izleyin…

Oradan, buradan…

valar-morghulis-game-of-thrones-wallpaper-6

Aylardır reklamları yap, teaserları yayınla sonuç hüsran. Neden bahsettiğim aşikar sanırsam: Game of Thrones. Yani ilk bölümü izlerken, artık diziyi izlemediğimi filan anladım. Uyuya kalıyoruz artık bölümleri izlerken. Tek olayları işte son iki bölüm biraz aksiyon ve soru işareti bırakırlar hop yeni sezonu bekleyin! İlk 6 bölümde durum şimdilik bu.

Her sene değişen konser modasında bu sene metal ve hard rock ağırlığı var. %100 Metal Fest ve Rock Off!’a karşılık alternatif ve indie atak yapmalı. Öyle sadece Alt J ile filan olacak iş değil. Rock’n Coke’unda iptal edilmesi ile gerçekten bu yaz boş geçecek. %100 Metal Fest yine getirdiği gruplar olarak belli bir çizgide fakat Rock Off! öyle değil. Çorba gibi olmuş. Bağlayıcı, köprü olacak grup/lar yok. Bir de Kilyos’ta olması ayrı bir fecaat. Neyseki tek gün gidip, ızdıraba son vereceğiz.

O değil de seçimler de yaklaşıyor ve ben yine kararsızım :((((( Misal bizim orada meydanda o kadar çok parti bayrak astı ki kafam karıştı, kime oy atacağım karar veremiyorum. Lütfen asmayın bayrak, çok şaşırıyoruz… İşin şakası bir yana ama şu branda ve bayrak olayına artık yasak gelse ve sadece billboardlara izin verilse hem gereksiz masraftan hem de çevre kirliliğinden kurtulmuş olmaz mıyız?

Bu arada bilginiz olsun Avusturya Konsolosluğu çok pis. Sadece kalacak gün kadar vize veriyor, fazlasını istesen bile kalma süresi olarak, sizin kalacağınız gün kadar veriyor. Ee o zaman neden dalga geçer gibi süreyi uzatıyorsun? Neyse tek isteğim şu an rötar olmaması ve festivale zamanında yetişmek. Hazır gitmişken efsaneyi izlemek lazım.

Dizileri eleştirelim…

gotham_carousel

İyice kış geldiğine göre dizilerinde çoğu çıktı demektir. Eskiden devam edenlerin yanına yenileri de geldi. Yeni gelenlerden zaten The Knick’i yazmıştım. Geçen sezondan Fargo’nun ikinci sezon onayı çıkmış. Tek sezon başlayan dizi çok beğenilince ikinci sezonda belirdi. Tek sezon planlanıp, ikinci sezonu için çalışılması biraz korkutuyor açıkçası beni. Ne çıkabilir ki diye?

Bunların dışında çizgi roman uyarlaması Constantine’in sadece ilk bölümüne dayanabildik. Yani biriktiriyoruz da izleme noktasında hala emin değilim. Baya köyüydü ilk bölüm. Karakterler çok yapmacık olunca dizi kendini izletmiyor.

Bir diğer yeni başlayan ve ilk 10 bölümü tamamlayan dizi de Nolan’ın efsane hale getirdiği Batman’in en başı diyebiliriz. Yani daha Bruce Wayne çocuk. Annesi ve babasının vurulmasından sonrasını anlatıyor ve hikaye James Gordon üzerinden yürüyor. Dizi maalesef ki vasat. Fakat Batman filmlerinde gördüğümüz kötü karakterlerin ortaya çıkışlarını izlemek keyif veriyor. Anlayacağınız duygusal noktalardan vuruyor.

The-Flash-TV-Series-ReviewYine çizgi roman uyarlaması olan ve Arrow’un yapımcılarının yaptığı The Flash da bu sezon başladı. Şu ana kadar yazdıklarım arasında yine en iyisi bu. Arrow’un geçen sezonunun bir iki bölümünde ortaya çıkan zeki çocuğumuz Barry Allen’ı insan yüzünden oluşan bir güç yüzünden yıldırım çarpar ve Flash’a dönüşür. Aynı gece başka insanları da etkileyen bu güçten şimdilik sadece Barry Allen iyi karakterlidir. Daha ilk bölümde etrafındaki bilim insanları dışında şefi de bu özelliğini gördü. Haliyle beraber olayları çözüyorlar vs. Diziyi anlık olaylardan çok Tom Cavanagh’ın canlandırdığı Dr. Harrison Wells’in sırları ayakta tutuyor. Arrow zaten belli bir seviyede olan bir dizi, haliyle aynı ellerden çıkan The Flash da belli bir seviyede kalacaktır. İyi anlamda tabi ki de…

Bu sezon son sezonu olan dizilerden The Newsroom baya hızlı başladı. Neden bu diziyi bitiriyorlar bilmiyorum, anlamıyorum. Bu sezonda bir kaç sahnede sadece şov amaçlı yapılan hareketler biraz sıktı ama işledikleri konular ve işleyiş biçimleri baya güzel.

legend-korra-season-4-spoilersBu sezon bitecek olan dizilerden biri de The Legend of Korra. Üçüncü sezon sonu çok duygusaldı ki bana göre diziler içerisinde en güzel müzik kullanımı olan dizi. Evet The Knick’in soundtrack albümü çok iyi de kullanım olarak kesinlikle Korra en iyisi. Her sezon bitince yenisinde ne yapabilirler ki diye sorguluyorum, her seferinde şaşırtmasını başarıyorlar.

Bu arada çok geç kaldığım için utanarak yazamadığım bir dizi de var. Sex Tape filminde muhteşem işlemişler hatta. Breaking Bad’i yeni izliyoruz diye utanarak söylemişlerdi. Bende aynı durumdayım. Ne var bu kadar diye başlayıp, bir aydan kısa sürede bitirdim diziyi. Gerçekten muhteşemmiş, hala izlemeyen ve söylemeye utanan varsa izlesin.

Son olarak da Agent of Shield’i ilk sezonun 3. bölümünde filan bırakmıştım. Sonra devam edeyim dedim ve çok beğenmiştim. Özellikle Marvel’ın filmleri ile kesiştirmeleri çok güzel düşünce. Yeni sezon da çok iyi başladı. Umarım çizgisini kaybetmez.

1900’larda hasta olmak: The Knick

the-knick-s1-key-art

Senenin en çarpıcı dizilerinden biri sinemanın, diziye kayma modası sayesinde Steven Soderberg yönetiminde Clive Owen’ın başrolünde olduğu The Knick.

Dizinin merkezinde 1900 yılların başında New York’taki Knickerbocker Hastanesi var. Anlaşılacağı gibi hastanenin kısaltması “Knick”. Dizi, bize resmen o yıllarda iyi ki yaşamamışsınız, yoksa ilk ciddi hastalıkta öbür dünya yolları taştan diyor. Zaten ilk bölümden sezeryanın daha denendiğini ve çözümlenme sürecinde kaç annenin çocuğu ile öldüğünü görüyorsunuz. Başhekim sırf bu durum yüzünden intihar etmesi ve Clive Owen’ın nam-ı değer Dr. John W. Thackery’in başhekim oluşu ile dizi başlıyor. Bu hastalık dertlerine ek bir de Amerika’nın siyah/beyaz kavgalarının olduğu dönem olması ile de ayrı dertler mevcut. Hastane yönetimi başhekim yardımcısını İngiltere’de eğitim görmüş olan zenci doktor Dr. Algernon Edwards (André Holland) olarak belirleyince durum iyice karışık hale dönüşüyor. Dizinin neredeyse yarısında dışlanan Dr. Edwards,hastane bodrumunda herkesten gizli kendi imkanları ile mucize yaratırken, diğer yarısında Dr. Thackery tarafından sayılmasına rağmen hastaların bana dokunması ile uğraşıyor. Dizi sadece hastane ve hastalık ortamının kötülüğü kadar bu tip sosyal zorlukları da gözler önüne seriyor.

Burada bazı detayları da öğreniyoruz. Misal kokainin ilaç olarak kullanılmasına ek olarak lokal anestezi için de kullanılıyor olması. Kan gruplarının o dönemde bilinmediği ve bu keşfin ne kadar büyük ve önemli bir şey olduğunu gibi. Ameliyat esnasında fazla kanı dışarı atmak için el yordamıyla kullanılan pompa yerine otomatik cihaz üretilince ki şok da efsane. Ama bence en bombası kokaini vücuttan atmak ve hastanın bağımlılıktan kurtulması için Bayer’in geliştirdiği eroinin hastaya enjekte edilmesi.

Bu hikayelere ek olarak bir de kişisel hikayelerle daha güzel bir hal alıyor dizi. Dizideki ana karakterlerin hemen hemen hepsinin bir bağımlılığı veya dengesizliği var. Hikaye bu şekilde daha da zenginleşiyor. Bir de üstüne çok iyi görüntü yönetmenliği ile de çok izlenesi bir hale geliyor The Knick.

Normalde bir sezonluk bir dizi diye biliyordum, fakat bugün ikinci sezonu olacağını da öğrenerek mutlu oldum. Cinemax’a teşekkür mü etmek lazım?

Carl Sagan ve Cosmos

cosmos-a-space-time-odyssey-531e83340baf3Bu sezonun güzel belgesellerinden biri Cosmos: A SpaceTime Odyssey idi. Galaksiyi, evreni, bilimsel tarihimizi anlatan bu dizi aslında bir remake. 1980 yılında Carl Sagan’ın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği bu belgeseli ona hayran olan Neil deGrasse Tyso, yeniden yapımcılığını üstlenerek yeni bir seri olarak bizlere sundu.

Benim için belgeselin en alıcı bölümü 12., küresel ısınmanın ele alındığı bölümdü. Neden, sonuç ve nasıl önlem alabilirizi inanılmaz anlatmışlar. Üstüne 13. ve final bölümünde, 1980’deki belgeselin finalinde bulunan Carl Saga’nın konuşması verilmiş. İşte bu çok etkileyici kısmı sizinle paylaşmak istedim.

Carl Sagan Voyager’ın görüntüleme ekibinin üyesiydi ve Voyager’ın son bir fotoğraf çekmesi onun fikriydi. En son bir nesil öncesinde, Apollo’nun Ay’a son uçuşunda bir astronot tüm Dünya’nın fotoğrafını çekmişti: Sınırları olmayan bir dünya olarak gezegenimiz Bu yeni bir anlayışın ikonu haline geldi. Carl bu süreçteki bir sonraki aşamanın ne olacağını anladı. NASA’yı, uzay gemisi Neptün’ün ötesine geçtiğinde Voyager’ın kamerasını evimize doğru son bir bakış için Dünya yönünde ters döndürmeye ikna etti. Kendi deyimiyle, “soluk mavi noktaya.”

“İşte orada. Orası evimiz. Bizler oradayız. Sevdiğiniz herkes, tanıdığınız herkes duyduğunuz herkes, gelmiş geçmiş tüm insanlık hayatlarını orada yaşadı. Bütün neşe ve kederlerimiz kendinden emin binlerce din, ideoloji ve ekonomik doktrin bütün avcı ve toplayıcılar bütün kahramanlar ve korkaklar bütün uygarlık kuran ve yıkanlar bütün krallar ve köylüler bütün aşık çiftler bütün anne ve babalar, umut dolu çocuklar mucitler ve gezginler bütün ahlak öğretmenleri, bütün yozlaşmış politikacılar bütün süperstarlar, bütün büyük liderler türümüzün tarihindeki tüm azizler ve günahkarlar burada günışığına asılı bu toz zerresi üzerinde yaşadılar. Dünya, muazzam kozmik alanda küçük bir sahnedir. Tüm o generaller ve hükümdarlar tarafından şeref ve zafer içinde dönemlerinin efendileri olmak için döktükleri kan ırmaklarını düşünün yalnızca küçük bir noktanın, bir bölümünde. Bu küçük pikselin bir köşesinde yaşayan sakinlerin diğer bir köşenin farkları zorlukla ayırt edilebilen sakinlerine yaptıkları bitmek bilmeyen zorbalıkları düşünün. Yanlış anladıkları ne çok şey vardı birbirilerini öldürmeye ne kadar da hevesliydiler nefretleri ne kadar da ateşliydi. Afra tafralarımızın hayali benmerkezciliğimizin ve evrende ayrıcalıklı olduğumuza dair yanılgımızın boyunun ölçüsü bu soluk ışıklı nokta tarafından alındı. Gezegenimiz onu saran devasa kozmik karanlıkta yapayalnız bir noktadır. Bütün bu karanlık ve enginlik arasında bizi kendimizden korumak için başka bir yerden yardım geleceğine dair hiçbir iz yoktur. Dünya, şimdilik bildirimiz tek yaşam barınağı. En azından yakın gelecekte türümüzün göç edebileceği başka bir yer yok. Evet, ziyaret edebiliriz Ama yerleşmek? Henüz değil. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin Dünya, bu zamanda ayakta kalabildiğimiz tek yerdir. Gökbilimin insanı mütevazi yaptığı ve karakter geliştirdiği söylenir. İnsan kibrinin ahmaklığını uzaktaki bu görüntüden daha iyi vurgulayan bir şey yok gibi. Bana göre bu görüntü birbirimize nezaketle yaklaşma ve bu soluk mavi noktayı koruma ve gözetme sorumluluğumuza vurgu yapar. Şimdiysse dek bildiğimiz tek yuvayı.”
Carl Sagan