Yaz babam yaz…

Bir pazar sabahı (sabahın köründe demek daha doğru olur) bir Türkiye kalsiği olan sınav stresi yaşadık. Şu meşhur kopya skandalı yüzünden tekrarlanan kpss sınavı. Kopya yüzünden efsane kurallar gelmiş. Saati filan geçtim, içeriye su dahi sokulamıyor. İçeride hepsi veriliyormuş. Çanta filan sokmak da yasak haliyle. Merak ettim acaba cüzdan serbest mi? Yalnız başınıza giderseniz yandınız. 2-3 kendini bilmez kişiliksiz yüzünden binlerce insana çektirilene bak ya! Asıl bomba ehliyet sınavında olmuş. Adamın teki 30 soruyu 5 dakikada bitirip cebindeki kağıtları karıştırmaya başlamış. Görevliler de “n’apıyor bu delikanlı” diye bakmışlar çocuğa ve üstünü aramışlar. Çocuğun üstünden sınavın cevap anahtarı çıkmış. Pes artık! Ulan bare çaktırma be! Yapıyorsun bi’ şerefsizlik onu da adabıyla yap! Hiç mi kopya çekmedin daha önce? Sonra çocuğu sorguya çekmiş polisler filan, cevap anahtarını sürücü kursu sahibi vermiş. O da nerden bulmuşsa artık? Sonra odayı dinlerken almışlar cevapları deniyor, heh. Artık yozlaşmışlığın doruk noktasındayız. Çok üzücü…

Bugün gazetenin ekinde gördüm. Autoshow Fuarı’nda 2 günde 4 Ferrari siparişi verilmiş. Uçurum iyice açılıyor. Millet geçinemiyor, herkes kıymanın kilosunun 34 TL olmasını eleştiriyor ama 2 günde 4 Ferrari havada uçuşuyor. Ey maşallah! Hayra alamet bir durum değil bunlar.

Güzel bir şeyler olmuyor değil bir yandan; Iverson 6 Kasım’da geliyormuş, haberiniz olsun. Hala rüya gibi geliyor bana. Türk spor tarihinin en büyük transferi resmen bu. Öteside olur mu bilmiyorum. Beşiktaş’da oynayan bi’ oyuncu olsam sevinçten çıldırırdım. Facebook’da görmüştüm: Alemin gözü yaşlı, Allen Iverson Beşiktaşlı!

Cuma günü (29 Ekim’de, yani her yerin çok çılgın kalabalık olduğu gün) orjinal adıyla Social Network (Türkçe adıyla da Sosyal Ağ) filmine gittim. Bu kadar basit ve sığ bir konuyu nasıl böyle sürükleyci ve 1 sn bile sıkılmadan izlenebilecek bir film haline getirilmiş olması resmen sinema dersi. İyi ki filmi David Fincher çekmiş. Aslında tam nerd filmi. Zaten artık dönem nerdlerin dönemi (yani bizim dönemimiz haha). Yalnız herşeyin bir kızaolan kızgınlıkla başlaması trajikomik. Bu arada oyuncularında hakkını vermek lazım. Özellikle Jesse Eisenberg çok iyi oynamış. Hiç sevemediğim Justin Timberlake bile fena değil ve o yavşak tavırları yokru üstünde. Bu arada filmin müzikleri de gerçekten şahaneydi. Bulmam lazım bi’ yerlerden soundtrack albümünü.

Iverson’dan önce beklediğim bir şey daha Türkiye sınırlarına geldi! 29 Ekim günü sanırsam ilk sartışa çıktı Avea bayilerinde. Capitol’deki Avea bayine “Blackberry 9800 ne zaman gelecek?” diye sorduğum da “geldi ki” diye yanıt almam efsaneydi. Heyecan yaptım ve o akşam telefonu aldım (Hoş tabi artık ay sonları nasıl gelecek o ayrı konu). Cidden süper bir alet. Hiç bir (bunuda internette okudum) Blackberry’de olmayan görüntülü konuşma Torch’da da yok. Zaten şu ana kadar sadece askerdeyken kullandığım bir şeydi, kullanmasak da olur diye avutuyorum kendimi. Onun dışında gerçekten çok süper  bir alet. Tek sorunu kendi internet paketlerinin olması. Onun dışında 3G ile bağlanmak mümkün değil. Ama tanıttığınız kablosuz internetlere de otomatik olarak direk bağlanıp, öyle kalıyor.

Geçen hafta için şu meşhur samuray şemsiyemde geldi. Bu hafta bu konularda mutlu oldum diyebilirim. Sapı gerçekten de çok uzun. 2.yi satacaktım ama vazgeçiyor gibiyim. Hani yedek dursun işte mantığı. Ama beni o şemsiye ile hiç bir yere almazlar. Cidden katana gibi gözüküyor.

Son olarak Maradona’nın merhum Ahtapot Paul’un arkasından dediklerini kınayarak günü kapatıyorum.

Biri beni uyandırsın…

Bu bir rüyadan başka bir şey olamaz. Ötesi yok yani. Sabah Ntvspor.net’te gördüğüm haber beni öyle bir sarstı ki hala kendime gelemedim. Başka bir şey düşünemiyorum şu an. Ortaokulda her fırsatta maçını izlemeye çalıştığım, dergilerden, gazetelerden fotoğraflarını kesip albümler yaptığım Allen Iverson Beşiktaş’a transfer oluyor.

Haber ilk çıktığı zaman, yani Iverson’un adı Beşiktaş ile anıldığı zaman gene asparagas haberler yapılıyor dediydim. Ama şakası bile insanı heycanlandırmıştı. Üstüne Beşiktaş’ın isminin Iverson ile anılması olağanüstü bir durumdu. Günler geçti, Beşiktaş’ın teklifi Iverson’a ilettiği haberleri çıktı. Bana hala olmayacak bir şey için çırpınıyoruz gibi geliyordu. Ama o gün geldi çattı ve Allen “The Answer” Iverson’ın menejerinin Beşiktaş’ın teklifini kabul ettiği ve sözleşmeyi göndereceklerini açıkladı. Bu bu bir rüyadan öte bir durum. Hala birinin beni uyandırmasını bekliyorum.

Babam seneler önce (ben orta okuldayken) Amerika’dan bana basketbol ayakkabası getirmişti. Reebok mı almış ala ala dedim. İstemeye istemeye giydim. O kadar küçük görmüşüm ki ayakkabıyı, incelememiştim bile. Sadece altındaki hava bölmeleri ilgimi çekmişti. Bir gün ayakkabıyı giyerken dilinde yazan yazı dikkatimi çekti. Dikkatli bakınca orada IVERSON yazdığını gördüm. İnanamamıştım. Iverson için yapılan ilk I3 modeliymiş meğersem. Üstüne anneannemin Amerika’ya gittiğinde getirdiği 76ers Iverson forması kendimi fena kaptırmama sebep olmuştu. O zamanlar Kanal D’de yayınlanan NBA maçları ve NBA Actionlar da her hafta Iverson’ın hareketlerini izlerdik. Hele ki hayranı olduğu Jordan ile  ilk one on one pozisyonunda onu geçip basketi atması, inanılmazdı. Tüm salon ayağa kalkmış ve Iverson’ı desteklerken, diğer oyuncularda hafiften kenara çekilmişlerdi. Çaylakken bunu yapmış olması kariyerinin de nasıl gelişeceğinin bir sinyali gibiydi. NBA finalinde Lakers’a karşı çıkardığı oyunda hala hafızalardadır. Belki de tek şansızlığı 76ers’dı. En iyi ve zirvede olduğu dönemde tek başına bu kadarını yapabildi.

35 yaşında olduğunu ilk duyduğumda da şaşırmıştım. “O kadar oldu mu be?” olmuştu ilk tepkim. Ama Iverson 35 yaşında olsa ne olur 40 yaşında olsa ne olur. Iverson sonuçta. Hele ki bir de Beşiktaş’a geliyor olması, benim için uyanamayacağım bir rüya gibi bir şey. Hoş disiplinsiz hareketleri ve özel hayatı yüzünden belkide burada da tutunamayacak ama sonuçta o formada isminin yazması bile yeter. Türkiye’ye gelmesi kendi açısından üzücü olsa da benim gibi küçüklüğünü onunla yaşayan biri için anlatılamaz bir durum.

Not: İmzaya kadar bekleyecektim ama dayanamadım. Eğer son dakikada bir mucize olup anlaşamamış olunsa bile şu an bu yazıyı bana yazdırabilmeleri bile inanılmaz bir olay.

Enter nam-ı değer Return’un suçu ne?

PC’lerde “Enter”, elmalarda ise “Return” olan bu tuşun suçu ne? Ofiste bazen duruyor ve klavye seslerini dinliyorum. Tıkır tıkır bir sesin ardında *çat diye bir ses (Bunu okuduktan sonra ofiste filansanız, seslere dikkat edin. Tık tık tık *ÇAT!). İşte o ses bu tuşun aldığı darbenin sesi. Yazılan yazıdan sonra bir hırsla dövüyoruz bu tuşu. N’aptı ki bu tuş bize? Büyüklüğünün de bir önemi yok. Bazı klavyelerde ince uzun olması bile kurtarmıyor kendisini. Hani bende farkında olmadan arada bu kaba kuvveti gösteriyorum ama sonra hemen özür diliyorum kendisinden. Çünkü önemli bir tuş, mazallah bir gün çalışamaz hale gelir filan kalırız öyle. Bence dikkatli hareket edin ve bu tuşun kıymetini bilin. Tık tık tık *ÇAT!

Kredi kartımın limitini arttırdım bugün. Hata mı yaptım bilmiyorum ama şimdi yetersiz bakiye lafını daha geç duyucam. Eskiden “aa bakiye yetersizmiş” deyip geçiyordum. Şimdi “has bakiye mi yetersiz?!” diyeceğim gibime geliyor, stresliyim. Bir de kart değiştirdim, Adios’a geçiş yaptım. Kart ücretinden de çotanga! Hadi hayırlısı.

Yalnız şimdi kredi kartı ödemesi yapmaya gittiğimde hala kanser olacağım beklemekten. Yapı ve Kredi Bankası’nın ATM’leri o kadar yavaş ki anlatamam. Garanti Bankası’nın ki uçuyor ama bunların ki kağnı. Sanırsam ATM’lerinde birer markası var ve ülkemizde 2 çeşit filan sadece bunlar. Ama Yapı Kredi’nin ki kadar ağırını görmedim. Sırada bekleyenlere yazık.

Sonbaharın gelişi ile televizyonlarda yeni sezonu açtık. Yeni yeni, taze diziler başlamak üzere. Hoş ne başlıyor ne bitiyor pek bi’ fikrim yok ama insanımızı TV başına kitleyecek aksiyon olarak hayatımıza girmek üzereler. Şimdi bir sorum olacak; ben bu dizilerin sadece final bölümünü izlesem dizileri anlar mıyım? Ona göre zaman kaybetmek de istemiyorum. Çünkü zaten özetler bir saate yakın sürüyor. Finalden önceki özetlerse daha da uzun. Ee finalde saatlerce sürüyor. Yeter heralde ya anlarım diziyi rahatlıkla. Zaten ilerleyen bir konu da yok gibi. İyi fikir, sevdim bunu. Finali izle, dizi cepte!

Lakin bu konuya değinmesem ayıp olurdu. Bize yaşattığınız heyecanlı ve mutlu anlar için 12 Dev Adam’a teşekkürler (Hasta yatağından kalkıp takıma koçluk yapan Tanjevic’i de unutmamak lazım.). Gerçekten helal olsun. Ama şu acı bir gerçektir ki 2.ler hatırlanmaz. En sinir olduğum şey ise ABD’nin bana göre o kıytırık kadrosu ile şampiyon olması. Gruptaki tüm maçlarımızı kazanarak kendimize çok iyi bir final yolu çizebildik. Önce güç kaybetmiş Fransa, üstüne kalan 8 takım arasındaki en kolay ve Yugoslav ekolünün en zayıf (O takımlar için en zayıf, yoksa tabikide inanılmaz iyiler) takım Slovenya ki bize ters gelen bir takımdı, daha sonra Sırbistan (İspanya gelse daha kolay kazanırdık ama). Sırbistan ve Yugoslav ekolü bize çok ters geliyor. Ne çektiksek onlardan çektik.

Bu turnuvada gördük ki isteyince başarabiliyoruz. 30 senedir yenemediğimiz Yunanistan ile başladık, bize çok ters gelen Fransa ile devam edip, sadece 4 kere yenebildiğimi Slovenya ile daha da devam edip, (benim bildiğim ki yanlış biliyor olabilirim) tarihimizde sadece bir kez yenebildiğimiz Sırbistan’ı, 2001’in intikamını alarak finale çıktık.

Bana garip gelen, çeyrek final maçından sonra bile 1-2 gün dinlenebilen takımlar yarı final maçından bir maç sonra finale çıktılar. Bu bi’ garip işte. Oyuncular dinlenemeden maça çıktılar. Neyse… Sonuçta tarihimizde hiç yaşamadığımız bir başarı yaşattıkları için bizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Amma velakin, belki seneye Avrupa Şampiyonası’nda gene bu başarı devam edebilir. Peki ya devamı? İşte bu noktada hükümetinde etkisi büyük olacak. Eğer ki alkol ve sigara yasası şu haliyle çıkarsa Efes Pilsen’in bu olaylardan elini ayağını çekeceğini biliyoruz. 2001’deki takımın %95’i Efes Pilsen altyapısındandı. Bu takımında %75’i Efes Pilsen altyapısından. Gerisini siz düşünün…

Kandır kandırabilirsen…

Turkcelllinin (cebinin) gücü, Turkcell’in (para) çekim gücü. Ne yaparsam yapayım faturam 50 TL altına düşmüyor. Olmuyor yani. Çeşitli ucuz paketlere de geçtim ama gene bi’ yerlerden vergi geçirdiler ve fatura umduğumdan fazla geldi. Yaklaşık 10 senelik abonesiyim ama sağolsunlar onlar daha hiç üye olmayan insanlar için en iyi kampanyaları düzenliyor. Bizim gibi eski aboneleri fena halde  emiyorlar. Bu saatten sonra da başka operatöre geçmekle uğraşamıyorum. Kötü olan da bu…

Gece 3:45 oldu ben hala ayaktayım. İstesem oturamam bu saate kadar. Amaçsıza bağladım, bende anlamadım.

Şimdi Dünya Basketbol Şampiyonası’nda kalan maçlara başbakan filan giderse bu ponpon kızlar olmayacak mı hiç? Demek ki içi fesat bu insanların, orda o kızları görünce ne geçiyorsa akıllarında görmeye bile tahamül edemiyorlar. Vay anasını be… Zaytung’da bu konuyla alakalı efsane bir yazı var. Okumanızı tavsiye ederim.

Şu Gillette’in askerli reklamını her izlediğimde gülüyorum. Sonunda böyle komutan geliyor, aferin asker iyi traş diyor ya heh işte orada kopuyorum işte. Ben hayatımda öyle bir şey diyen komutan ne gördüm, ne duydum, ne de okudum. Askerdeyken ben, babam emekli havacı dediğimde bölük astsubayı ¨hee sosyete asker¨ demişti. Reklamda resmen bu modda. Zaten havacılar oradaki askerlerde. Gerçekçilikten uzak bir reklam.

Bu seferde kısa ve öz olsun, olmaz mı? Olur bence ya…

Dikizleme Günlüğü

Dikizleme Günlüğü, Hal Niedzviecki’nin bu günlerde ülkemizde çıkan yeni kitabının adı. Tam “bu ne ya, her yere kamera yerleştirdiler, bbg evine döndük” diye düşünürken zekice düşünülmüş bir kitap olarak karşımıza çıkıyor Dikizleme Günlüğü. Daha okumadım ama kitabın arkasındaki önbilgi gayet hoş;

Farkında mısınız? “Dikizleme Çağı”na çoktan girdik. Hem de hiç hissetmeden. Sanki hep o çağı yaşıyormuşçasına ve büyük bir hızla. Realiti şovlarla başladı her şey. Sonra YouTube, MySpace, Facebook, Twitter girdi hayatımıza. Yetmedi, casus yazılımlar, bloglar, sohbet odaları, amatör porno videoları ve Mobese kameralar da dahil oldu. Artık hayatlarımız sır olmaktan çıktı; ayrıntı denizinde yüzer olduk. Bizler sürekli başkalarını dikizlerken, birileri de bizi dikizliyor her an. Bu yeni durum, biz farkına varmaksızın, mahre-miyet, bireysellik, güvenlik, hatta insanlık algımızı bile değiştirdi, değiştiriyor.

Hal Niedzviecki, keskin zekâsıyla bu değişimin farkına varanlardan. Hatta fark yaratanlardan diyebiliriz. Çünkü o, bu yeni âlemde bir yolculuğa çıkıyor ve tüm maceralarını bize eğlenceli bir üslupla anlatıyor. Yolculuğu, video bloglarla başlıyor; ardından sosyal paylaşım siteleri geliyor. Derken küçük kızının güvenliği için evdeki dadıyı, hırsızlardan korunmak için arka bahçesini dikizliyor. Realiti şovlara başvuruyor. Özel dedektif tutuyor. Deneyimlerini günlüğüne not ederken, analizleriyle günlüğe sosyolojik bir boyut katıyor. Ve bizlere çok hayati bir soru yöneltiyor: Bu ağın üzerindeki örümcek miyiz; yoksa ağa yakalanmış birer sinek mi?

Dikizleme Günlüğü, yeni iletişim araçlarının yalnızca eğlence sektörünü değil, toplumu da değiştirdiğini, bu yeni kültürün seks, politika ve gündelik yaşantımız üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Kitapta, realiti şovların parlayıp sönen yıldızları, çok okunan blog yazarları ve sosyal paylaşım sitelerinin yaratıcılarıyla yapılan söyleşiler, konuya ilişkin son akademik araştırmalarla harmanlanarak sunuluyor. Bu sayede popüler kültürün röntgenciliğe, röntgenciliğin belgesele, sanata ve haber bültenlerine, röntgencinin gazeteciye nasıl dönüştüğüne tanık oluyoruz.

İlk fırsatta alıp okumayı düşündüğüm bir kitap. Neyse kitabı geçtim de yalan da değil yani. Tam blog yazmaya başladığım döneme gelmeside ve benimde böyle düşünmem de bir ironi olsa gerek. Ama bu şekilde paylaşanda var paylaşmayanda sonuçta. Ben biliniyim istenenlerden mi oluyorum şimdi? Neyse. Tamam kameralarda güvenlik için de ama yani of sıkıyor be. Düşünsene şimdi Beşiktaş maçlarına giderken o ağaçlı yolda reklam panolarının arkasına işeyen tipleri tek tek görüp gülüyor mu bu izleyenler?

Geçen bir fiyasko öğrendim. Bu referandum varya 12 Eylül’de, hani denk getirdikleri bir şeylere… Heh normalde referandum günü hiç bir spor karşılaşması yapılamazmış. Bilin bakalım o gün neye denk geliyor? Evet, Dünya Basketbol Şampiyonası Finali o gün. Şaka gibi yani. Nasıl bir rezalettir bu anlamadım. Basınla paylaşmadan önce hele bir heyecan yapmayıp önce kontrol etseydiniz yasaları filan ne biliyim. Heralde ona göre uydururlar, dünya şampiyonası finali ertelenecek değil ya…

Bir – bir buçuk yıl önce bir traş makinesi almıştım. Enseleri evde düzeltiriz diye. Geçenlerde şarjı ilk defa bitti. Bence gurur duymalı Remington kendi ile. Fazla kullanmadım kabul ediyorum ama gene de inanılmaz bir süre olarak geldi bana. Vay be…

Geçen gün dizilerin yayınlandığı günleri takip ettiğim siteye şöyle bir baktım da bu cuma dan sonra 0 (yazı ile de “sıfır”). Yarın sabaha karşı FlashForward sezon finali yapacak ve izlediğim diziler sezon finali yapmış ya da dizi finalini yapmış olarak tarihe karışacak. Bu da şu demek, izleyecek bir şey kalmayacak. Malum elin yaptığı diziler bizim Türk dizileri gibi tek sezonda 40-50 bölüm sürmüyor. Maksimum 24 bölüm ki o da yani olursa. Zaten FlashForward’un ikinci sezonu için ABC kanalı anlaşma yapmak istememiş. O da patlamak üzere. Ama cidden yok yani. İzleyecek bir şey kalmadı. Bir tek yaz dizisi olan True Blood kaldı elimde. Neyse ki Dünya Kupası var. Hadi 11 Temmuz’a kadar yırttık, iyiyz gene.