Beşiktaş – CSKA // maç sonrası

Cuma günü Abdi İpekçi Spor Salonu’nu sağanak yağmur eşliğinde dolduran binlerce Beşiktaş taraftarı acımasızlığa canlı şahit oldu. 2. yarı fark 20’leri aştıktan sonra taraftarın kendinden geçip takıma moral vermeye başladı. Ama bu destek gerçekten epikti. Bununla birlikte ben maç içindeki durumdan o kadar mutsuzdum ki bundan cok etkilenemedim. Taraftarın bu inanılmaz epiksel desteği maçın önüne geçti. Gerçekleri görmemiz gerekiyor her şeye rağmen.

Erman Kunter takımı elindeki kısıtlı parayla her an parlayabilen anlık oyuncularla kurmuş. Zaman geçtikçe bunu görebiliyoruz artık. Takım uzun zamandır birlikte ama hala oyun içinde kim ne yapıyor belli değil. Rakibin CSKA olması bile bazı gerçeklerden bizi alıkoyamaz. Oyun içinde aynı basketi 4-5 kere yerseniz bunun sebebi rakibin ismi değil kendi oynunuzu geliştirememiş olmanızdır. Özellikle hücumda bir koşuşturma vardı. O kadar hzılı ve alelacele hücum ediyor ki takım dengesiz şutlar ve hızlı hücumlar olarak bize geri dönüyor. O kadar ki Markota Serhat’tan, Jerrells’tan daha çok üçlük atmayı denedi.

Devre arasında kesinlikle bazı oyunculara “Kusura bakma ama senden adam olmaz” deyip göndermek gerekiyor. Özellikle Dasiç ne iş yapar hala anlamadım. Şu ana kadar bir tane maç heh işe yarar diye bir cümle çıkamadı ağzımızdan. Adam göstere göstere üç tane blok yedi. Basketbola yeni başlayan bir adamın bile yemiyeceği cinsten. Saçma sapan zorlamalardan kaynaklanan top kayıpları da cabası. Christopher’ın takımın yıldızı olarak biraz sorumluluk alması gerekiyor. Hep geri planda. Geçen sene takımın bir lideri vardı. Bu senede bir lidere ihtiyacı var. Hawkins’in, Arroyo’nun geçen sene yaptıklarını bu sezon biri yapmalı. Özellikle bu tip maçlarda böyle bir oyuncuya ihtiyacımız var. O kişi de şimdilik Christopher gözüküyor. Jerrells’ın nasıl kafalarda olduğunu bildiğimiz için Christopher diyorum.

Bunların dışında Messina’nın cidden dini imanı Amerika’da bırakmış olması da skorun sebeplerinden biri. Son beş dakikaya girilirken fark 30 sayı ve oyuna girmek için kenarda Teodosic ve Krsic bekliyor. Arkadaşım amacın ne? Zaten fark 35’e filan gelince yerine oturdu. Teodosic’in de bu kadar rölantiyede oynadığı pek maç hatırlamıyorum.

Günün sonunda Barcelona ve CSKA olmasına rağmen grupta diğer takımların dişimize göre olmasından dolayı umutluyum. Bu iki takıma maçları versek de kalanları yenersek en azından gruptan çıkarız ama daha sonrası için kesinlikle takviye şart.

Ergin gider, Erman gelir…

Son 48 saatte filan öyle şeyler yaşadı ki Beşiktaşlılar tam bir sinir harbi. Son senelerde futbolda sezonları böyle geçiriyoruz da bu kadar duygu değişimi olmuyor. Önce Milangaz sponsorluğa devam edecek, her şey çok iyi gidiyor dendi. 24 saat geçmedi, sponsorluktan çekildiler. Erdoğan Demirören’i övdük ama o da çocuğunun etkisinde mi kalmış, yoksa soy adını kanıtlamayı mı düşünmüş bilmiyorum. Bu kazık hepimizi şaşırttı. Buraya kadar tamam ama akşamında Ergin Ataman’ın koşa koşa kaçıp, Galatasaray’a imza atması affedilir gibi de değil. Bu profesyonellik de değil arkadaş. Arkadan işler çevirmişsin demek ki. Sonra da ‘bunları yazmak çok zor, hakkınızı helal edin Beşiktaşlılar’ tarzı tweet atmak olmuyor işte. Cevap olarak yazılanlardan bir tanesi çok hoştu: 1 yanlış 3 doğruyu götürdü.

Bize yaşattığın zaferler için teşekkürler, helal olsun ama maalesef ki giyinip poz verdiğin t-shirtün üzerinde yazan FEDA’yı anlayamamışsın hocam.

Bu sene Beşiktaş’ın başına gelenler resmen hayat dersi gibiydi. Ama Beşiktaş’ın da başına en güzel şeyler basketbolda geldi. Gitti derken altı saatlik bir operasyonla yeniden geldi. Beşiktaş’ın efsane basketbolcularından Erman Kunter bu sefer koç olarak geldi. Karamsarlığa düşerken umutlandık. Unutmayın şu an ki milli takımı ayağa kaldırıp, bize varlığını ilk hatırlatan Erman Kunter idi…

Ondan bundan…

Sabah işe giderken arada bir aklıma gelen Ultima Online gene kendini hatırlattı. Öyle çok pro oynamadım hiç ama muhabbetler ve oyunun içeriği olarak herhalde en büyük zevk aldığım mmorpg olmuştur kendisi. Meslek sahibi olmak gün içinde hep adam kesmek yerine uğraşabilecek bir iş çıkarıyordu. Oyuna dilenci olarak başlayıp Brit bankın oralarda gezinmem daha sonraları düşününce paha biçilmez bir durumdu. Hele ki bunun rpsini yapmaya çalışmam… Nebula’da çok fazla oynamadım, başlarında bulundum ama sanane’deki ortamı hiç birine değişmezdim…

Bu arada bayadır yazamıyorum bir şeyler bende farkındayım. Hele ki Beşiktaş Milangaz’ın şampiyonluğu hakkında yazamamak bana da koydu. Belkide sponsorluk ve takımın durumunun belirsizliği içimdeki şevki kırmış olabilir. Bakalım bugün her şey belli olacak artık. Herkes hazır aslında, önemli olan egoları bir kenara bırakıp takımı düşünmeleri lazım. İşte bunu yaparlarsa seneye cidden Euroleague’de isim yaparız. Hiç bir şey yapmasak taraftar ile maç kazanırız.

Gündemde o kadar çok şey var ki üstüne bir şeyler karalanabilecek… Ama artık insanın da içinden gelmiyor. Dayak atan polisler, ölen askerler, İstanbul’un efsane trafik sorunu, kürtaj durumları vs vs… Sağa sola çiçek diken belediye elemanının beşte biri kadar kişi köprünün asfalt çalışmalarında çalışsa bu iş cidden bir ayda filan bitebilir diye düşünüyorum. Hem siz tatile çıksanıza ya…

Not: Bundan sonra konuyla alakasız da fotoğraflar koymayı düşünüyorum. Sırf paylaşım olsun diye…

İnanç meselesi: Potanın Kartalları

Dün akşam Beko Basketbol Ligi Final Serisi’nin 4. maçı Abdi İpekçi Spor Salonu’nda oynandı. Her şeyden önce şu iki istatistiği verirsem gerisini tahmin edebilirsiniz. Toplam reboundlar’da Beşiktaş’ın 40 – 20 üstünlüğü bulunuyor ve 4. periyoda Anadolu Efes 36 sayı ile girdi. Skora aldanmayın çünkü Beşiktaş maçın 4. periyodunun büyük bir kısmını genç ve yedek oyuncularla oynadı. Ergin Ataman’ın play-offlarda sadece zorunluktan veya faul yapsın diye oyuna sürdüğü Kartal Özmızrak final serisinde inanılmaz çok süre almaya başladı. Sadece 16 yaşında bu çocuk ve şu ana kadar yaşına ve tecrübesine göre çok iyi işler çıkarıyor. Hele ki dünkü asistleri gerçekten görülmeye değerdi. Bu Ergin Ataman’ın aslında ne kadar iyi bir koç olduğunu da gösteriyor.

Bunların hepsinden öte Beşiktaş’ın bu seneki başarısının temelinde “inanç” var. Önce onca eksiğe rağmen alınmış Türkiye Kupası ve kimsenin beklemediği anda alınmış bir Euro Challange kupası… Bunlardan sonra şu soruldu: Neden 3 kupa olmasın? İşte bu sorunun akabinde gelinen nokta final serisindeki 3-1’lük üstünlük. Şu ana kadar da hep en iddialı takımlarla oynamış bir Beşiktaş ve bu 10 maçın sadece ikisini kaybetmiş. Birini bir sayı, diğerini üç sayı ile. Ama kazandığı maçların çoğunda da hep üstünlüğü var. Fenerbahçe ile oynanan ikinci maçı izlemediğim için o maç dışında şunu söyleyebilirim ki kazanılan tüm maçların son periyotlarında aynı manzara vardı. Rakibi kendine oyununa mecbur eden ve istediğini yapan bir Beşiktaş. İşte bu özgüvenden sonra rakip her zaman tereddütler yaşayıp özgüven yitirdi. İnançlarını yitirmeye başladılar ve sonuncunda kaçınılmaz son oldu. Şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki Ergin Atamansız bunlar olmazdı. Maçın son anına kadar sakin, olgunlaşmış duruyor. Hele ki Galatasaray ile oynanan son maç… Fark çift hanelerinde üstüne çıkıyor ama son periyot neler olacağından o kadar emin ki hiç gerilmiyor, sakince izliyor. Bir yanda rakip koçlar bir o yana bir bu yana savruluyor. Sonunda da kaçınılmaz son..

Kadro geniş değil diyoruz ama oynayanlar bir o kadar genişletiyor. Hawkins ve Arroyo’ya Ersin Dağlı mükemmel eşlik ediyor. Erceg gerektiği zaman devreye giriyor ve işi bitiriyor. Türk yetersizliğinden rotasyon kurbanı Bonsu ise oyunda çok süre aldığı zaman silip süpürüyor ortalığı. Dünkü ve bir önceki maçta adeta şov yaptı. En doğru takımda oynadığının o da farkında. Taraftar gazını çok iyi kullanıyor. Blok anında bile gözlerindeki hırs ortaya çıkıyor. Bunların dışında Serhat Çetin’in sezon genelinin altında oynamasına rağmen Mehmet Yağmur’un play-offda performansını yükseltmesi bu açığı iyi de kapattı.

Bu takımın mimarlarından biri de Erdoğan Demirören. Adını ağzımıza bile alamayacağımız oğlunun yaptığı onca rezil şey ve Beşiktaş’ı adeta batırmasına rağmen baba Demirören basketbol takımına sahip çıktı. Benim bildiğim şu an mali açıdan tüm destek ondan geliyor. Seneye de bu desteğe devam edeceğini söylüyor ki umarım olur. Yeni yönetimle anlaşırlarsa ki hele süper olur.

Cuma günü tahminime göre son maç oynanacak. Son maçta Anadolu Efesli oyuncular sonucun kaçınılmaz olduğunu anladılar. İnançlarını artık tamamen kaybetmiş gibiler. Çirkinleşmenin sebebi de buydu aslında. Normalde öyle olmayan kişiler, o farktan sonra sezonun da yorgunluğu ile biraz abarttılar faulleri. Artık şampiyonluk zamanı Beşiktaş Milangaz için. Artık basketbolda Beşiktaş var deriz. Bir kaç iyi transferle seneye Euroleague gerçek atmosferi de görmüş olur… Potanın Kartalları şampiyonluk zamanı!

Son saniyelerin haftasonusu

Cuma’dan başlayıp, pazar gecesine kadar süren zamanda beş tane maçta son saniyelere kadar heyecan mı desem, stres mi desem bilemediğim duygular yaşandı. Cuma günü önce Panathinaikos – CSKA maçı, daha sonra Barcelona – Olympiakos maçı ile oturmadan basketbola doyduk resmen. İki maçta son basketlere kadar süperdi. Açıkçası ben Final Four’da Panathinaikos’u destekliyordum ama o son topu herhalde kimse açıklayamaz. Oraya kadar getirilen maçta o son top cidden ağlatır insanı. Ne kadar kötü kullanılır?’a ders gibi. Daha sonra da Beşiktaş maçını sallayıp resmen Olympiakos’a odaklandım. Pana olmadıysa illa da komşu olsun şampiyon diye Olympiakos’u destekledim. Spanoulis insan olsaydı herhalde böyle oynayamazdı. Resmen Yunan taktiği ile uyuta uyuta finale çıktılar. Final mi? İzleyenler bilir, fazla söze ne gerek… Euroleague tarihinde en süper geri dönüş tescilli olarak. 28 dakikada 19 sayılık farkı kapatıp, son saniye basketi ile şampiyon olmak. Hele ki kadrodanki iyi oyuncuları kaybetmiş olmana rağmen. Ama buradaki koç faktörü de asla yadsınamaz. Dušan Ivković resmen takım olma dersi verdirtti. Hele ki maç içinde gitti denen maçı nasıl geri getiren taktikleri bir anda ortaya çıkararak Avrupa’nın en iyi koçu olduğunu kanıtladı. Tabi ki bunda Teodosic’in katkısı da yadsınamaz. Son periyotta yanlış hatırlamıyorsam 5-6 hücumu tek başına mahvetti. Daha bencilce kullanamazdı sanırsam. Belki de Sinan Erdem ile kötü anılarının olmasınında bunda etkisi vardı. Sonuç olarak mükemmel bir final ve bir turnuva izledik. Gene İstanbul ve gene unutulmaz bir final.

City'in resmi twitter hesabının paylaştığı fotoğrafFinalden hemen önce İngiltere’de inanılmaz anları izledik. Son haftaya uzayan şampiyonluk yarışının galibi bildiğiniz gibi uzatmanın da son dakikalarında golü bulan City’nin oldu. 44 yıl sonra gelen şampiyonluk sonrası “NOT IN MY LIFE” pankartı ile birini gördüm. Bir kesim Fenerbahçeli arkadaşım için de kupa alırlarsa bunu yapmalarını öneriyorum. Neyse önemli olan burada QPR’ın Stoke City’in golünden sonra ve o maçın bitmesinden sonra artık daha fazla kasamamaları. Resmen bir rahatlama yaşadıkları an son gol geldi. Cisse’nin koşarak gelip Nasri’ye sarılması filan.. Bunlar cidden çok güzel görüntüler. Bizim ülkemizde olmayan cinsten. Maçın bitimiyle birlikte de tüm tribünler sahaya girdi. Ama ondan önce hele ki skor 1-2 iken taraftarların tepkileri de ayrı bir komikti.

Geri sayımın son maçı ise Türkiye’den: Fenerbahçe – Galatasaray. Saçma sapan bir playoff olayı çıkarıldı. Nedeni çok belli: Şike olayları yüzünden kaybedilen LigTV müşterileri ve insanları futboldan soğuyup ilgi göstermediği dönemdeki kaybı playoff’ta geri kazanmak. Fikstürün bile LigTV’nin stüdyolarında çekilmesi filan komedi ötesi. Nitekim istenen de oldu ve Playoff’ta Fenerbahçe aradaki puan farkını kapattı ve şampiyon belirleme son maça kaldı. Maçı izleyenler bilmiyorum dikkat etti mi ama maç mı izledik yoksa reklamları mı belli değildi. Ne kadar büyük televizyon alırsanız alın yayıncı kuruluşlar daima onu sizin için küçültmesini bilir. Neyse maç berabere bitti, maçın stresi ve gerginliği ile sahada futbola dair hiç bir şey olmadı. Cüneyt Çakır cidden iyi yönetti maçı, bunu da belirtmek lazım. Saha futbolcular arasında oluşan ufak gerginlikler filan çok normal. Seyircinin sessizleşmesi filan, kendimi onların yerine koyamıyorum o an. Son düdükten sonra da Fenerbahçeli hiç bir futbolcu pislik çıkarmadan, üzüldü. Haber yalan değilse ki sanmıyorum Alex Galatasaray soyunma odasına gidip herkesi tek tek kutlamış. Olması gerekenler bunlar. Olmaması gerekense sahaya girmeler, çatışmalar filan. Polise de nasıl talimat verildiyse saha gireni bayılana kadar dövmek filan… Şaka gibi cidden. Bu ülkede taraftara, maça gidene teröristten öte bir muamele yapılıyor. Takımı, rengi hiç önemli değil. Hepsine aynı muamele. Ama en çok şu soruyu sormak isterim: Benzin istasyonuna fişek atıp, oradaki arabaları devirip yakan mı daha salak, yoksa benzin istasyonun yanında havaya ateş eden polis mi? Yaşananlar rezalet ötesi. Ama normal taraftarında bunları yapacağına asla inanmıyorum.

Şimdi kesişme noktasına gelirsek; bu üç maçında ortak noktası, üçünde de sahaya taraftarın girmesi. City maçında sahaya girildi, futbolculara sarıldılar ki futbolcular baya korktu bu durumdan ama özel güvenlik futbolcuları alıp soyunma odasına götürdü. Sonra 15 dakika geçti geçmedi taraftar tribünlere geri döndü ve saha içi boşaldı. Polis mi? Ne polisi? Lakin Olympiakos şampiyon oldu, tribünlerden seyirciler sahaya indi, basketbolcularla coştular ama kimseye dokunulmadı. En azından kaba kuvvet olmadı. Ne oldu? Seyirci kendi kendine yerine geçti… Bir de kendi ligimizdeki maça bakıyoruz. Tamam biri uluslararası bir turnuva filan ama ne olursa olsun sahaya girdi diye taraftarı o kadar dövme olayları filan… Kafalarda sorun var ve bu tek taraflı da değil…

Trend bu, ne yaparsın?

Kadıköy’de gene değişim gerçekleşti. Trend neyse dönüşüm o yönde oluyor. Eskiden internet cafeler meşhurken her yer internet cafeydi. Şimdi o gördüğümüz yerlerin hepsi fish & chips modunda birahanelere dönüşmüş. Yan yana 39849384 tane bayar bir şekilde de seni içeri sokmaya çalışan tipler var. Tam turistik bölge olmuş. En sevmediğim konsept. Nevizade’nin yeni versiyonu gibi. Çok ucuz ve basit gözüküyor. Seveni vardır ama benim gibi sevmeyeni de çoktur. Bu tip mekanlarda içeride bir konsept olması daha hoş oluyor. İyi kötü bir şey olması lazım. Tıpkısının aynısı mekanlar bayıyor. Ama dediğim gibi trend bu ne yaparsın?

Kitap okumak istiyorum artık. Alıyorum yeni kitaplar okuyamıyorum. Gözlerim kapanıyor direk, bu konuda cidden yardımcı olabilecek birilerine de ihtiyacım var diyebilirim.

Bir de Euroleague Final Four’a gitmek istiyordum ama biletler tükenmiş. Ne zaman çıkmış, ne zaman bitmiş anlamadım. Cidden gitmeyi çok istiyordum. Yazık oldu… Kim mi şampiyon olur? Tabi ki CSKA…

Bu arada EuroChallange’da şampiyon olduktan sonra playoff’da da Fenerbahçe’yi eledik, süper gidiyoruz. Bu sene daha umutlu gibiyim ama benim şampiyonluk için favorim olan Galatasaray ile yarı final oynayacağız. Cidden zor tur, zaten bunu geçen şampiyon olur. Çok zevkli ve çekişmeli bir play-off turu olacak. Umarım kazanırız.

Ya sabır…

Bu aralar çok spor ve futbol temalı oldu ama cidden o bölgede hareketlilik fazla. Dün de yeni şike yasası meclisten geçti ve onaylandı vs vs… Bu yasa ile şike cezaları baya bir düşürüldü. Ağır ceza mahkemelerinden sulh ve asliye mahkemelerine devredildi. Tek iyi tarafı sporda şiddet olaylarının cezaları ağırlaştırıldı. Onun dışındakiler düşürüldü ve cezaları kaldırıldı. Genel olarak klüpler birliğinin istediği her şey oldu. Zaten senelerdir adam gibi bir karar veremeyen 18 tane adam, şike soruşturmasından sonra ne olduysa omuz omuza verip kararlar almaya başladılar. İşlerine gelince hemencik birlik olabiliyorlarmış. Yoksa başları sıkışınca ya da etekleri tutuşunca mı demeliyim?

Dün gece de herkese değil de Beşiktaş’ın rakiplerine ya sabır çektirecek bir haber geldi. Los Angeles Lakers’ın başarılı oyuncusu Lamar Odom ile NBA’daki lokavt bitene kadar anlaşmış Beşiktaş. Semih Erden’in parmağının kırılması ve iki ay salonlardan uzak kalacağının öğrenilmesinin ardından bir kaç alternatife yönelmişti Beşiktaş. Diğerlerinden olumsuz yanıt alınca Odom ile anlaşmaya varıldı. Umarım lokavt daha uzun süre bitmez, hatta bu sene NBA oynanmaz da bir tane şampiyonluk görürüz. Yoksa onu da göreceğimiz filan yok yani. Ama her sene yaşanan sorunları bu sene de yaşayacağımız belli. İki yıldızın parası ödenir diğer oyuncuların ödenmez, huzursuzluk başlar. Huzursuzluk ile de düşüş. Umarım yaşanmaz diyeceğim ama hiç umutlu değilim bu konuda. Hayırlısı…

O ne ola ki?

Tutturmuşlar bir sevgililer günüdür gidiyor. Anneler, babalar ve öğretmen gününü anlıyorum da ki bunları da kabul etmem uzun süre aldı, sevgililer gününü kabul edemiyorum. Sevgililerin günü mü olur? Sevgilinle buluştuğun, hadi biraz daha spesifikleştireyim, sevgilinle baş başa buluştuğun her gün sizin için sevgililer günüdür. Sevgilinin özel günü mü olur? O günden farklı daha güzel bir yerde yemek yiyorsundur ya da hediye alıyorsundur. Ee bunları normal zamanda yapmıyorsa zaten söyleyecek lafım yok. İlla güzel bir yerde yemek yemek için ya da hediye almak için özel bir sevgililer gününe ihtiyaç olması cidden komik ve acı bir durum.

Taksim, Galatasaray Meydanı’nda bugün için özel kocaman bir ağaç yapmışlar, üzerinde kalpler var bir sürü. Swatch üstlenmiş bu olayı. İki sevgili altına girip, oradaki sopaları tutunca kalpler yanıp sönüyor. Karşısında bir genç fotoğraf makinesi ile ya fotoğraf çekiyor ya da video. Yani fotoğraf çekiyorsa zaten rezalet bir durum. Fotoğraf çekiyorsa ışıklar neden yanıp sönüyor? Sadece yansa daha mantıklı olur sanırsam. Sanmama gerek yok ya neyse..

Ben sizi bunlarla daha sıkmadan güzel bir haber daha vereyim. Resmi sitede duyrulmadı ama resmi t-shirtün arkasında yazıyor. Evet, 10 Haziran’da Ironmaiden İstanbul’da! Sonisphere kapsamında Türkiye’de benim bildiğim ilk konserlerini verecekler. Judas Priest’ten sorna en inanılmaz haber bu olsa gerek. Bana beş yıl önce filan ikisi de aynı sene Türkiye’ye geliyor deseler bir tarafımla gülerdim herhalde. Şimdi ise o anın tadını çıkarmak için bileniyorum.

Bu güzel haberden sonra futbol dünyasının matemli anlarından birini söylemeden edemeyeceğim. Tam adıyla Ronaldo Luis Nazário de Lima futbolu bıraktığını açıkladı. Çakmalarından sakındığımız, kendisine hayran olduğumuz efsane artık futbolda yok. Geçen hafta Jerry Sloan’ın istifası, bu hafta Ronaldo’nun futbolu bırakması gerçekten dünya sporu için can alıcı şeyler. Orta okulda filan gece yarısı kalkar Utah Jazz – Chicago Bulls final serisini izlerdim. Bana NBA’i tam sevdiren takımı ve koçundan artık geride kimse kalmadı. Stockton reis, senin gibisi hiç gelmedi.

İşler son haftalarda çılgın yoğun olunca yazacak çok şey birikti.

Bunları biliyor musunuz tarzı bir köşe mi yapsam acaba. Mesela Türkiye’ye ilk fiber optik kablonun 1984 yılında döşendiğini biliyor muydunuz? En azından ben yeni öğrendim. Baya bir gelişme var di mi 27 senede? Olur böyle, dert etmemek gerek. Zaten yurtdışı çıkışlarında Türk Telekom’u suçluyoruz paso ama durum öyle değilmiş. Gittim, yerinde gördüm. Hatta çok güzel olayı anlattılar arkadaşlar. Başka ülkelerin yetersizliğini kendimize yıkmak yakışmamış bize.

Bu Sunhine filminin fragmanında ve filmde kullanılan müziği artık neredeyse her filmin fragmanında duymak garip geliyor. Adam ne yapmış ya! John Murphy bu arada soundtracklerini yapan o filmin. Cidden çok güzeldir, dinlemenizi tavsiye ederim. Hatta onu dinleyerek günü kapatıyorum.

Zaman dediğin nedir ki?

Gelip geçer göz açıp kapayıncaya kadar. Bak, ufaklık derdik, vay be çoluk çocuk dünyaya futbol öğretiyor derdik ama artık Messi’nin de sakalları çıkıyor. Kirli sakalı ile sahalarda koşuşturuyor sağa sola. Biraz daha eskiye gidelim mesela, Oktay Mahmudili Efes Pilsen Final Four’da hepimizi heyecanlandırmıştı geçtiğimi senelerin birinde. Daha da eskiye gidelim, Efes Pilsen Basketbol Takımı’nda Petar Naumoski diye efsane bir oyuncu ile tanışmıştık. 96 yılında ezberlere kazınan kadrosu ise şöyleydi: Tamer Oyguç, Volkan Aydın, Ufuk Sarıca, Petar Naumoski, Mirsad Türkcan, Conrad McRae, Murat Evliyaoğlu, Hüseyin Beşok, Mustafa Kemak Bitim, Alpay Öztaş, Bora Sancar ve Erdal Bibo (Bu kadronun yarısından çoğunu tanıyorsunuzdur. Daha dün gibidir ki bu oyuncuların parkelerde çok güzel basket attıkları ya da halen atıyor olmaları). Neden 96 yılı? Çünkü basketbol tarihimizde ilk (ve şimdilik son) kez bir Türk takımı (hemde bir Türk koç ile: Aydın Örs) Avrupa’da kupa kazanmayı başardı. Sadece basketbol severlerin değil  tüm ülkenin bir hayali gerçekleşmiş oldu. Dönemin en iyi oyuncularına karşı alınmış büyük bir zafer dışında bir ekolün dev zaferiydi. Aslında basketbol tarihimizde ilklere hep onlar imza attılar. Euroleague’de ilk ve şimdilik tek Final Four oynayan takım Efes Pilsen. 2001 yılında ülkemizde gerçekleşen Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda finale çıkan Türkiye’ye baktığımız zaman (İbrahim Kutluay, Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur, Mirsad Türkcan, Hüseyin Beşok, Harun Erdenay, Orhun Ene, Haluk Yıldırım, Kaya Peker, Kerem Tunçeri, Ömer Onan ve Asım Pars), %90 oyuncunun ortak bir noktası daha var: Efes Pilsen altyapısından gelmek. Bu kişilerden belki şu an Hidayet Türkoğlu başarıları ile çok daha fazla göz önünde. Hidayet’i Türk basketboluna da kazandırmak için normalin üstünde çaba sarf eden de Efes Pilsen altyapısı. Bu liste, bu övgüler uza gider. Ama uzayamayacak bir şey varsa o da Efes Pilsen isminin ta kendisi. Meclisimizden son çıkan, içki yasası ile içki markası bir spor takımı adı olamaz maddesi ile bir yıl içerisinde Efes Pilsen ya ismini değiştirmesi gerekiyor ya da mantıken şubesini kapatması gerekiyor. Şubenin kapatılması demek herhalde yeni yılda 35. yılını kutlayacak olan Efes Pilsen için en kara yıl demek oluyor. Sadece Efes Pilsen değil, kurulduğu yıldan beri katkıda bulunduğu Türk basketbolunun kara yılı demek oluyor. Türkiye’ye basketbolu sevdiren, abartmış olacağım belki ama Türkiye’de basketbolun anlamı olan Efes Pilsen’dir. Türkiye’nin dört bir yanına açtığı basketbol okulları ile de gençlerin ilgisini çekmeyi başarmış, belkide zor olanı başarıp, aslında bir bira firması değilmiş de spor kuruluşu olarak ön plana çıkmıştır. Gerçekten kendinize dürüstçe sorun ya da çevrenizdeki insanlara şunu sorun: Efes Pilsen deyince aklına ilk ne geliyor? Bu sorunun cevabının net yarısı basketbol olacaktır. Ülkeyi yöneten insanların anlayamadığı ve hiç bir zaman anlayamayacağı bir şey var ki o da içecek insan zaten içkiyi bir şekilde içer. Bir takımın ismi bira markası ya da bir festivalin, konserin veya organizasyonun sponsoru bir içki veya içecek firması diye onu içmez. Ailesinde biri onu içmeye şevklendiriyor ise veya arkadaşlarından özeniyorsa içer. Uzun lafın kısası içeceği varsa içer. Bugün ülkemize gelip bizlere konser vermiş bir çok sanatçının ve grubun konserini izleyebildiysek veya izleyebileceksek bu firmaların sponsorlukları sayesinde bunu başarmışızdır. Marketing Türkiye’de yazdığı gibi, bu firmalar sayesinde konser biletleri normalin 1/3 veya 1/4’ü kadar olabiliyor. Olay sadece kültür veya spor başkenti olmak değil, ülkenin reklamını yapacak kişilerinde bu ülkeye gelebilmesini sağlamaktır. Bunu da sakız firması gerçekleştirebilecek değil herhalde.

En ufak birimi bile (bu aile bile olabilir) vizyon gereklidir. Vizyonsuz  ne yazık ki başarı gelemez. Bizim ihtiyacımız olan da aslında bu.