Oscarlar da yaklaştı

Her sene beklediğimiz ama ödüllerin gerçekçiliğine inanmadığımız Akademi Ödülleri’ni gene bir heyecanla izleyeceğiz. Öyle garip bir büyülü yapısı var. Aday filmler de yavaş yavaş ülkemizde vizyona girmeye başladı.

127 Saat’i iki gün önce izleme fırsatı buldum. Danny Boyle ne yapsa izlerim kafalarında olduğum için şüphe etmeden filmi izlemeye başladım ve bir kere daha gördüm ki adam iyi. Çok underrated bir yönetmen olarak uzun süre filmler çekti. Slumdog Millionaire ile Oscar kazanınca gerçek hak ettiği yeri bulabildi. 127 Saat filminde Aron Ralston isimli maceracı birinin yaşadığı bir olayı anlatıyor. Utah’ta bir kanyonda sıkışıp kalıyor kendisi ve oradan kurtuluş hikayesi gibi. 127 saat süren bir macera ve gerçek bir hikaye. Filmin başından beri bizi sürükleyen dinamik kurgu, Aron’un hayat felsefesini çok güzel yansıtıyor. Onun yerinde duramaz yapısını çok güzel ifade ediyor. Daracık bir mekan da geçen bir olayı bile bu kadar dinamik ve sıktırmadan anlatmak yönetmenin başarısıdır. Aron Ralston rolünde Örümcek Adam’dan tanıdığımız James Franco var. Kendisi döktürüyor diyebiliriz ama ödülü kapabilir mi ona emin değilim. Filmin genelindeki kamera açıları da gerçekten çok yaratıcı. Ama kızlarla suya atladığı bir mekan var, işte onu bende yapmak istiyorum. İnanılmaz eğlenceli bir şeydi. Başta çok korkutucu ki bunu Aron’un kızlara sunumu inanılmazdı. Film sayesinde tanıdığımız Aron Ralston’a da saygı duymaktayım. Bu yaşam enerjisi ve azim… vay be.

Bir de cumhurbaşkanımızın vizyona girmeden 2-3 hafta önce izlediği King’s Speech vizyona girdi. Daha dünyada yeni vizyona girmiş bir filmi nasıl evinde izleyebiliyor o da ayrı bir detay. Gerisini siz düşünün. Film 5. George’nin kekemelik sorununu anlatıyor. Daha izleme fırsatım olmadığı için yorum yapamayacağım.

Asıl bayadır hakkında yazmak istediğim The Other Guys filmi var. Film hiç bir yere ödül için aday değil ama afişi yüzünden bu ne saçmalık deyip izlemediğim bir filmdi. İzledikten sonra inanılmaz pişman oldum. İnanılmaz bir film. Süper eğlenceli. Neredeyse tüm polisiye filmlerle dalga geçiyor. Ama bunu çok usturuplu yapıyor ve kimseyi rahatsız etmiyor bu detay. Mark Wahlberg’i çok sevmem ama bu filmde inanılmaz rolünü kapmış durumda. Mimikleri, tepkileri çok başarılı. Will Ferrell ise bildiğiniz gibi, gayet başarılı. Filmin kadrosu da çok başarılı. Filmin konusuna başlarsam kaptırıp filmi anlatırım diye korkuyorum (Will Ferrell’in canlandırdığı karakter ofis polisliğini seven, evrak işlerinden başka bir şey yapmayan biri. Ortağı Mark Wahlberg ise sahaya çıkıp suçlu yakalamak, macera yaşamak isteyen biri. Zamanında ünlü bir oyuncuyu yanlışlıkla sakatladığı için ona pek görev verilmiyor. Will Ferrell’in eşi Eva Mendes. Karakterini gördükten sonra “Yok artık!!” dedirtecek bir durum. Aslında film boyunca tüm kadınlar Ferrell’a asılıyor. Wahlberg’in Mendes’i gördüğün dek i tripleri ve hareketleri paha biçilemez. Hele vedalaşma sahnesi. Üstüne bir de Mark Wahlberg’in oynadığı karakterin öğrenci olduğu dönemde insanlarla dalga geçmek için her şeyi öğrenip, uygulaması paha biçilemez. Hala aklıma geldikçe gülüyorum.) Yani izlemediyseniz eğlenmek için izleyebilirsiniz. Şiddetle tavsiye ediyorum.

Afişine bakıp izlemeyi hep ertelediğim ikinci film de The Boys Are Back. (Ne desem yanlış anlaşılacak ama) Hastası olduğum Clive Owen’ın başı çektiği bir film. Eşini kaybettikten sonra sudan çıkmış balığa dönmüş bir babanın hikayesi. Üstüne bir önceki evliliğinden olan oğlu da onun yanına gelince iyice şeşi beş kalıyor. Filmin geçtiği mekan Avustralya. Evlerini ve ortamı görünce çok imrendim açıkçası. Dağınık ve kafaya göre yaşama tarzı bu olsa gerek. Filmde küçük çocuğunu (Artie) oynayan Nicholas McAnulty inanılmaz tatlı bir çocuk (sübyenci diye adımız çıkmasın diye fotoğrafını buraya koymayı düşünmüyorum). Filmde de çok başarılı oyunculuk sergiliyor. Annesi öldüğünde ki yorumları ve düşünceleri inanılmaz etkiliyor insanı. Yanlış anlaşılma olmasın, ağlama olarak bir durum yok ortada. Durumun saflığını çok güzel yansıtıyor. Bazen iç ısıta, bazen de sızlatan güzel bir filmmiş. Neden bu kadar geç kaldım ona yanarım işte.

Son olarak da reklam yapalım. Hangi film vizyona girmiş olsa da sevgili arkadaşımız Selçuk Aydemir’in yazıp yönettiği Çalgı Çengi filmini şiddetle tavsiye ediyorum. Bir filmi Cem Yılmaz boşuna üstlenmez ve galasına o hasta haliyle gitmez. Fragmanını paylaşayım da fikriniz olsun..

Reklamlar

Oscarlar da yaklaştı” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s