Müzik Öneri: Charlotte OC

Bu kadar yazmayıp bir günde iki yazı da fazla demeyin, acısını fena çıkaracağım. Daha da önereceklerim olacak. Ama benim gibi sert müzikler seven ve dinleyen birinin devamlı bu tarz indie pop ve hafif yumuşak müzikler önermesi de benim ironim olsun.

Yarı Malavi yarı Hint bir anne ile İrlandalı bir babanın kısı olan Charlotte Mary O’Connor’ın sahne ismi Charlotte OC. Bunca çeşitliliği İngiltere’de büyüyerek tamamlıyor. 15 yaşında Liverpool Institute for Performing Arts’ta gitar ile sahneye çıkıyor ve 16 yaşında ise Quicksilver’ın global elçisi oluyor. Geleceğin pop yıldızlarından

Synthpop türünde müzik yapan Charlotte ablamız şarkılarının sözlerini de kendi yazıyor. Bu yıl yeni albümü Careless People’ı piyasaya sürdü. 11 şarkıdan oluşan albümün şarkıları ise bu şekilde:

Black Out
Darkest Hour
Medicine Man
River
Shell
Choice
Running Back To You
Higher
I Want Your Love
Where It Stays
In Paris

Müzik Öneri: Sophie Barker

Baktım artık yazacak mantıklı bir şey gelmiyor, ben de seni alıp bir yerlere götüren kişiler veya soyut kavramlar üzerine karalayım diyorum. Tabi ki her zaman bu dediğimi yapamayacağım sanırsam. İçindeki fırtınaları sadece içinde çözmek pek mantıklı ve mümkün görünmüyor. N’apalım kendimizi müziğe verebiliyoruz, onu da çalmak gibi ustaca olan bir versiyonu değil daha çok dinlemeli olana.

Yine farklı sesler, tatlar ararken kendimi Sophie Barker dinlerken buldum. Londralı bu ablamız aslında yeni bir keşif değil, sadece ben yeni keşfettim. İlk albümünü 2004 yılında çıkarmış. O günden bu güne de altı albümü var. Kendisinin en meşhur olduğu an Sia’nın da zamanında vokalliğini yaptığı ve onunla da sahne aldığı Zero 7’nin Destiny şarkısının sözlerinin yazılmasında payı olması ve beraber sahnemeleri. Üstüne bu grupla da Mercury ödüllerine aday gösterilmesi. Zaten daha sonra da Zero 7’nin When It Falls albümüne de katkıda bulunmuş.

Dream pop’un elektroniğe ucundan hafifçe dokunan sounduna yumuşak vokalle eşlik etmesi hoşunuza gidiyorsa Sophie Barker böyle fonda yumuşak yumuşak çalsın, sizi alıp götürsün. Ben Break The Habit albümü ile kendisi ile tanıştım. Dokuz parçadan oluşan albümün en beğendiğim şarkısı da albümle aynı ismi taşıyan Break The Habit. Size de tavsiye ederim.

Break The Habit
Start Me
I Do It To Myself
3 Things
Road 66
Gold Dust Woman
Don’t Give It Away
Breathe Me In
Let’s Start Again

Supersonic

maxresdefault

İlk izlediğim zaman yazsaydım belki daha coşkulu olabilirdim ama bir oasis manyağı olarak hala etkisindeyim Supersonic belgeselinin. Akademi ödüllü Amy’nin de yapımcılığını yapan James Gay-Rees yine aynı koltukta. Üzülüerek Senna ve Amy’yi izlemediğimi söyliyebilirim, bu yüzden de yapımdan ne beklemeliydim bilmiyordum lakin tam oasis’lik bir eser olmuş.

Jenerikte ilk Supersonic yazısı ile tüyler diken diken oluyor. Hatıraları anarak bitirdiğiniz bir belgesel Supersonic. Biterken daha yok mu diye soruyor insan, çünkü oasis’in 250 bin kişiye verdiği rekor Knebworth konseri ile bitiyor belgesel. 3. albüm Be Here Now’u bile göremiyoruz. Resmen yükseliş devri ile kapanıyor konu ki muhtemelen asıl bilinmeyenler orada diye. Biz hep Liam asi adam diye düşünürken, Noel’in kafasının iyi olması ve ABD turnesinde gece ortadan kaybolup, sabah alakasız bir şehirde adını hatırlamadığı bir kadının evinde uyanması, üstüne Talk Tonight’ı yazması, aynı turnede Noel bu acayipliği yaptıkları olaydan önceki konserde hepsinin meth çekmesi ve sahnede aynı anda farklı şarkılar çalmaları, Supersonic’in bir yemek molasında yazılması, Noel daha gruba katılmadan stüdyoda çaldıkları şarkının Be Here Now’daki All Around The World olması gibi detaylar acayip. İlk anlaşma tekliflerini alacakları konsere gitmek için tüm grup elemanlarının 25’er pound verip bir van kiralayıp Glasgow’a gidip ikinci grup (insanlar tanımadıkları için grup olarka bile görmemeleri) olarak sahneye çıkmaları, üstüne Alan McGee’nin orada olması ve o gece albüm anlaşması için teklif vermesi… Hepsinden öte benim için özel olan ve bence oasis bu dediğim tarzlı şarkılarından Bring It On Down’un ilk yazıp çaldıkları şarkı olması ve o gecede bununla tanınmaları daha da muhteşem:

You’re the outcast – you’re the underclass
But you don’t care – because you’re living fast

first-trailer-for-oasis-documentary-supersonic-big

Belgeselin temelinde asıl oasis’in İngiltere’deki müzik ortamını nasıl etkilediği ve değiştirdiği yatıyor. Bir indie grubunun şarkıları ile bırakın listeye girmesi, 32. girmesi bile olay olurken, albüm 1. sıradan listelere giriyor. Şu an dinlediğimiz belkide tüm gruplar için bir yol açtı oasis. Bunlara örneklerden biri Alex Turner and Matt Helders’ın bir araya geldikten sonra sahnedikleri ilk şarkı Morning Glory. Şu an Youtube ve bilumum imkanlarla şöhret olmak çok kolay olduğu için kafamızda çok idrak edemeyebiliyor ama dönemin imkanlarında inanılmaz bir başarı. Tarih değiştiren tipten. Hatta Supersonic’te de Noel olayı özetliyor diyebiliriz:

We were about to enter into a celebrity-driven culture and I’ve always thought that it was the last, great gathering of the people before the birth of the Internet. It’s no coincidence that things like that don’t happen any more. Twenty years ago, the biggest musical phenomenon was a band that came from a council estate. I just think in the times in which we live, it would be unrepeatable. We should be worried about that because where’s it going to be 20 years from now?

Aslında durumu özetleyen tablo bu sene gerçekleşti. Oasis’in 1997 yılında çıkardı Be Here Now albümünü İngiltere’de ilk haftasında en çok satış yapan albümdü. Adele bu sene onu kırdı denirken, aslında oasis’in sadece ilk dört günlük rekorunu kırmış. Hafta bazında hala en rekor oasis’e ait olması ve bunun 20 yıldır kırılamamış olması da yukarıda yazan kısmı açıklıyor.

İzlerken, dinlerken, fotoğraflara bakarken, yazıları okurken hep bunların kıyafetleri tarzları ne allaşkına bu ne komedi diye düşünürdüm. Her şeye konserlerdeki ortam, eğlence, iletişim acayip gözüküyordu. Haliyle oradaki atmosteri de anlayabilmek için gitmek gerekiyordu. MTV sağolsun 2008 yılında gerçekleşen ve son turnelerinin Londra ayağına götürdüğünde olaya şahitlik yapabilmiştim. Dig Out Your Soul’dan önceki vasat albümlere ve şarkılara rağmen ortam, seyirci ve iletişim muazzam. Supersonic’in sonunda bunu Noel çok güzel açıklıyor. Ben de yazıya dolu gözlerle sonlandırdığım ve indie, brit rock türlerini seven herkese önereceğim Supersonic’in sonu ile sonlandırıyorum.

All that’s happened is that it’s caught fire and all these people have got on board. But people will never, ever, ever forget the way that you made them feel. There’s a chemistry between the band and the audience. There’s something magnetic drawing the two to each other. The love, and the vibe, and the passion and the rage and the joy that come in from the crowd. If anything, that’s what Oasis was.

Arrival

mv5bmtg0mzc0ndy3m15bml5banbnxkftztgwmda0ndq1mdi-_v1_sx1500_cr001500999_al_

Bir süredir gelen/gelecek filmleri takip edemedme rağmen son anda Arrival’ın vizyona gireceğini görünce heyecanlandım. Üçüncü sıradan izleme riskine girmeyi bile göze aldım ve filmin muhteşemliğine şahit olduk. Denis Villeneuve’un daha önceki filmlerindeki tarzına devam ediyor. Hep bir vaadi var ve onu verecekmiş gibi yapıp, asıl bombayı patlatmıyor gibi böyle bir merakla bitiriyor ki bunu o kadar iyi yapınca hoşunuza bile gidiyor. Ayrıca oyuncuların karakterlerini yansıtma biçimi de cabası. Sicario’daki Emily Blunt ve Benicio Tel Toro’nun oynadıkları karakterler gibi. Bir mistiklik de var ama yok da… Aslında sıradan insanlar ama değiller de… Garip bir duygu…

Bundan sonrası biraz spoiler içerebilir, aklıma gelenleri yazmaya başlıyorum.

Hep yapılan pis kaka uzaylılar konseptinden farklı bir konuya sahip Arrival. Uzaylılar Interstellar’daki gibi yardıma gelmişler denebilir, ya da orada yardım ettiler, burada yardıma gelmişler diyebiliriz. Uzaylılarla iletişim için de dil bilimcisi olan güzel arkadaşımız Amy Adams’a yardım için gidiyorlar ve o da bir şekilde bu rolü kabul ediyor. Aslında filmin zaman akışının farklı olduğunu başında anlamıyoruz, bunda Amy Adams’ın oynadığı Dr. Louise Banks karakterinin de genel ruh durumunun da alakası olduğunu söylenebilir. Böyle genel ruhsal bir durgunluğu, içe kapanıklığı var. Denis Villeneuve’un oyuncuları soktuğu karakterlerin de başarısı bu işte. Neyse konumuza dönersek hükümet uzalılarla iletişime geçmek için bu hanım arkadaşımızı görevlendiriyor. Buradan sonra ilk görüşmeye giderkenki müzik ve görüntü kurgusu da çok iyi. Ama en başarılısı görüşmenin gösterilmemesi. O kadar gerilimi verip, orayı ilk seferde göstermemeleri acayip duygular yaşatıyor. Bu arada araya girerek de yazmak lazım ama filmin başından sonuna kadar Johann Johannsson muhteşem bir iş çıkarmış. 2001: A Space Odysee saygı duruşları da müzikle çok şık olmuş. Yine filme dönersek Louise baktı konuşarak anlaşamıyorlar bare yazışarak anlaşalım diyor ve uzaylılarla iletişim için bir umut doğuyor. İşte asıl her şey bundan sonra başlıyor.

mv5bmjiwodawntqwov5bml5banbnxkftztgwntczndq1mdi-_v1_sx1500_cr001500999_al_

Hayalgücü güzel bir şey tabi, yazılı iletişimin bile linear olmadığı bir adını koyamadığım şeyi düşünüyor. Ezikçe bir düşünce oldu ama yazılı iletişimde bile bunu düşünmek süper değil mi? Zaten filmin sonunda tüyler diken diken oluyor. Bayadır bir filmden bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum ki aslında kadının kimle evli olduğunu daha önceden anlamama rağmen. Kızının iki tarafında kazandığı kelimenin ne olduğunu sorduğunda babana sor bilim adamı o dediğinde kim olduğu size göz kırpıyorlar. Lakin olayın nasıl bağlandığı daha güzel. Bunu çözen ilk kişinin de diğer çözenlere ulaşıyor olması daha da güzel.

***Spoiler off***

Son olarak filmi bu kadar güzel yapan bir kişi de yukarıda bahsettiğim gibi İzlandalı sanatçı Johann Johannsson. Kendisinin süperliği ile Battle: Los Angeles’ın da trailer müziği olan The Sun’s Gone Dim And The Sky’s Turned Black ile tanışmıştım. O zamandan beri şarkılarını dinlerken uzaklara gidiyorum ki bu sene yeni albümünü de çıkardı. Şarkıları böyle insana alttan alttan umut aşılıyor. Bu tarzı sevenler için güzel bir alternatif. Ama filmde çok ayrı bir modda ve ruhu, heyecanı, merakı çok iyi veriyor. Hele ki son sahne onun müziği ile şahlanıyor. Fragmanı bile ayrı bir havaya sokuyor.

Hepsinin sonu filme kesin sinemaya gidip izleyin. Evde izlemekle heba etmeyin derim.

Müzik Öneri: Fleurie

fleurieloveandwarfrontcoverphotocopyValla hep grup önerdiğim için başa ne yazayım bilemedim müzik diye geçiştirdim ama Fleurie pek geçiştirelecek gibi değil.

Gerçek adı Lauren Strahm olan ablamız (grupların maskesiz halllerini ortaya çıkarmış gibi mutluyum ismini yazınca) sahne adı gibi Fransız değil, Amerikalı ve dreamy ve cinamatic soundlarında pop müzik yapıyor. Gerçeği söylemek gerekirse bende son albümü Love and War albümüne kadar kendisinden bir haberdim ama bu albümü gerçekten çok hoş. Albümdeki şarkıları kendi yazıp bestelemiş Fleurie. Birden fazla enstrüman çalabilmesinin de faydalarını zaten şarkılara çok güzel yansıtıyor. Kendi sesine biraz orkestral, popvari ve elektornic ezgileri katınca da artistik bir şey ortaya çıkmış. Hepsinin yanından albümün prodüktörlüğünü de Kelly Clarkson ve Norah Jones’a da bu işi yapmış Matt Stanfield üstleniyor.

Daha çok teknik detay yerine biraz da albüm tınısı hakkında bir kaç şey yazmak da yarar var. Fleurie’nin sesi ve haliyle şarkıları da dinlendirici ve umut verici. Böyle sonlarına doğru hoş bir yumuşak yükselişi var parçaların. Özellikle albümle aynı ismi taşıyan Love and War ve Soldier bu modda. Hatta ablamız parayı marayı dert etmemiş ve şarkılarını Soundcloud’a yüklemiş: ahanda!

Önceki albümlerini dinlemeye daha cesaret edemedim, önce Love and War’un dibine vurup, tadını çıkarıp, sömürmek daha çekici geliyor bana.

Bu tarzı seviyorsanız zaten kesin dinleyin de hoşuma gider derseniz kesin dinleyin.

Güzel Kaş’ı Ne Hale Getirdiniz!

Geleneksel Kaş seyahatimizi bu sene de gerçekleştirdik ve deniz kalitesi dışında genel olarak sinir bozucu hüsranlıkla sonuçlandı.

Kuytu Köşe Pansiyon bu senede tatmin edici idi. Fiyat performans istediğimizi bize sundu ki geçen seneye göre daha bile iyiydi. Normalde olması gereken abla yeniden işe başlayarak fark yaratmış.

Kaş’ın geneline bakarsak, seneye muhtemelen Bodrum seviyesine ulaşır fiyatlar. Arkadaş iyi güzel kaliteli mekansın da 50 TL’ye pizza, 40 küsür TL’ye makarna da satılmaz. Gurme pizza diye değişik şeyler sunuyorsun, yanında mısırlı sucuklu pizza satıyorsun. O zaman çok gurme lezzetler sunuyoruz 50 TL pizza satarız dersen kalitenden de ödün vermiş olursun. Zaten genel olarak aşırı pahalanmış ama lezzet olarak vasat yerler çoğalmış ya da mekanlar bozup bu seviyelere ulaşmış. Misal her sene gittiğimiz Voyn, makarna ve tarz olarak meyhanelerden farklı bir tarzken, şimdi tüm makarnaları kaldırıp, meyhane moduna geçmeye çalışmış ama geçememiz. Ortam ve tarz buna müsait değil. O fiyatlarla ve o tabaklarla da git gide kötüleşen bir mekan olmuş. Yemek lezzeti de çok sıradan. Yine geçen sene keşfedip çok beğendiğimiz Gelos, sıradanlamış. Ama fiyatlar Kaş’ın en yükseklerinden. Ortam, müzikler, hizmet çok iyi, hakkını yememek lazım ama mezeler geçen seneye göre vasattı. Öyle bir mekanın suya para alması filan baya sinir bozucu. Genel olarak içecekler de İstanbul limitlerini aşmış durumda. Her yer gömme derdinde. Zaten 200 TL hesap ödeyecek insanlara 50 TL şemsiye şezlong parası geçirmek paragözlük. Bu rakamlar 4 kişilik bir grup için geçerli, iki sanıp da gaza gelmeyin.

Yine de güzel yerler tabi ki var, fakat dört senedir gözlemlediğim işler pek iyiye gitmiyor tatilciler için. Kaş’ta favorim hala Maya Steakhouse. Fiyatlar yükselmiş ama lezzet hala çok iyi. Ah şu peynir tabağı da olsa… Ama bu sefer sözü aldım :)

Akşam içmelik mekan olarak da Barcelona yine favorim. Yerinin bir özelliğinin bir özelliği yok ama ortam güzel.

Deniz olarak favorim Hidayet Koyu. Deniz değil sanki akvaryumda yüzüyor gibisiniz. İşletme, Blanca ise Kaş’ın en iyilerinden. Küçük Çakıl’da Caretta Caretta saldırısı var günlük. Bir tane kaplumbağa arkadaş Jaws gibi geziyor dönemsel olarak ve ısırıyor. 10 sn’de denizde insan kalmıyor. Ama bunun sorumlusu maalesef o hayvan değil, o hayvanı buna alıştıran oranın yerlileri. Sen oralarda besleyip alıştırırsan o da gelir yemek ister, aç kalınca da sağa sola saldırır ki sabah yine denize bütün bütün ekmek atan adamı da görmedik değil.

Kaputaş geçen sene işletme sonrası patlamıştı, bu sene de aynı durumda. Duşları da öyle bir yere koymuşlar ki duş alıp dönerken terliyorsun yine. Şemsiyeler de bir işe yaramıyor baya baya güneş çarpıyor.

Kaş’ta genel olarak kafalar değişiyordu ama bir senede bu kadar çok değişeceğini ummazdım. Bir yıla Bodrum, iki yıla Alaçatı olur. Umarım olmaz…

Yıl sonu kapaması: Star Wars

2000px-Star_Wars_Logo.svg

Malum wordpress her yıl sonu size istatistiklerinizi içeren bir rapor gönderir. Açıkçası gelen rapordan utandım o yüzden yıl sonu yazısı yazayım, bu yıl ki dokuzuncu yazı olsun dedim.

Star Wars’a geç olsun güç olmasın, imax’de izleyelim diye kendimi de spoilerlardan uzak tutarak 10 günlük rötarla gittim. Böyle çılgınlar gibi hayranı olduğum şeylerden çok uzun süre ayrı kalınca bir beklentim olmuyor açıkçası. Kendimi frenleyip beklentiyi minimum seviyede tutuyorum ki hayal kırıklığına uğramayayım. Nitekim de açıkçası ben filmden çok memnun kaldım. Klasik Star Wars yeni üçleme başlangıcı ile yine karşı karşıyayız. Malum güçteki denge üçlemelerde de bir şekilde sağlanıyor. Tutan şeyi devamlı sunmak da sıkıntı yok çünkü bu klasik başka türlü bir film değil, Star Wars. Bakınız Hobbit nasıl patladı…

Bana yapılmasını istemediğim şeyi bende yapmak istemediğimden filmdeki bazı anlardan bahsetmek veya yorum yapmak istemiyorum ki halen görememiş olan varsa onlardan küfür yemiyim. Ama şunu söyleyebilirim ki film başlarken baya duygulandım. Daha önce Hobbit için demiştim ama asıl buymuş eski bir dosta kavuşmak. Yaşım gereği 77 yapımı filmi ve sonrasını zamanında vizyonda vs. izleyemedim. Önce televizyonda daha sonra efektlerinin yenilenmiş halleri ile 90’lı yıllarda sinemada izlemiştim. Onun evreninin hayalinde ve büyüsünde büyümüş olunca ve bunca yıl sonra yeniden görünce (11 yıl önceki seri nedense ilki kadar sarmamıştı) ayrı bir duygulandım. Çünkü bunda filmin ilk kahramanları Han Solo ve Chewbacca’nın (Revenge Of The Sith’te 10 sn. görünüyor diye belirtmedim) Millenium Falcon’a yeniden girişini, BB-8’in üstü örtülü olmasına rağmen muhtemelen herkesin anladığı R2-D2’nun yanına gitmesi, Leia’nın ve Luke’un ilk belirdiği anların ruhu başka farklıydı. Açıkçası mottomun R2-D2’nun askerleyiz olması yüzünden onu görünce ayrı mutlu oluyorum. Ne kadar sevimli de olsa BB-8 asla bir R2-D2 olamaz.

Filmde cast seçimi Kylo Ren dışında gayet memnun ediciydi. Arkadaş Han Solo ve Leia’ya benzeyen biri olaydı daha iyi olurdu sanki. Maskeli karizma, maskeyi çıkarınca “ee bu muydu yani?” dedirtiyor arkadaş. Bir de bu filmde hatırladığım kadarıyla daha öncekilerde hiç olmayan bir şey oldu. Jedi veya Jedi potansiyeli olmayan biri ilk defa ışın kılıcı kullandı. Açıkçası ben bundan biraz rahatsız oldum ama kısa ve anlık durum diye çok batmadı gözüme. Bu bir başlangıç ise ileri de buna benzer şeyler görebilir miyiz emin olamadım. Hoş Klon Savaşları animesinin tamamını izlemediğim için de emin olamıyorum fakat çok farklı bir durum olunca yadırgamadım değil. Bir de Rey’i Keira Knightley’a bir tek ben mi benzettim?

Son olarak filme iki kere gittim, ikisinden de aynı hazı ve mutluluğu aldım. Bence seviyorsanız zaten gitmişsinizdir de temkinli olanlar için kaçırmayın derim. Dediğim gibi Star Wars’ın bu üçlemesi, Hobbit’ten daha da eski ve iyi dosta kavuşmak gibi…

Yeni yılda her şey dilediğiniz gibi olsun…